İnceleme

Batılılaşma : Türkiye ve Rusya

Murat Belge – : Türkiye’de Modernleşme ve Batıcılık;  İletişim Yayınları

Dünyada “Batılılaşma” adıyla tanınan bir süreç, bir program, bir fiil varsa, bunun ilk örneği Osmanlı ve Rus imparatorluklarında görülmüştü. Böyle bir örneğin ortaya çıkış tarihi de Rusya için yaklaşık 17. yüzyılın son on yılı, Osmanlı imparatorluğu için de 18. yüzyılın ilk yarısı olarak saptanabilir. Bu tarihlerde Batı, “Batı” diye tanımlanabilecek özelliklere sahip farklı bir bütünlük olmaya başlamıştı, ama o da bu sürecin oldukça erken aşamalarındaydı ve kendisi de “Batılılaşma”ya devam ediyordu. Yaklaşık bir yüzyıl sonra, Fransız Devrimi ve Sanayi Devrimi’nin gerçekleşmesiyle Batı, Batı olacaktı. Özellikle ikinci olgu Batı’yı bütün dünyada tek ve benzersiz bir konuma yerleştirecek ve bundan böyle “Batılılaşma” fiili “Batılı” olmayan bütün dünyanın başlıca uğraşı haline gelecekti. Daha sonraları, bu “Batı” kavramında, bu işi yapanlar için biraz tedirgin edici çağrışımlar bulunduğu için, kulağa daha nötr gelen “modernleşme” terimi daha yaygın bir tercih görecektir.

Batının hemen doğu kıyısında, Avrasya’nın bitişme noktasında, “r” ile “a”nın bulunduğu yerde, Rus ve Osmanlı imparatorlukları bulunuyordu. Batının batısında ise önce bir okyanus, sonra da okyanusu aşarak kurduğu Amerika kolonileri yer alıyordu. Bunların “Batılılaşma” diye bir kaygıları olmadı. Hatta, tersine, kendi ana ülkelerine karşı siyasî bağımsızlık savaşı vererek nihaî kimliklerini edindiler. Ama kültürel anlamda “Batıdan başka bir şey olduklarını” düşünmüyorlardı. Zaman içinde yoksul kalan Güney “modernleş­me” gereğini duydu (Arjantin, Şili ve Uru­guay’ı kastediyorum) ama “Batılılaşma” kavramı onların sözlüğüne uygun bir kav­ram değildi.

Dolayısıyla bu ada uyan çabayı ilk başlatanlar, o Batı’ya göre Doğu’nun başladığı çizgideki komşular oldu. Aynı tarihlerde Asya’nın büyük çaplı medeniyetlerinden Hindistan Batılılaşma değil, sömürgeleştirilme sürecinin başındaydı. Bu, daha sonraki dönemlerde, dünyanın büyük bir kısmında insanların Batı ile gerçek yüzleşme­lerinin biçimi olacak ve Batılılaşma ile kolonizasyon iç içe yürüyecekti. Ama Doğu’nun en batısındaki Türkiye ve Rusya ile bir süre sonra onlara katılma gereği duyan İran’da, ayrıca Doğu’nun en doğusundaki Çin ile Japonya’da, bu anlamda bir sömürgeleşme görülmeyecekti. Ancak, 17. ve 18. yüzyılların dönüşünde, Uzakdoğu’nun bu büyük medeniyetlerinin Batı ile tanışıklığı henüz hiç ileri gitmemişti.

“Batılılaşma”, Türkiye ile Rusya’nın ortak özelliği haline geldi. Süreç ilerledikçe, kaçınılmaz benzerlikler görüldü. Ama bütün bu benzerlikler benzemezlikler üretiyordu. Başlangıçta bunlar muhtemelen mahiyet farklılıklarından çok derece farklılıklarıydı. Ama süreç ilerledikçe, klasik deyimle, niceliksel farklılıklar nite­liksel farklılıklara dönüştü.

