İnceleme

Dostoyevski’nin Poetikası: Hakikat ve Çokseslilik

Birgül Oğuz Kaynak

Her seferinde aynı şey oluyor. Ayaklarım yerden kesiliyor. Oysa kesilmemesini tercih ederdim, öylesi daha güvenli olurdu. Sonra, hemen her okur gibi kendi zamanımın efendisi olmama rağmen, bir türlü müdahil olamadığım bir anlatı akışına kapılıp sürüklenmeye başlıyorum. Her an daha da zıvanadan çıkan bu akışta, tek yapabildiğim, başımı sulardan ara ara çıkarıp bir soluk çekmek içime. Çok değil ama, beni yaşatacak kadar, hepsi bu, çünkü hemen başka bir dalga gelip kapanıyor üstüme. Dünya zamanı ve okuma zamanı asla kestiremediğim bir süreliğine birbirinden kopuyor. Kitabı elimden bıraktığımda (ya da kitap elimi bıraktığında) her yerinden şıpır şıpır düşünce damlayan şaşkın bir okurdan başka bir şey değilim. Ayaklarımı yere sımsıkı basabilmem biraz zaman alıyor. Başıma ne geleceğini daha en baştan bilmem hiçbir şeyi değiştirmiyor. Her seferinde aynı şey oluyor. “Dostoyevski’yi çok okursan, Dostoyevski gibi olursun,” diye söyleniyorum kendi kendime, ne demekse bu, “sen sen ol, Dostoyevski olma, olur?”

Ne oluyor? Güç bela edindiğim, kendimi doğruluğuna güç bela ikna ettiğim bir huzurdan mı oluyorum Dostoyevski’yi okuduğumda? Dünyayla uzlaşmış birinin değil, uzlaşmış olsun olmasın, bunu neden yaptığını en ince ayrıntısına dek bilen, gerekçelerini her yeri geldiğinde ezbere sayıp dökebilen son derece “akıllı” birinin huzurunu mu geri çağırmaya çalışıyorum?

*

On dokuzuncu yüzyıl Avrupa romanının dramatik bütünlüğü ve kişisel uslüp/tınıyla çerçevelenmiş homojen yapısıyla karşılaştırıldığında, Dostoyevski’nin romanı kaotiktir; birbiriyle bağdaşmaz ideolojilerden bir yığınaktır ve bütünüyle heterojen bir yapıya sahiptir. Dünyaya ilişkin çok sayıda tahayyül ve söylemin bir arada temsil edildiği, hiçbirinin bir diğeri üzerinde otorite kurmadığı, her birinin bağımsız birer özne olarak varlığını sürdürdüğü bu son derece kakofonik yapıda, Dostoyevski’nin yazar sesi diğer sesler arasında mütehakkim bir üst sese dönüşmez asla. Dostoyevski’nin romanlarında her zaman çözümsüz bir mücadele, birbiriyle bağdaşmaz ilkelerin çoğulluğu ve asla tam anlamıyla tanımlanamaz bir insanlık fikri vardır.

Mihail M. Bahtin “Dostoyevski Poetikasının Sorunları”nda Dostoyevski’nin poetikasının “muazzam bir organik birlik, bütünlük ve tutarlılık” üzerine kurulu olduğunu ve bu poetikanın tam da “özgürleşmiş perspektiflerin yüceliği” olarak nitelendirdiği çoksesli bir zeminde yaratıldığını söyler. Kitabın ilk bölümünde Dostoyevski’nin çoksesli romanını şöyle tanımlar:

