İnceleme

Anna Ahmatova ve “Requiem”

Zeynep Günal  – Kaynak 

Sovyet edebiyatının önde gelen kadın şairlerinden olan Anna Ahmatova’nın “Requiem”poemi,    otuzlu  yılların  Rusya’sı     için    “dev  bir   anıt”  niteliğindedir.Şair   beş   yıl   boyunca   (1935-1940)   yazdığı   bu   poemde   Stalin   döneminde  uygulanan   baskı   rejiminin   aydınlar    ve    onların   yakınları    üzerindeki    derin,    hatta ölümcül   etkilerini   dile  getirmektedir.    Yapıtın   en   önemli   özelliği   1935  yılından   1963  yılına   kadar,   Ahmatova’nın   güvendiği   on   kişi    tarafından    ezberlenerek    korunmuş olmasıdır.

“Reauiem” ilk kez 1963 yılında Münih’te  yayınlandı.  Rusya’daki  gerçek okuyucularıyla  ise  Ahmatova’nın  ölümünden  tam  yirmi  yıl   sonra   1987   yılında  tanışabildi.

“Sesimi her şeye rağmen duyacaklar

Ve her şeye rağmen ona tekrar inanacaklar”1

 

Sovyet Rusya’nın en büyük kadın şairlerinden sayılan Anna Andreyevna Ahmatova2  (1889-1966) Reçuiem’i 1935-1940 yılları arasında yazmıştır. Dönemi için müthiş bir protesto niteliği taşıyan Requiem’in Stalin döneminde yaşayan Rus aydınları için taşıdığı anlamı, ünlü çocuk  kitabı yazarı ve edebiyat eleştirmeni olan Korney Çukovski’nin kızı Lidiya K. Çukovskaya, 1938-1966 yıllarını kapsayan ve çok değerli bir kaynak olan “Anna Ahmatova’yla İlgili Notlar” adlı üç ciltlik yapıtında: “Zaman hem  uçup gidiyor hem de aynı yerde duruyor. Requiem ise Leningrad, Anna Andreyevna’nın odası, kül tablası, koltuk, Nevski caddesi üzerinden ve Fontanka’dan geceleri eve dönüşlerim, küçük Lyuşa, Mitya’nın3 odasının kapılarındaki gri-kahve renkli mühürlerin izleri demek….”4 sözleriyle açıklamaktadır. Otuzlu yılların Rusya’sı için “dev bir anıt” olarak  kabul edilen bu yapıtın oldukça ilgi çekici bir kaderi vardır. Requiem 1938 yılından itibaren ilk kez yayımlandığı 1963’e kadar Ahmatova’nın güvendiği ve aralarında Çukovskaya’nın da bulunduğu yaklaşık on kişi tarafından hiçbir şekilde yazıya dökülmeden ezberlenerek korunmuştur. Çukovskaya “Notlar”ın girişinde yapıtın ne koşullar altında yaratıldığını ve nasıl ezberlendiğini şu sözlerle anlatmaktadır: “Anna Andreyevna beni ziyarete geldiğinde, Requieın’den dizeler okuyor, elbette fısıltıyla, oturduğu Havuzlu Ev’de (Fontannıy dom) ise fısıldamaya bile kalkışmıyordu, konuşmanın ortasında birdenbire susuyor ve gözleriyle bana tavanı ve duvarları işaret ederek eline bir parça kağıt ve kalem alıyordu; sonra yüksek sesle “çay alır mısınız?” ya da “ne çok yanmışsınız!” gibi sıradan şeyler söylüyor, ardından kağıt parçasını el yazısıyla dolduruyor, bana uzatıyordu. Şiirleri okuyorm, ezberleyince de geri veriyordum. “Bu yıl sonbahar erken geldi” diyordu yüksek sesle Anna Andreyevna, kibriti çakıp kağıdı kül  tablasında  yakarken.”‘ Ahmatova yapıtını yayıma hazırlama cesaretini ancak altmışlı yıllarda Hruşçov döneminde bulmaya başlamıştır. Şair 1962 Mayısında Çukovskaya’yla bir parkta buluşur ve Requiem’i okumasını ister: “O dinliyordu, ben ise defalarca kendi kendime tekrarladığım  şiirleri  yüksek sesle okuyordum. O baş örtüsünün düğümünü çözmüş, paltosunun önünü açmıştı. Ağaçlara ve arabalara dikkatle bakarken, sesime kulak kesilmişti. Susuyordu. Tamamını okumuştum. Şiirleri yazıp yazmayacağını sordum. “Bilmiyorum”, – diye karşılık verdi, bundan benim de henüz yazma hakkım olmadığı  sonucunu  çıkarmıştım.  “Sizden  başka  ezberlemiş  olan  yedi  kişi daha var.”6 Aynı yılın Ekim ayının sonunda üç kişi biraraya gelirler ve “Epilog” bölümü daktiloda yazılır ve Ahmatova imzalar. Bu hepsi için unutulmaz bir andır, o güne kadar belleklerde saklı tutulan şiir ilk kez yazıya dökülmüştür. Çukovskaya: “Çay içmiş, ağırlanmış ve armağan verilmiş olarak ayrıldım oradan. Çantamda Requiem’in daktiloya çekilmiş “Epilog”u vardı…Artık belleğimde değil, çantamdaydı!”7 diyerek sevincini dile getirmektedir. Aralık ayında ise yapıt birkaç nüsha halinde ve baştan sona daktilo edilir. Çukovskaya bunu “olay” olarak nitelendirmektedir. Özgürlüğüne kavuşan şiirler, artık “insanların yüreğini kendileri yakacaklar”dır8. Her şeye rağmen, Ahmatova’nın müthiş bir protesto olan şiirini yayımlaması durumunda neler olabileceği, sorudan öteye geçememektedir. Bu dönemde Ahmatova Requiem’i, bir yandan sansüre uğramadan yayımlayabilecek bir dergi aramaktadır, diğer yandan daktilolanmış nüshalar elden ele yayılmaktadır. 1963’te ise Ahmatova, Requiem’in Paris’te yayımlanması konusunda tereddüt içindedir. Çünkü şair yapıtın orada yayımlanması durumunda kendisinin takibe alınacağı, oğlu Lev’in ise bu kez öldürüleceği  inancındadır.  Bununla  birlikte  Ahmatova aynı yılın 28 Aralık günü, Çukovskaya’ya Requierri’in Münih baskısını gösterecektir: “Çantayı açtı, içinden bir kitap çıkardı ve bana uzattı.  Bu küçük, beyaz bir kitaptı, çerçevesi siyahtı ve beyaz kapağına iri, okunaklı harflerle: ANNA AHMATOVA REQUIEM yazılmıştı. Ellerim buz kesti, kalbim ise dizlerimin üzerinden yere fırlayacakmış gibiydi. Requiem yayımlanmıştı en sonunda!”9 Poem daha sonra 1964’te Roma’da göçmen Çekler tarafından kitapçık haline getirilmiştir. Requiem anayurdu Rusya’da, ancak şairin ölümünden yirmi yıl sonra, 1987’de “Oktyabr” ve “Neva” dergilerinde  yayımlanabilmiştir.

