İnceleme

Bulgakov’un Şeytanî Fantezisi 

Celal Üster – Radikal Kitap

Bulgakov’un romanı ‘Usta ile Margarita’, yıllar sonra sansürsüz haliyle yayımlandı. Aydın Emeç’in çevirdiği kitap, 30’ların Sovyetler Birliği’ne yönelik en keskin yergilerden biri

Nasıl Dante denince ‘İlâhî Komedya’, Cervantes denince ‘Don Quijote’, Tolstoy denince ‘Savaş ve Barış’, Herman Melville denince ‘Moby Dick’, Proust denince ‘Kayıp Zamanın İzinde’, Garcia Marquez denince ‘Yüz Yıllık Yalnızlık’ akla gelirse, Mihail Bulgakov adı da akla hemen ‘Usta ile Margarita’yı getirmelidir. Ama çoktan çağdaş klasikler arasına girmiş olması gereken bu romanın, bugüne değin, hak ettiği ilgiyi bile tam anlamıyla gördüğü söylenemez.
Bulgakov, ‘Usta ile Margarita’yı, sayısız oyun ve kısa öykü yazdığı on sekiz yılın ardından, 1938’de tamamlamıştır. Ölmeden bir yıl önce. Hayatı boyunca Sovyet sansürünün yasaklamaları ve engellemeleriyle umarsızca boğuşan Bulgakov’un, 1927’den ölümüne değin hiçbir yapıtı sahnelenmemiş, yayımlanmamıştır. ‘Usta ile Margarita’ ise ancak 1966 yılında ‘Moskva’ dergisinde tefrika edildiğinde gün ışığına çıkmıştır; o da, acımasızca makaslanarak. O günlerde, ‘Moskva’ dergisinin anında tükendiği ya da ortadan kaybolduğu, Bulgakov’un yıllardır beklenen romanını okumak isteyenlerin bir araya gelip toplu okumalar düzenledikleri söylenir.
Stalin döneminde Osip ve Nadejda Mandelstam, Pasternak, Soljenitsin, Ahmatova, Zoşçenko, Babel ve daha birçok yazar ve şair öldürülmüş, sürülmüş ya da işkence görmüş; Bulgakov ise ne öldürülmüş, ne sürgüne gönderilmiş, ne de işkence görmüştür. Hep, Stalin’in Bulgakov’a bir yakınlık duyduğu, özellikle ‘Beyaz Muhafız’ adlı romanını çok beğendiği, bu romandan sahneye uyarlanan ‘Turbin’in Günleri’ adlı oyunu on beş kez seyrettiği söylenmiştir. Ne ki, Stalin’in bu ilginç ilgisine karşın, Bulgakov hayatı boyunca durmadan resmî görüşün eleştirilerine uğramış, sürekli bir biçimde sansürlenmiş, oyunlarını bir türlü sahneletemediği Moskova Sanat Tiyatrosu’nda süründürülmüş, çevresinde soğukkanlılıkla örülen bir kayıtsızlık ağının karşı konulmaz yalıtımında yaşamak zorunda bırakılmıştır.

Moskova’dan Yahuda’ya

‘Usta ile Margarita’, nükteli bir alaycılık ve felsefî bir derinlik taşıyan, evrensel iyilik-kötülük sorunlarını irdeleyen bir romandır. Ama iki eylem düzlemini yan yana getirir Bulgakov. Bunlardan biri dönemin Moskova’sında, öbürü Hz. İsa’yı yargılayan mahkemeye başkanlık eden ve çarmıha gerilmesi buyruğunu veren Pontius Pilatus döneminin (İS 26-36) Yahuda’sında geçer. Romanın başkişisi, Profesör Voland kılığına girmiş olan Şeytan’dır. Moskova’ya inen Şeytan, seçkin aydın çevrelerinin ikiyüzlülüğünü ve yozluğunu gözler önüne seren bir takım çılgınca oyunlara başvurur. Onun karşısında, İsa’nın öyküsünü anlatmaya çalıştığı için akıl hastanesine kapatılan baskı altındaki bir romancı, yani ‘Usta’ vardır. Romanın öbür kişileri bir dişi vampirle kocaman bir kara kedidir. ‘Usta ile Margarita’, keskin yergili bir mizahla dolu garip ve çoğu zaman alaycı sahneler ile güçlü, duygusal ve acıklı anlar arasında gidip gelir.