Dostoyevski hakkındaki devasa literatürle ilk defa karşılaşan biri, romanlar, öyküler yazan tek bir yazar-sanatçıyla değil, birçok yazar-düşünürün –Raskolnikov, Mışkin, Stavrogin, İvan Karamazov, Büyük Engizisyoncu ve diğerlerinin- çeşitli felsefi açıklamalarıyla karşı karşıya olduğu hissine kapılır. Edebiyat eleştirisinin amaçları doğrultusunda Dostoyevski’nin yapıtı, her birini şu ya da bu karakterin savunduğu bir dizi farklı, birbiriyle çelişen felsefi duruşa bölünmüştür. Ön sırada olmasa da, bizatihi yazarın felsefi görüşleri de bunlar arasındadır […] Elindeki malzemeye hâkim olamaz [Dostoyevski], bütünüyle malzemenin yönetimindedir […] İvan Karamazov ve Raskolnikov’la, Stavrogin ve Büyük Engizisyoncu ile tamamen aynı çelişkilere gömülerek, onların çözmede başarısız olduğu sorunlar karşısında donakalarak ve onların karmaşık ve eziyetli yaşantıları karşısında saygıyla boyun eğerek onlardan hâlâ bir şeyler öğreniyordur.”[1]

“Eilndeki malzemeye hakim olamayan” yazar, yarattığı kahramanlar üzerinde hâkim bir sese de sahip değildir. On dokuzuncu yüzyıl Avrupa romanlarından aşina olduğumuz, yazarlarına teslim olan, yazarın hâkim sesini daha duyulur kılmak ve metnin esas söylemine hizmet etmekten öte hiçbir işlevi olmayan kahramanlar, Dostoyevski’nin romanlarında eksiksiz öznelere dönüşür. Bunlar birbirleriyle sürekli bir etkileşim içinde bulunan, durmaksızın değişen, öngörülemez, kısacası, tanımlanamaz kahramanlar, Bahtin’in deyişiyle “tüketilemeyen bilinçler”dir. Dostoyevski’nın yazısı uzlaşımsal bir yazı değildir.

Yine de, mevcut yayım politikaları ve okur gereksinimlerini gözetme zorunluluğu ya da metni kendi ideolojik perspektifine yaklaştırma isteğiyle, Dostoyevski, uzlaşımsal sonlar yazmıştır romanlarına. Suç ve Ceza’nın son derece uzlaşımsal Hristiyan son sözü bunun en iyi örneğidir.[2] Ancak roman, son sayfalara gelinceye dek öylesine çoksesli bir zeminde ilerlemiştir ki, Raskolnikov’u, işlediği cinayet yüzünden pişmanlık içinde diz çökerken gördüğümüzde, damağımızda buruk bir tat kalır. Pek de inandırıcı kılamaz Dostoyevski bu sonu. O âna dek hiçbir hâkim söylemle kuşatmadığı Raskolnikov’u bu uzlaşımsal sona götürecek koşulları yaratamamıştır çünkü. Yine de bu, onun metnini teksesli bir anlatıya dönüştürmez elbette. Raskolnikov, eksiksiz bir özne olarak zihnimizde yaşamayı sürdürür. Tıpkı Yeraltı Adamı, İvan Karamazov, Prens Mışkin ve diğerleri gibi.

f6db89eb99d17a584f8666df8f4e2bd4Dostoyevski literatürünün gerçeklik ve temsil arasında kurduğu mütekabiliyet ilişkisi bu çokseslilikte aranmalıdır. Hayatın bünyevi çoksesliliğini bir hakikatler karnavalı yaratarak kurmacada yansılamıştır Dostoyevski. Her ses bir hakikati hararetle savunur. Her ses bir diğerini değiştirme ya da bir diğerinin etkisiyle değişme potansiyeline sahiptir. Dayatılmış bir ideolojiyle ya da mutlak doğruyla yoksullaşmamış, rengini yitirmemiş hiçbir hayat, bu çoksesliliğin dışında değildir. İvan Karamazov’u tanrıtanımazlığa götüren olgusal gerçekler ne kadar hakikiyse, Alyoşa’nın İsevi ideallerle kuşatılmış Tanrı sevgisi de o kadar hakikidir. Aynı romanın içine tıkıştırılmış gibi görünen bu hiç de türdeş olmayan söylemler öyle bir çatışma içindedirler ki, en sonunda, ortada tutunacak hiçbir dayanak kalmaz ve okur da bu kaygan, uğultulu ve tekinsiz evrene katılmak zorunda kalır.