Bilindiği gibi Requiem’in yazıldığı yıllar, Sovyet Rusya’nın kültür politikasında köklü değişikliklerin yapıldığı döneme rastlar. Bu değişiklikler, aydın grubunun büyük kesiminin olduğu gibi Ahmatova’nın da yaşamını derinden ve olumusuz etkilemiştir. Sanat tarihi profesörü olan üçüncü eşi N.N.Punin ve Leningrad Üniversitesi’nin Tarih Bölümü öğrencisi olan oğlu ünlü tarihçi Lev N.Gumilyov10, 22 Ekim 1935’te rejim karşıtı gösterilere katıldıkları gerekçesiyle tutuklanırlar. Daha sonra her ikisi de, Ahmatova’nın Stalin’e yazdığı rica mektubu üzerine hemen serbest bırakılırlar. Ahmatova 1960 yılında, yaşadığı bu olayı şu sözlerle anlatacaktır: “1935’te Leva’yı ve Nikolay Nikolayeviç’i tutukladıklarında Seyfullina’ya gittim.  Merkez Komitesi (Tsentralmy Komitet) İçişleri Halk Komiserliği’ne (Narodnıy Komissariat Vnutrennıh Del ya da NKVD) telefon etti, oradan ona, Stalin’e yazdığım mektubu, Kutafya kulesine  bırakmamı  ve  Poskrebışev’in ileteceğini söylemişler. Mektubu götürdüm, Leva ve Nikolay  Nikolayeviç aynı gün eve döndüler… Bu belki de İosif Vissarionoviç’in yaşamı boyunca yaptığı en iyi tek şeydi…Leva 1938’de tutuklandığında ise her şey boşa gitmişti.”11 Lev N.Gumilyov ikinci tutuklanışında Ahmatova’nın da belirttiği gibi serbest bırakılmamış, Sibirya sürgününe mahkum edilmiştir. İşte Ahmatova Requiem’de eleştirmenlerin de vurguladığı gibi, bu tutuklamalarla sürgünlerin neden olduğu kendi aile trajedisini ve  benzer  olayları yaşayanların, özellikle Rus kadınlarının trajedisini anlatmaktadır. Şair bu gerçeği, yapıtının en başına koyduğu 1961  tarihli  epigrafla  dile getirmektedir: “Hayır, ne yabancı bir gökyüzünün altındayım,/  Ne  de yabancı kanatların koruması altında/ Ben talihsizlik sonucu halkımın bulunduğu/ Yerde halkımla birlikteydim o zamanlar “