Düşgücü ve düşlem 

Bulgakov’un başyapıtı, hiç kuşkusuz, Pasternak’ın Dr. Jivago’su ve Soljenitsin’in İvan Denisoviç’in Hayatında Bir Gün’üyle birlikte, 1930’ların Sovyetler Birliği’nde Marxcılığın bürokratikleştirilmesine en keskin yergileri gönderen üç romandan biridir. Roman kişilerinin nerdeyse tümünün, öykünün akışı içinde bir biçimde tutuklanmaları da, Bulgakov’un zaman zaman Aisopos’vari bir dile sığınması da, bir rastlantı değildir kuşkusuz. Ama bugüne değin, salt bir dönemi ya da rejimi yerdiği, eleştirdiği için klasik niteliği kazanmış, başyapıt düzeyine erişmiş bir roman anımsamıyorum. Usta ile Margarita’nın kalıcılığı, besbelli, Bulgakov’un bu romanda ortaya koyduğu ustalıktan, yakaladığı evrensellikten gelmektedir. Bulgakov, Usta ile Margarita’da, Sovyet döneminde pek çok örneği görülmüş tek boyutlu yerginin çok ötesinde, çok boyutlu bir yapı kurmuştur bir kere. Çok değişik anlam düzlemleri oluşturarak, toplumcu gerçekçiliğin katı kalıplarını darmadağın etmiş, resmî edebiyatın en büyük düşmanı, gerçek edebiyatın ise en önemli harcı olan düşgücü ve düşlemi zincirlerinden kurtarmıştır.
1920’ler ve 1930’lar Moskova’sının ‘gerçek’ dünyası; Şeytan ve maiyetinin ‘düşsel’ dünyası; Pontius Pilatus ve tutukladığı Yeşua Ha-Nozri ya da Hz. İsa’nın ‘tarihsel’ dünyası. Bana kalırsa, bu üç zamanı ve mekânı iç içe geçiren, ama bu iç içelikten her türlü zaman ve mekânın ötesinde kendi yazınsal dünyasını oluşturan Usta ile Margarita’nın gerçekten ne anlama geldiği konusunda eleştirmenlerin bugüne değin tam bir görüş birliğine varamaması bile, Bulgakov’un okuyucuya sunduğu ‘oyun’daki zekâ inceliğini, kurmaca maharetini göstermektedir.
Usta ile Margarita, yazıldığı dönemde gerçek hayatta yaşanan baskılar, acılar, zorluklar hiç yaşanmasaydı, yazılabilir miydi? Bilmiyorum. Ama yazılışından seksen yıl sonra bile, bütün o baskılara, acılara, zorluklara inat ve onlardan bağımsız olarak kalıcılığını koruyorsa, sahici bir romanın tekmil niteliklerini içeriyor demektir, diye düşünüyorum.

Dostum ve ustam 

Can Yayınları’nın kısa bir süre önce yeniden yayımladığı ‘Usta ile Margarita’yı, şimdiye değin okumadıysanız, mutlaka okuyun. Ama bu az rastlanır kitabı, Sovyetler Birliği’nde ilk yayımlanışından birkaç yıl sonra dilimize kazandıran Aydın Emeç’e bir gönül borcunuz olduğunu da unutmayın.

Dostum ve ustam Aydın Emeç, E Yayınları ve Hüryayın’ın başında bulunduğu yıllarda, gerçek anlamda bir kitap avcısıydı. Dünya edebiyatını çok yakından izleyen, bizde nerdeyse hiç tanınmayan parlak yazarların izini sürüp yapıtlarını bazen çevirerek, bazen editörlüğünü üstlenerek Türkçeye kazandıran bir kitap avcısı. İlk ağızda, Kosinski’nin ‘Boyalı Kuş’u ve ‘Adımlar’ı, Kundera’nın ‘Şaka’sı ve ‘Ayrılık Valsi’ geliyor aklıma. Ama Aydın’ın keşifleri arasında ‘Usta ile Margarita’nın ayrı bir yeri vardır. Bir kere, bu romanı çok sevdiğini iyi anımsıyorum. 1980’lerin başlarında tanık olduğum bir olayı ise hiç unutamıyorum.

