Kitap

20. Yüzyılın Son Klasiği: Underground ya da Çağımızın Bir Kahramanı

Ayfer Tunç –  ayfertunc.wordpress.com

Okumamız gereken romanlar hakkında genel ya da kişisel pek çok liste vardır. Piyasayı yönlendirme amacı taşımayan, samimi listeler her gün onlarca kitabın piyasaya çıktığı ve çoğunun hiç dikkat çekmeden geçmişe gömüldüğü günümüzde, gözden kaçabilecek olanları yakalamamızı sağlar. Ben mevcut listelere pek itibar ettiğimi söyleyemem. Ama görüşlerine ve edebi beğenilerine değer verdiğim kişilerin ısrarla oku dediği kitapları atlamamaya çalışırım. Mesela Arnon Grünberg’in Tirza’sını (Alef Yayınları), Tim Parks’ın Kader’ini (Kanat Yayınevi) böyle keşfettim. İkisi de öyle iyiydi ki, yeni kitaplarını okumak için sabırsızlandığım yazarlar oldular.

Adını ilk kez duyduğum Rus yazar Vladimir Makanin’in Underground ya da Çağımızın Bir Kahramanı adlı 646 sayfalık romanı, daha adındaki Lermontov göndermesiyle ilgimi çekmişti. Roman şöyle başlıyordu: “Ayakkabıları attım, halıların üzerinde yalınayağım. Koltuk bekliyor; Bibihin’in çevirileri olmasa hangi Rus Heidegger okurdu ki!”

Rus edebiyatı hakkında çok şey biliriz. Ama bildiğimiz Dostoyevski, Tolstoy, Puşkin, Çehov gibi bildik isimlerden oluşan 19. yüzyıl Rus klasikleriyle sınırlıdır. Büyük Rus dünyasının SSCB dönemini anlatan romanlar konusunda çok fakir bir kitaplığımız var. Makanin’in bu romanı bana SSCB dönemi yazarlarının iç dünyası, var olma sıkıntıları, bu dönemde sıradan insanın hayatına egemen olan ‘sistem’ hakkında fikir verdi. Yoğun bir edebiyat ve düşünce lezzetinin yanı sıra, gündelik hayata, kültürel işleyişe, ekonomiye, Rus insanının doğasına, komünist veya kapitalist sistemin çarklarına dair pek çok insancıl ve ürkütücü ayrıntı var romanda. Her biri incelikle düşünülmüş, edebiyattan taviz verilmeden işlenmiş. SSCB hakkındaki iyi ve kötü efsanelerin ne kadarı doğruydu? Nasıl bir hayat vardı orada, kimilerinin yerin dibine batırdığı, kimilerinin göklere çıkardığı bu dönemde? Sıradan insan olmak zorlu muydu? Ya sanatçı olmak? Nasıl bir edebiyat yapılıyordu? Makanin’in romanı bu dönemi anlamak için sağlam bir başlangıç olabilir; üstelik has, hakiki, şaşırtıcı, hatta fena halde imrendiren bir edebiyat tadıyla.

Bir olay örgüsünün peşine takılıp, acaba şimdi ne olacak merakıyla ve edilgin bir biçimde roman okuyanlara göre değil bu kitap. Bir olay örgüsü var ama kayda değer değil. Anlar, günler, düşünceler, kesik, küçük ama anlamlı olaylar var asıl. Alabildiğine SSCB var, Moskova’dan Sibirya’ya uzanan. Rusya’nın bir tür etnik haritası var. Geçiş döneminin sıkıntıları, komünizmden kapitalizme geçerken ansızın zengin olanlar, SSCB döneminde el üstünde tutulurken yeni dönemde hayatın kıyısına itilenler, demokrasi talepleri, arayışları ve şiddet. İnsan doğasındaki bu tehlikeli güdünün bazen korkutucu bir nedensizlikle dışa vurulduğu, bazen son derece sistematik olduğu gösterilen fiziksel veya psikolojik şiddet.