Reauiem, Ahmatova tarafından başlangıçta poem olarak tasarlanmış değildir. Hatta şair kendisi, her bir bölümü ayrı şiir dizisi olarak  adlandırmışsa da daha sonraları bu yapıtının poem olduğuna karar vermiştir. Trajik duyguların yoğun olduğu bu yapıt, düz yazı biçimindeki “Önsöz Yerine”yle birlikte yedi bölümdür. Farklı yıllarda yazılan şiirler kronolojik bir düzen izlememektedir. Düzeni içerik belirlemektedir, buna göre yapıtta yer alan başlıklar şunlardır: “Önsöz Yerine” (Vmesto predisloviya, 1 Nisan 1957),  “İthaf (Posivyaşçenie, Mart  1940),  “Giriş” (Vstuplenie,  1935, 1938,1939),  “Hüküm” (Prigovor,  1939),  “Ölüme” (K smerti,  19 Ağustos  1939, 4 Mayıs  1940),  “Çarmıha  Gerilme”  (Raspyatie,  1938,  1940),  “Epilog”  (10 Mart 1940). “Önsöz Yerine”  başlıklı  bölümde,  Ahmatova  şiirin  yazılış nedenini anlatmaktadır. En yeni ve en son yazılan bölümü olmasına rağmen “Önsöz Yerine”, yapıtın hem bireysel düzeydeki duyguları hem de haksız tutuklama ve cezalara boyun eğmek zorunda kalan geniş bir  kitlenin  duygularını yansıttığını ortaya koymaktadır: “Yejov’lu13 korkunç yıllarda Leningrad’taki   hapishane   kuyruklarında   on  yedi   ayımı   geçirdim.   Bir gün birisi beni ‘tanıdı’.  O  zaman  elbette  adımı  yaşamında  hiç  duymamış, arkamda duran dudakları morarmış bir kadın, hepimize özgü o donukluktan sıyrıldı ve kulağıma (oradayken herkes fısıltıyla konuşurdu): -Tüm bunları yazabilir misiniz? diye sordu. Ve ben de: -Yazabilirim, dedim. İşte o anda bir zamanlar var olan, gülümseme gibi bir şey geçti    yüzünden.”

Yapıtın yazıldığı yıllarda, rejim karşıtı ya da halk düşmanı (vrag naroda) sayılan aydınların evine sıkça baskınlar yapıldığı ve bu baskınlar sırasında ele geçen sözde kanıtlar üzerine bu kişilerin tutuklandığı bilinir. Bu arama ve tutuklama süreci, “Giriş” bölümünün ilk kısmında dile getirilmiştir. Poemin kahramanı bir yandan gerçek, belki de o dönemde her gün yaşandığı için olağan, ancak bir o kadar da inanılması güç bir sahne betimlemektedir. Burada, bir ailenin başkaları tarafından keyfi biçimde parçalanışı söz konusudur: “Şafakta alıp götürdüler seni/ cenazede gibi yürüyordum arkandan/ Çocuklar ise karanlık odada  ağlıyorlardı.”  Otuzlu  yıllarda Sovyet Rusya’da sıkça yaşanan bu sahnenin, biyografik bir özelliği de vardır. Ahmatova burada aynı zamanda eşi Punin’in 1935’teki tutuklanışını betimlemektedir. Dizelerin devamında poemin kahramanı, tutuklanan kişinin durumunu anlatmaktadır. Sözde suçlunun dudakları bir ikonunki kadar soğuktur, alnında ise ecel teri vardır. “Ecel teri” gerçekten korkunç bir ifade biçimidir, çünkü tutuklanan pek çok kişi evine dönememiştir. Poem boyunca şair, bu geri dönülmezlik ya da dönülüp dönülmeyeceği konusundaki belirsizlik duygusunu okuyucuya duyumsatmaktadır. Kahraman tutuklan­ madan sonra tutuklunun, hapishanedeki durumundan söz eder. Hapishane poemin “İthaf başlıklı ilk bölümünde betimlenmektedir: “Ama hapishane kilitleri sımsıkı/ Arkalarmdaysa ‘kürek mahkumlarının inleri’/ Ve ölümcül hüzün var.”16 Sımsıkı kapalı kilitlerin  ardında  kimsenin  aşamayacağı kocaman bir duvar daha vardır, bu çoğunluğu haksız yere tutuklanmış, geleceğinin ne olacağını bilmeyen kişilerin hüznünden  başka  bir  şey değildir. Bu hüznü derinleştiren, umutsuzluğa dönüştüren bir başka öge ise hapishanede mahkumlarla uğraşan “askerler” ve onların “ağır adımları” dır. Poemin kahramanı dışarıdan bakan bir kişi, ziyaretçi konumunda bulunduğu için içeride neler olup bittiğini tam bilememektedir, merak içindedir ve mahkum oğluna seslenir: “Neler olup bittiğini anlamıyorum/ Hapishanede nasılsın oğulcuğum. “17 Hapishanenin bahçesinde tek bir kavak ağacı vardır. Bu kavak ağacıyla kahraman, içeridekilerin yalnızlığını ve çaresizliğini ortaya koymaktadır. Aynı zamanda ağaç, adeta, dışarıdakilere içerideki mahkumlardan haber verir gibidir:  “Hapishanenin kavağı sallanıyor  orada Tek bir ses duyulmuyor – oysa orada/ O kadar çok masum yaşam sona eriyor ki.”18