Çambel yalısında 

Yevgeni Yevtuşenko İstanbul’a gelmiş, Halet Çambel’in Arnavutköy’deki yalısında şair onuruna bir yemek düzenlenmişti. Ali Ulvi, Aydın Emeç ve ben de ‘Cumhuriyet’ gazetesini temsilen gitmiştik. Buluşmanın başlarında biraz tutuktu Yevtuşenko; soğukluğun bir türlü kırılamamasında, sanırım, kimi yazarlarımızın Yevtuşenko’ya Sovyetler Birliği’yle ilgili yönelttikleri handiyse resmî soruların da payı vardı. O sırada, kimdi anımsamıyorum, birisi Aydın’ın ‘Usta ile Margarita’nın çevirmeni olduğu söyledi. Yevtuşenko, yerinden kalkıp Aydın’ı kucaklayıverdi ve Bulgakov’un ne kadar önemli bir yazar olduğunu anlatmaya başladı. Müthiş rahatlamıştı. Buzlar, Bulgakov’la erimişti, Aydın’ın sayesinde.

KİM KİMDİR
Sakıncalı kalem

Mihail Afanasyeviç Bulgakov, 1891’de Ukrayna’nın Kiev kentinde doğdu. İlâhiyatçı bir babanın en büyük oğluydu. Tıp okudu, hayata hekim olarak atıldı, ama Çehov gibi sonradan yazarlıkta karar kıldı. Önceleri gazetecilik yaptı; ardından 1925’te ilk önemli yapıtı Beyaz Muhafız’ı tefrika olarak yayımladı. İç Savaş sırasında Bolşevik karşıtı bir grup Beyaz Ordu subayının davranışlarını ve bu davranışların temelinde yatan güdüleri gerçekçi, ama lirik bir üslûp ve sevecen bir yaklaşımla anlatan roman, resmî çevrelerde büyük bir tepkiyle karşılandı. Bulgakov’un bu romandan oyunlaştırdığı Turbin’in Günleri, 1926’da sahnelenerek büyük bir başarı kazandı, ama çok geçmeden yasaklanmaktan kurtulamadı.
Bulgakov, 1925’te yergili fantezilerin yer aldığı Şeytanlıklar’ı yayımladı ve sözdebilim üzerine iğneleyici ve gülünç bir yergi niteliğindeki Köpek Yüreği’ni yazdı. 1930’a doğru yapıtlarının yayımlanması fiilen yasaklandı. Ülkeden göç etme isteği Stalin tarafından geri çevrildi. 1930’larda, iki yapıt daha verdi. İlki, Stanislavski’yi ve Moskova Sanat Tiyatrosu’nun perde arkasını yeren yarıda kalmış özyaşamöyküsel bir romandı. İkisinci ise, Usta ile Margarita. Bulgakov, bir süredir yakalandığı böbrek yetmezliğinin ilerlemesi sonucu 1940’ta Moskova’da öldü.
Usta ile Margarita, yıllar sonra yalnızca kimi yazarlara değil, müzisyenlere de esin kaynağı olacak; Salman Rushdie, dinsel saldırılara uğrayan ünlü romanı Şeytan Âyetleri’nde Bulgakov’un başyapıtından derinden etkilenecek; Rolling Stones topluluğu, ‘Sympathy for the Devil’ adlı parçada Usta ile Margarita’dan yola çıktığını açıklayacaktı.

Bir Dost Anısı
Bulgakov yoldaş öldü mü?