Makanin’in 1999’da yazdığı Underground Yeltsin döneminde geçiyor. Brejnev yılları boyunca yazdıkları basılmamış, dolayısıyla yeraltına inmeye mecbur kalmış bir yazar olan Petroviç’in yaşadıkları, düşündükleri hakkında bir roman bu. Yeraltı (underground) pek çok anlamı barındırıyor. Fiziksel olarak yeraltında (metrolarda) yaşayanların yanı sıra, sistemin denetlediği edebiyatın dışında kalan ve bir anlamda yeraltından yürütülen edebiyatı da anlatıyor. Dostoyevski’nin en ünlü kahramanı Raskolnikov’un ruhu roman boyunca hem bizi hem Petroviç’i takip ediyor.  Petroviç için antikahraman değil, ezikkahraman diyebiliriz. Günü gününe yaşayan, hayatını küçük Rus insanının yurtlarda bulunan bir oda ve mutfaktan ibaret dairelerine bekçilik ederek geçiren, sürekli açlık çeken, yalakalık etmese de aşağılanma karşısında sessiz kalan, ezik bir karakter. Ruhu yamyassı olan Petroviç’in akıl hastanesine kapatılmış ressam kardeşiyle ilişkisindeki dokunaklılık, yoğun acı bu ezikliği sinirlendiren bir seçim ya da mecburiyet olmaktan çıkarıyor, okuyanın gözünden yaş getiren bir kahıra, hatta isyana dönüştürüyor. Kaybedecek şeyi olanların başkalarının ruhlarını ve hatta vücutlarını nasıl ezebildiğini Petroviç aracılığıyla anlatan Makanin, karakterinin ezikliğini bir simge olarak romanın odağına oturtuyor.

Şöyle diyor Petroviç, bir tür zihin akışı ile yazılmış, anlatının bütün olanaklarının çekinmeden kullanıldığı, sıçramalı, zaman dizimi kaygısı taşımayan romanın bir yerinde: “Kültür ve merhamet ortamında duygu (her türlü güçlü duygu, suçluluk dahil) artık gereklilikten girer, sığışır gerçek yaşamın içine – ama önce Söz ile arınır. Duygu Söz’ü çeker içine. Böyle olagelmiştir bir defa. İnsan böyle alışmıştır. Ama ya günümüzde gerçekten de edebiyatsız yaşamayı öğreniyorsa insan? Ya günümüzde (ve her geçen gün biraz daha) yaşam – kendine yeten bir devinim halini alıyorsa? Ya bizi ilgilendiren yalnız, her şeyin önüne geçen kendini koruma içgüdüsüyse?”

Makanin edebiyatın varlığı hakkında, üstüne düşünülmeden geçilemeyecek, çok cesur ve korkutucu bir soru soruyor. Underground bu tür hayati sorularla dolu. Vladimir Makanin 1937 doğumlu bir yazar. Moskova Üniversitesi’nde matematik okumuş, üniversitelerde hocalık yaparken sinema ve senaryo eğitimi almış ve matematiği bırakıp yazarlığa başlamış. İyi ki de başlamış. İlk romanı 1965’te yazdığı Pryamaya Liniya (Düz Çizgi).  Hayatında satrancın önemli bir yeri var. “Kırklılar kuşağı”nın en önemli temsilcilerinden biri olduğu tartışılmıyor. Çok ödüllü. Adaşı Putin’in elinden bile ödül almış. Romanları İngilizceye, Fransızcaya çevrilmiş. Biz komşumuzun edebiyatını bile Batı’dan ithal eden bir ülkeyiz. Ama bence Vladimir Makanin’i Batı da yeterince tanımıyor. Everest Yayınları’nın diğer romanlarını da yayımlamasını sabırsızlıkla bekliyorum. Kyluçarev ve Alimuşkin mesela ya daSesler ya da Mavi ve Kırmızı..

1981 doğumlu, çok genç bir çevirmen olan Günay Kızılırmak Çetao’nun çok iyi bir iş çıkarmış olduğunu söylemem gerek. Makanin’in sıkı ve tavizsiz bir edebiyat anlayışı olduğu, alışılmadık yapılardaki cümlelerinden belli oluyor. Rusya’da 1999’da yayımlanan Underground bence geride bıraktığımız yüzyılın son klasiği. İyi edebiyata aç okurlar için bir şölen olduğu kanısındayım.

Bir okur olarak Everest Yayınları’nı ikinci kez kutluyorum. Birincisini içimden kutlamıştım. Bir başyapıt olduğu halde pek az dile çevrilen Andrey Belıy’ın Petersburg adlı romanını yayımladıklarında. Bu girift başyapıtı, RusUlysses’i olarak kabul edilen Petersburg’u sabırla ve incelikle çeviren Sabri Gürses’in inanılmaz çabası da yeterince takdir edildi mi bilmiyorum. Edilmediyse de şaşmayacağım. Çünkü ben de soruyorum kendime: Ya edebiyatsız yaşamayı öğreniyorsa insan?

Reklamlar