Bahçedeki    tek    kavak    ağacı    ve    ölüm    sessizliğiyle   hapishane mezarlıktan   farksızdır. Tutuklama ve hapishane yaşamının ardından, “Hüküm” bölümünde sürgün kararı ve bunun yarattığı etkiden söz edilir: “Henüz nefes alan göğsüme/ Taştan sözcük düştü/ Önemli değil, nasılsa hazırdım ben/ Bir şekilde üstesinden gelirim bunun da.”19 Ahmatova’nın 1939’da yazdığı bu bölüm ilk anda ayrılığı anlatan bir aşk şiiri izlenimi vermesine rağmen, şair burada oğlu için verilen Sibirya sürgünü kararının uyandırdığı etkiyi anlatmaktadır. Bu dizeler her iki tarafın da duygularını yansıtmaktadır. Hem korkunç darbeyi hem de hükümün ağırlığını belirten “taştan sözcük”, hem mahkumun hem de annenin yüreğine düşmektedir. Her an beklenen kötü haber ve hüküm karşısındaki çaresizlik beraberinde zorunlu bir boyun eğişi getirmektedir. Poemin kahramanına yapacak tek şey  kalmıştır:  geçmişi silmek ve yeni şartlarda yaşamayı yeniden öğrenmek. Ahmatova 1935’te yazdığı “Giriş” bölümünde sürgüne gitme sürecini betimler. Şairin bu bölümde yarattığı imajlar canlı, güçlü ve dokunaklıdır: “Lokomotiflerin düdükleri/ Ayrılığın kısa şarkısını söylüyordu/ Ölüm yıldızları üzerimizde duruyorlardı/ Ve masum Rus kıvranıyordu/ Kanlı çizmelerin altında/ Ve altında kara araba tekerleklerinin. “20 “Ayrılığın kısa şarkısı”, sürgüne gidenlerle geride kalanların vedalaştıklan anı simgelemektedir. Poemin kahramanı bu sözlerle, aynı zamanda sürgünün dönüşsüzlüğünü de anımsatmaktadır. Burada artık oğul ya da yakın bir kişi değil tüm Rusya yer almaktadır. Felaketi yaşayan tüm Rusya’dır. Ahmatova poeminin bu dizelerinde, rejimi açıkça eleştirmektedir. “Ölüm yıldızları” ve “kanlı çizmeler”le sağlanan metonimi arama, tutuklama ve sürgün kararını veren Stalin’le Kremlin yetkililerinin yerine kullanılmaktadır. Alıntıladığımız bölümdeki en ilginç sözcük grubu, orijinali çyornıe marusı olan “kara arabalar”dır. Bu kara arabalar Stalin döneminin siyasi simgesi olmuş bir sözcüktür ve özellikle bu arabalarda mahkumlar taşınmaktadır.

250px-Ahmatova

Poemin kahramanı, sürgüne mahkum edilen kişinin çaresizliğini “Çarmıha Gerilme” bölümünde dile getirmektedir. İncil’den alıntılanmış bölümde, otobiyografik izler taşıyan dizeler vardır: “Babasına dedi ki: ‘Beni niye bıraktın?’/ Annesine ise: ‘Ah Mene ağlama’ “21 Burada babasına  seslenen oğul, Ahmatova’nın oğlunun yerini tutmaktadır. Bilindiği gibi Nikolay Gumilyov  1921  yılında kurşuna dizilmiştir.  Şair böyle bir  alıntıyla ilk eşinin de öldürüldüğünü okuyucuya anımsatmaktadır. Ayrıca babadan gelebilecek bir yardım olasılığının ortadan kalkmış olması, mahkum oğulun çaresizliğini ortaya koymaktadır. Yalnız kalmış anneye söylenebilecek tek teselli sözcüğü ise “ağlama”dır. Baba sözcüğü hıristiyanlıkta, bilindiği gibi, Tanrı anlamını da içermektedir. Ahmatova burada, bir kez daha  sözcük oyunu yaparak söz konusu dizelere ikinci bir anlam daha yüklemiştir.  Böylece şair okuyucuya, mahkumların ve onların yakınlarının, Tanrı tarafından neredeyse terk edilmiş oldukları duygusuna  kapıldıkları düşüncesini vermektedir. “Çarmıha Gerilme” poem içinde tam anlamıyla mistik bir anlam içeren tek bölümdür.