Aydın Emeç, Mihail Bulgakov’un Usta ile Margarita adlı romanını, Sovyetler Birliği’nde ilk kez yayımlandıktan birkaç yıl sonra Türkçeye aktarmıştı. Ancak o günlerde, kitap Sovyeler Birliği’nde kimi bölümleri sansürlenerek yayımlanmıştı. O yüzden, kolaylıkla anlaşılabileceği gibi, bu konuda Emeç’in yapabileceği bir şey yoktu. Can Yayınları, yıllar sonra, Emeç’in otuz yıldan fazla bir zaman önce yapılmış çevirisini, Rusçasıyla karşılaştırarak ve zamanında kitaptan atılmış olan bölümleri italik olarak ekleyerek yayımlanmış bulunuyor. Bulgakov’u yakından tanımış olan Sergey Ermolinski’nin, kitabın başında sunulan önsözü ise, baskılar altında ve yoksunluklar içinde yaşamış bir Usta’nın kısa yaşamöyküsü niteliğinde.
Küçük bir bölüm aktarıyorum:
“… 1935 yılında Bulgakov’un çevresine büyük bir sessizlik çöktü. Öyle bir sessizlikti ki bu, insanda isyan isteği uyandırıyordu… Elbirliğiyle hasır altı edip onu unutturmaya çabalıyordu bazıları. Sanki ölmüş, hiç yaşamamıştı. Unutuldu, adının üstüne bir çizgi çekildi. Evi boşaldı, gelenlerin sayısı azaldı. Dostu denebilecek, dehasına hayran olduklarını söyleyen kişilerin birçoğu elini eteğini çekti. Telefonu neredeyse hiç çalmıyordu. Bulgakov’un yalnızlığı en çok hissettiği dönemdi bu. (…)
Her şeye karşın yaşıyor, çabalıyordu. Yaratıcı güç onu terk etmiyordu… On yıl boyunca, durmadan büyük bir roman, sonunda beş yüz daktilo sayfası tutan Usta ile Margarita üzerinde çalıştı. Hayatının son gününe kadar, romanı yeniden okuyup üzerinde değişiklikler yapmaya devam etti. Ama yayınlanacağı konusunda bir tek gün bile umut beslemedi. (…)
Bulgakov, 10 Mart günü öğleden sonra dörtte öldü. Neden bilmem, sanki bana hep sabaha karşı olmuş gibi gelir. Ertesi sabah telefon çaldı, Stalin’in Özel Kalem Müdürlüğü’nden arıyorlardı.
‘Bulgakov Yoldaş’ın öldüğü doğru mu?’
‘Evet, doğru.’
Telefon kapandı. (…)
Apartman fermol kokuyordu. Merkulov, ölüm döşeğindeki Bulgakov’un maskını yapıyordu. (…) Evine pek çok insan geldi. Aralarında yazarlar çok azdı. Ölüyü, yakılacağı yere götürürken, Sanat Tiyatrosu’nun önünden geçtik. Tiyatronun bütün oyuncularıyla memurları kapının önünde bekliyorlardı. Sonra Bolşoy’un önünden geçtik, orada sütunların yanına büyük bir kalabalık yığılmıştı. Kendisini ne kadar çok kişinin uğurlamaya geldiğini göremedi…”

Nasıl bir yazar?
Kalıpların dışında

Bulgakov, nasıl bir yazardı? Bu konuda, en doğrusu, gene yakın dostu Sergey Ermolinski’ye başvurmak:
“…Usta ile Margarita, romanı karşıtlıklar üzerine kurulmuş, birbirine taban tabana zıt iki ayrı yönde yazılmıştır. Tarihî bölümde, İsa’yı yargılamak üzere Kudüs’e gelen Pontius Platus’un serüveni anlatılır. Bütün olaylar; Golgotha Tepesi’ne çıkış, İsa’nın çarmıha gerilişi belirgin, gerçekçi bir dille çizilmiştir. İkinci bölümde karşımıza 1920’li yılların Moskova’sı çıkar. Çok rahatça ve kolayca, tıpkı bir öyküdeki gibi başlayan olaylar, akıl almaz bir şeye dönüşür, neredeyse bir düş, mantığın kırıntısından yoksun bir kâbus halini alır. Okur, yazarın her istediğini yapmaya izinli olduğu ‘mantıkdışı’nın içindedir. (…)
Bulgakov, alışılmış kalıplardan, sakız gibi gevelenen sözlerden, genellemelerden nefret ederdi. Bir gün bir entrika çeviriyormuşçasına kulağıma eğilip şöyle demişti:
‘Sergey, düzyazıyı ortadan kaldırmak gerek.’
‘Ne?’
‘Bir kır görüntüsünü tarif eden bir şey okudum. Çayırların bal kokusu, Volga kıyısındaki uçsuz bucaksız topraklar, ağaçlarda patlayan tomurcuklar, bozkırlar… Hepsinden gına geldi… Bütün bunlar, uzun süredir edebiyat olmaktan çıktı, yapmacıklaştı…'”