Oysa, kendimizi güvende hissedebilmek için ilk tutunduğumuz şey bütünlüklü bir dünya resmidir. İster dar anlamda bir ideoloji olsun, ister son derece tutarlı bir biçimde tasarlanmış bir prensipler bütünü, dünyada kendimize sağlam bir yer açmak için her şeyi basit tutup içimizdeki sesleri susturmaya eğiliminde olduğumuz, bir gerçek. Şeylerin doğrusu ve eğrisi üzerine kemikleşmiş herhangi bir söylem bizi en kötü ihtimalle “huzurlu” biri yapar. Sorular sorulmuş, bütün yanıtlar alınmış, kalanlara kulak tıkanmış, çünkü onlara gerek kalmamıştır.  Pek çok yazarı monolojik, teksesli metinler yazmaya iten nedenin de hayatın bünyevi çoksesliliği ve bilinmezliğinden duyulan ürküntüyü kurmacanın salim sularında temize çekmek olduğunu söylersek, çok da yanlış olmaz sanırım. Dünyada varlığına pek de raslanmayan adaleti ve içimizde bir türlü yatıştıramadığımız haksızlık duygusunu kurmacanın  bize sunduğu şiirsel adaletle ne de güzel geçiştirebiliyoruz.  En azından okuma zamanımız boyunca iyilerin iyilik, kötülerin kötülük bulduğu bir dünyaya tanıklık ediyoruz.  Burada, Wayne Booth’un önemli bir tesbitine değinmeden geçemeyeceğim:

Edebiyat yapıtlarının […] diyalojik doğalarımızın hakkını verme eğiliminde olmadığını her edebiyat tarihçisi teslim edecektir […] Nitekim Aristotelesçi biçimciliğin perspektifinden bakıldığında büyük görünen en büyük başarıların çoğu, biçimlerinin bir diyaloğu mu yoksa bir monoloğu mu yansıttığı sorusunu sorduğumuzda ciddi biçimde sakatlanmış görünecektirler.[3]

İdeal sanat yapıtı hayatın çoksesliliğini olduğu gibi yansılamalıdır, demiyorum elbette. Söz konusu sanat olduğunda, bir ideal form arayışına girmek, hatta bunun sözünü dahi etmek gerçekten büyük saçmalık olur. Ancak bir metin bizi kendi gerçeğimizden bile gizlenerek kuytusuna sindiğimiz bir sükunetten çekip çıkarıyorsa, bir hışımın içine öylece atıyorsa, bize hakikatin civa gibi kaçıcı resmini bu kakofonik uğultuda gösterip çekiliyorsa ve geriye tutunacak hiçbir hakikat zemini bırakmıyorsa, bu gücü nereden aldığını uzun uzadıya tartışmak gerekir diye düşünüyorum.

Hakikat çok sayıda sese gereksinim duyan bir tutarsız ifadeler bütünüdür. Hakikat asla tek bir bilinçce temsil edilemez. Hakikat çokseslidir ve ancak her sesin kendini temsil edebildiği bir ortak alan, hakikatin anlatımına dönüşebilir. Bu indirgenemez çokseslilikteki yerimi anımsatıyorsa bana bir metin, hem de bunu zalim bir yer gösterici gibi bir çırpıda yapıyorsa, bunu uzun uzadıya düşünmeliyim. İşte, “iki kişi tartışıyorsa, biri muhakkak haksızdır, çünkü aklın yolu birdir” yasasının çöktüğü an. Aklın yolu bir değilse, benim bir tanecik aklımın tutacağı yol da “bir” olmamalıdır. Şimdi ben bu aklımı ne yapayım?

Her seferinde aynı şey oluyor. Dostoyevski bana hayat kadar huzursuzluk veriyor.

Reklamlar