Poemin kahramanı arama, tutuklama, sürgün edilme ve  sürgün sırasında ölmek ya da ölmemekle ilgili belirsizlik ögeleriyle mahkumların yaşadıklarını dile getirmektedir. Ancak mahkumların yaşadığı her somut olayın, dışarıdakiler üzerinde yaptığı soyut bir yankı vardır. Dışarıdakilerin hem kendileri hem de mahkumlar için yapabildikleri tek şey ziyaret kuyruklarında beklemektir. Ahmatova bu bekleyiş sahnesini çizerken otobiyografik öğelerden bir kez daha yararlanmaktadır: “Çarköyünün neşeli günahkarına/ Göstermek gerekirdi/ Neler olacak yaşamında diye:/Üç yüzüncü kişi olarak,elinde paketle/ Dikilecekmişsin Kreşti22 hapishanesinin altında meğer”23 Çukovskaya “Notlar”ında Ahmatova’nın hapishane kuyruğundaki bekleyişini şu sözlerle anlatmaktadır: “Ayakta durmak işkenceydi. İçimizden biri, zaman zaman Anna Andreyevna’yı kuyruktan başka bir tarafa uzaklaştırarak tretuvara oturtuyordu, o sırada diğerimiz kuyrukta onun yerine duruyorduk. Ama o yerinden istemeyerek çıkıyordu, korkuyordu: birdenbire bir şey olursa diye… Suskun duruyordu.”24 Ellerdeki paketlerde mahkumlar için eşyalar taşınmaktadır. Paket verilmesine  her zaman izin çıkmamaktadır. “Notlar”dan bu paketlerin teslimi konusunda alıntı yaparak bu dizelerde yaratılan imajı daha canlı bir hale getirebiliriz: “Geçen defa yalnızca Anna Andreyevna’yla benim  bulunduğum  avluda  şimdi kıvrılıp giden bir kuyruk vardı. Burada sorulan tek soru: yapılabilecek ne var? Eşyaları yüzü çille kaplı, boyası çıkmış kızıl saçlı, kötü davranışlı bir kız alıyordu. Sıra bize geldiği zaman ‘kime verileceğine dair isim ve adres yazmak gerekiyor mu? Ya da yalnızca kime verileceğini yazmak?’ diye sordum,  -‘Bize  adres  gerekli,  kim  kime  veriyor  size  gerek  kalmadan   da biliyoruz,’ diye çirkin bir memnuniyetle karşılık verdi kızıl.”25Ahmatova “İthaf bölümünde, kendisiyle aynı kaderi paylaşan kadınlardan söz etmektedir. Poemi kendisi gibi aylarca kuyruklarda bekleyen kadınlara ithaf ettiğini şu dizelerle belirtir: “Nerede şimdi benim/ İki şeytani yılımın kız arkadaşları/ Sibirya kasırgasında neler işitiyorlar?/ Ayın çemberinde neler görüyorlar?/ Ve ben veda selamımı gönderiyorum onlara.”26 Bu dizelerde uzun, uğursuz bekleyiş dönemi ve ardından gelen sürgün yaşamı anlatılmaktadır. Verilen sürgün kararıyla birlikte kuyruktaki ziyaretçilerin bu kez de mahkumların ardından sürüklendikleri bellidir. Burada özellikle nevolnıe sözcüğünün üzerinde durmak gerekir. Nevolnıe, esirler anlamının yanısıra irade dışı anlamını da içerir. Ahmatova, böylelikle, hem kuyruktaki diğer kadınları irade dışı edindiği arkadaşları hem de bu kişilerin sürgüne gidenlerin peşinden sürüklendikleri için esir olarak nitelendirme olanağını elde etmiştir.

Yaşanan tüm korkunç olaylara rağmen kuyrukta bekleyen herkeste “umut” vardır. Ancak poemin kahramanı, “umut” sözcüğünün ne denli korkunç bir anlam içerebileceğini kanıtlar, çünkü “umut” o koşullarda  gerçeğe dönüşmesi olanaksız bir düşten farksızdır: “Güneş daha  alçak ve Neva sis içinde/ Umut ise hala uzakta şarkı söylemekte “27 Poemin kahramanı umudun, yönetim tarafından kullanılan psikolojik silahlardan bir tanesi olduğunun farkındadır. Ahmatova’nın Çukovskaya’ya söyledikleri yapıtında yer alan bu düşünceyi haklı çıkarır gibidir: “-Umudun işkencesi nedir bilir misiniz? Hayalkırıklığından sonra sükunet gelir, ama umut yüzünden insan delirebilir.”28 Poemin kahramanı, kişiyi umuda sürükleyen süreci de dile getirmektedir. Bu dizeleri Ahmatova, oğlunun ikinci tutuklanışı üzerine yazmıştır: “On yedi aydır ağlıyorum,/ Seni eve çağırıyorum/ Cellatın ayaklarına kapandım/ Sen hem evladım hem de dehşetim oldun/ Her şey sonsuza dek karıştı/ Ve kim canavar kim insan ayırt edemez oldum. “29 “Cellat” anlaşılacağı gibi, mahkumun serbest bırakılması için baş vurulan kişidir. Umut veren cellattır. Ancak umutlar gerçeğe dönüşmeyince, kişi yine acı çekmeye başlamaktadır. Çünkü evlat hala mahkumdur. Bu noktada “cellat” ve “evlat” acı çektirme bakımından aynı konumda bulundukları için, poemin kahramanı açısından ikisi de canavardan farksızdır. Ahmatova, bu kaderi yaşayan kadının çaresizliğini ve yalnızlığını ise şu dizelerde anlatmaktadır:  “Bu kadın hasta/ Bu kadın tek başına/ Kocası mezarda,  oğlu hapiste/Benim için dua edin”30 Bu dönemde Ahmatova gerçekten yalnızdır. Çukovskaya “Notlar” ında şairin edebiyatçı arkadaşları tarafından da yalnız bırakıldığına değinmektedir. Daha önce de belirttiğimiz gibi poemin mistik anlam taşıyan bölümü “Çarmıha Gerilme”de, oğulun  umutsuzluğunun yanısıra anneninki de dile getirilmektedir.  Burada  poemin  kahramanı, ruhunu teslim etmekte olan İsa’nın karşısındaki Meryem’le kendisi arasında paralellik kurmaktadır. Poemin kahramanı, oğlunun durumu karşısında derin bir üzüntü içindedir. İçine düştüğü durumdan onu kurtarabilecek  kimse  yoktur ve bu duruma dayanmak zorundadır. Çaresizlik çevredekilerin anneden uzak durmalarına neden olmaktadır: “Annenin suskunluk içinde durduğu yere/ Bakmaya bile cesaret edemiyordu kimse. “31

Poemin kahramanıyla mahkumun buluşma noktası ölümdür. “Ölüm”e adlı bölümde ölüm tüm acılara son verecek tek yol olarak gösterilmektedir. Bölümün ilk dizesi, ölüme meydan okuma izlenimi  vermektedir.  Belki  de şair, bu izlenimi özellikle yaratmaktadır. Böylelikle geleceği gün kaçınılmaz olan ölümden, zamanından önce gelmesini istemenin de bir tür meydan  okuma olabileceği düşüncesini ileri sürmektedir: “Nasılsa geleceksin -niçin şimdi gelmiyorsun?/ Seni bekliyorum-çok zor durumdayım/ Böylesine  basit ve garip olan senin için/ Kapıyı açtım ve ışığı söndürdüm. “32 Alıntı şairin, yapıtı bir kez daha otobiyografik  düzeye  çektiğini  göstermektedir. Ahmatova, çocukluk döneminden itibaren  sürekli  hastalıklarla  uğraşmıştır. Bu bezdirici bir durum olsa da o, 1938-1940 yılları boyunca hastalıklarını, çözüm olarak gördüğü ölümle özdeşleştirmiştir. “Notlar”da şöyle birkaç satır yer almaktadır: “Birdenbire bana alnını gösterdi, çevresi koyu kahve renkli küçük bir yara vardı. – Bu kanser,- dedi.- Yakında öleceğim bu çok iyi.” Poemin devamında kahraman, ölüme, istediği  kılıkta gelebileceğini söyler. Bu dizelerde yaratılan imajlar çok ilginçtir. Ölümün bir kurşun, gizlice arkadan sokulan bir haydut ya da tifo nöbeti gibi gelmesi önemli değildir. Önemli olan gelmesidir. Kahramanın ölüme önerdiği son kılık, peri masalı gibidir. Şair burada çocukluk dönemini çağrıştıran peri masalını “mide bulandıracak kadar bilinen” sözleriyle niteleyerek, değerini düşürür. Bu masala göre kahraman bir hayalet haline gelerek “mavi şapka”ya tepeden bakabilecek ve o haliyle apartman yöneticisini korkutabilecektir. Bu düşüncede hafif bir ironi söz konusudur. Aynı tür ironi poemin “çar köyünün neşeli günahkarına/ Göstermek gerekirdi/ Neler olacak yaşamında diye” dizelerinde de yer almaktadır.  Kahraman  kendi  üzerindeki  bu  ironiyi “mavi şapka” sözleriyle izleme, arama ve tutuklama yapan görevlilere ve apartmanlarda yaşayan kişilerle ilgili bilgileri polise veren apartman yöneticilerine yöneltmiştir.

Ahmatova, zaman zaman Stalin’e yönelik metonimiler yapmaktan da geri kalmamıştır. Zira bu metonimiler, yapıtın o dönemde basılmasından duyulan korkuyu haklı çıkaracak niteliktedir. Kahraman başına gelenlere inanamamaktadır ve bu duygusunu şu sözlerle dile getirmektedir: “Hayır bu ben değilim, bu acı çeken başkası./ Ben böyle acı çekemezdim, olan biteni/ Kara çuhalar örtsün bırak,/ Ve bırak fenerler götürsün…/ Geceyi. ” “Gece” sözcüğü burada Stalin’i anlatmaktadır.35 Poemin kahramanına göre şehrin üzerine geceyle çöken karanlık gibi Stalin düzeni de, dönemin halk düşmanı olarak kabul aydınlarının üzerine çöken bir karanlıktır.Başka bir metonimi  ise: “Ve gözlerime bakıyor dik dik/ Ve çabucak gelecek bir ölümle tehdit ediyor/ Büyük yıldız.”36 dizelerinde yer  almaktadır.  Poem  boyunca, kahraman yöneticileri Kremlin yıldızlarıyla özdeşleştirmektedir. Elbette “büyük yıldız”la da Stalin kast edilmektedir.

Requiem’in “Epilog”u iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde kahraman, daha önce anlattığı olayların  ve  yaşadığı  duyguların  onda  nasıl  izler bıraktığından söz etmektedir. Bu bölümde acının insanların fiziğini ve kişiliğini nasıl değiştirdiği gerçekçi bir tutumla ele alınmıştır. Kişiler gülmez olmuştur, yüzlerinde zamansız  çizgiler  belirmiş,  saçlarına  aklar  düşmüştür. En kötüsü, içlerine koku yerleşmiştir. Kahraman, mahkum yakınlarının  bu  halini şu sözleriyle ortaya koyar: “Göz kapaklarının altından korkunun nasıl baktığını/…./ Ve kuru bir gülüşte korkunun nasıl gizlendiğini öğrendim.”37 Ahmatova’nın hapishane kuyruklarında yalnızca kendi  acısıyla  değil  başkalrının acısıyla da ilgilendiğini gösteren bu dizelerin kaynağı  belki  de  şairin 1939′ da  söylediği  şu  sözlerdir:  “-Bu  gözlere  bakamıyorum.  Fark ettiniz mi?  Sanki  gözler ayrı  birer varlık gibiydiler, yüzden    bağımsızdılar.”38

“Epilog”da  kahraman,  “Giriş”  bölümünden  itibaren   gösterdiği bireysel tutumdan uzaklaşarak,  kendisiyle  aynı  kaderi  paylaşan  diğer  kadınlara döner. Dönüş şu dizelerle sağlanmıştır: ” Ve ben yalnızca kendim     için değil/ Benimle orada zehir gibi  soğukta  ve  Temmuz  sıcağında  kırmızı, göz  alıcı  duvarın   altında   bekleyen/  Herkes   için  dua  ediyorum.”39      Poemin kahramanı “Epilog” un ikinci bölümünde “herkes” sözcüğünü açarak, kuyrukta gördüğü kişilerden bazılarını betimler. Bu dizelerdeki duygu yükü çok yoğundur: “Sizleri görüyorum, duyuyorum, duyumsuyorum:/ Pencereye kadar zorlukla taşıdıkları kadını da/ Anavatanının topraklarında gezemeyen kadını da/ Güzel başını uzatıp/ “Buraya evimmiş gibi gelir oldum ” diyeni de.”40 Alıntının en dikkat çeken özelliği, sözü edilen kişilerin hep kadın olmasıdır. Ahmatova’yla Çukovskaya arasında bu konu üzerine bir konuşma geçmiştir. Ahmatova “…Biliyor musunuz, son iki yıldır erkekler hakkında kötü düşünmeye başladım. Fark ettiyseniz, orada neredeyse hiç erkek yok” der.41 Ahmatova’nın düşüncesini paylaşmayan Çukovskaya, dipnotta kuyruktakilerin çoğunun kadın olmasının nedeninin, hapishanedekilerin hemen hepsinin erkek oluşuyla açıklamaktadır.

“Epilog”un ikinci bölümünde şair poemin başından itibaren, yapıtla arasına koyduğu mesafeyi kaldırır. Kuyrukta rastladığı kadınları, “şeytani iki yılının kız arkadaşlarını, hiçbir zaman unutmayacağını belirtirken şair and içer gibidir. Aynı zamanda onların da kendisini anımsayacağından emindir. Ahmatova dizelerine, ünlü Rus şairi A.S.Puşkin’in Kendime insan yapımı olmayan bir anıt diktim (Ya pamyatnik sebe vozdvig nerukotvornıy, 1836) şiirini anımsatan bir içerikle devam eder. Bilindiği gibi Puşkin’in bu şiiri de çarlık düzenine karşı yazılmıştır ve Requiem gibi, yazıldığı dönemde yayımlanmamıştır. Bu şiirde şair somut bir anıt yerine, sözcüklerden oluşan ve asla unutulmayacak, halk arasında dilden dile dolaşacak bir anıtı anlatmaktadır. Puşkin’in çarlık düzenine karşı  ayaklanan  Dekabristleri (Aralık isyancıları) andığı ve özgürlükten söz ettiği dizeler, içerik açısından Requiem’le örtüşmektedir: “Acımasız yüzyılımda özgürlüğü övdüm/ Ve ölenlere karşı merhamet uyandırdım”42 Ahmatova da yapıtında rejimin aydınlar üzerindeki baskısına karşı çıkanların yaşadıklarını anlatmaktadır. Requiem’in yazıldığı yıllar, tıpkı Puşkin’in yüzyılındaki gibi aydınlar açısından acımasız geçen bir dönemdir. Reguiem’in  mahkumlarıyla,  Puşkin’in “ölenler” sözcüğüyle andığı Dekabristlerin kaderi benzemektedir. Burada, her iki şairin sanatsal kaderlerinin benzediğini belirtmek gerekir. Çünkü Puşkin’in pek çok şiiri gibi Ahmatova’nın da pek çok yapıtı Stalin döneminde yayımlanmamıştır. kahramanı “Epilog” un ikinci bölümünde “herkes” sözcüğünü açarak, kuyrukta gördüğü kişilerden bazılarını betimler. Bu dizelerdeki duygu yükü çok yoğundur: “Sizleri görüyorum, duyuyorum, duyumsuyorum:/ Pencereye kadar zorlukla taşıdıkları kadını da/ Anavatanının topraklarında gezemeyen kadını da/ Güzel başını uzatıp/ “Buraya evimmiş gibi gelir oldum ” diyeni de.”40 Alıntının en dikkat çeken özelliği, sözü edilen kişilerin hep kadın olmasıdır. Ahmatova’yla Çukovskaya arasında bu konu üzerine bir konuşma geçmiştir. Ahmatova “…Biliyor musunuz, son iki yıldır erkekler hakkında kötü düşünmeye başladım. Fark ettiyseniz, orada neredeyse hiç erkek yok” der.41 Ahmatova’nın düşüncesini paylaşmayan Çukovskaya, dipnotta kuyruktakilerin çoğunun kadın olmasının nedeninin, hapishanedekilerin hemen hepsinin erkek oluşuyla açıklamaktadır.

“Epilog”un ikinci bölümünde şair poemin başından itibaren, yapıtla arasına koyduğu mesafeyi kaldırır. Kuyrukta rastladığı kadınları, “şeytani iki yılının kız arkadaşlarını, hiçbir zaman unutmayacağını belirtirken şair and içer gibidir. Aynı zamanda onların da kendisini anımsayacağından emindir. Ahmatova dizelerine, ünlü Rus şairi A.S.Puşkin’in Kendime insan yapımı olmayan bir anıt diktim (Ya pamyatnik sebe vozdvig nerukotvornıy, 1836) şiirini anımsatan bir içerikle devam eder. Bilindiği gibi Puşkin’in bu şiiri de çarlık düzenine karşı yazılmıştır ve Requiem gibi, yazıldığı dönemde yayımlanmamıştır. Bu şiirde şair somut bir anıt yerine, sözcüklerden oluşan ve asla unutulmayacak, halk arasında dilden dile dolaşacak bir anıtı anlatmaktadır. Puşkin’in çarlık düzenine karşı  ayaklanan  Dekabristleri (Aralık isyancıları) andığı ve özgürlükten söz ettiği dizeler, içerik açısından Requiem’le örtüşmektedir: “Acımasız yüzyılımda özgürlüğü övdüm/ Ve ölenlere karşı merhamet uyandırdım”42 Ahmatova da yapıtında rejimin aydınlar üzerindeki baskısına karşı çıkanların yaşadıklarını anlatmaktadır. Requiem’in yazıldığı yıllar, tıpkı Puşkin’in yüzyılındaki gibi aydınlar açısından acımasız geçen bir dönemdir. Reguiem’in  mahkumlarıyla,  Puşkin’in “ölenler” sözcüğüyle andığı Dekabristlerin kaderi benzemektedir. Burada, her iki şairin sanatsal kaderlerinin benzediğini belirtmek gerekir. Çünkü Puşkin’in pek çok şiiri gibi Ahmatova’nın da pek çok yapıtı Stalin döneminde yayımlanmamıştır.

Reklamlar