Bir örnek olarak, bir benzerlik üstüne birkaç şey söyleyeyim. Rusya’nın Batılılaşmasının başkahramanı Büyük Petro’dur. Petro henüz tam iktidarla Çar olmadan önce Avrupa’ya gitmiş, orada bir yılı aşkın süreyle kalmıştı. Çok zaman kimliğini de gizleyerek, Batı’yı Batı’da öğrenmek için çalışmaya başlamıştı, İngiltere’de dört ay kaldıktan sonra Hollanda’ya geçmişti. Oradaki incelemelerinden sonra Viyana’ya gitmeye hazırlanıyordu (Os­manlılar gibi Ruslar için de, o konjonktürde, ilk ciddi Batı Viyana’ydı). Buraya varmışken ya da varmak üzereyken ken­disini acele Moskova’ya çağıran bir gizli mesaj aldı: Streltsi ayaklanmıştı.

Streltsi özel bir askeri birlikti. “Devşirme”lik gibi bir durumları olmamakla birlikte, bizim Yeniçeriler’e birçok bakımdan benzerler. Bir kere bir “hassa” birliği olarak Çar’a yakın ve ayrıcalıklıydılar. Tarihte, birçok savaşta başarılar kazanarak bu ayrıcalıklarını arttırmış ve pekiştirmişlerdi. Böylece epey şımarmış, başına buyruk bir hale gelmişlerdi. Askerlik dışında, çıkar elde etmelerini sağlayan kazançlı işlere el atmışlardı. Yine bozulma sonrası Yeniçeri ocağı gibi, hanedanlaşmış, ayrıcalıklarının çocuklarına geçmesini garanti altına almışlardı. En önemlisi, bütün bu avantajları toplumsal ilişkilerin olduğu gibi devam etmesine bağlıydı ve onlar da bunun bilincindeydiler. Bu, muhafazakârlaşmanın temel koşuludur. Petro, Rusya’yı değiştirmeye karar vermişti; Streltsi değişime karşıydı.

İsyan bastırılır gibi olmuştu. Ama Petro dönünce “Deli” sıfatını da hak ettiğini gösterir bir şiddetle isyancıları cezalandırmaya girişti. Bütün iktidarı da kendi eline aldı. Bu Streltsi’nin sonu ya da son isyanı olmadı. Direniş biraz daha sürdü. Ama sonunda Petro kazandı; birliği dağıttı ve eritti. Reformlara girişti.

Bundan bir süre sonra Osmanlı’da Patrona isyanının çıkması, ilginçtir. Gerçi bu isyan “Lâle Devri” dediğimiz dönemde girişilen politikayı değiştirmez; III. Ahmet’i değiştirir, ama onun yerine geçen I. Mahmut isyanı çıkaranları yok ettikten sonra kalınan yerden devam eder. Ama kalınan yer de, devamı da, Petro’nun girişiminin yanında son derece cılızdır.

Ülkenin askerî gücünün muhafazakâr ve bağımsız bir politik güç haline gelmesi, o ülkede pek fazla değişim imkânı bırakmaz. Petro bu durumla karşılaştı ve göğüs göğüse savaşı seçerek bu önemli engeli bertaraf etti. Tarih 1699’du  Osmanlılar’ın Karlofça’yı imzalamak zorunda kaldığı yıl. Vaka-i • Hayriye ise 1826’dır.

İşte bu, bir bakıma, basit bir “zaman farkı” gibi görünebilir. “Biri hızlı gitmiş, “öbür ağırdan almış” diyebilirsiniz. Bu kadar kocaman ve karmaşık toplumsal süreçler söz konusu olduğunda, neyin niçin “daha iyi” olduğu (“daha iyi” ne de­mek zaten?) belli olmaz gerçekten de. Ama bu zamanda öncelik, bütün sürecin daha yaygın ve daha derin işlediğinin de kanıtıdır. Bu çerçevede, hızlı davranmanın bir avantaj olduğunu yoksamak pek de kolay değildir.

Bu “radikalizm” farkı, sürecin başından beri, kendini her an ve her durumda belli eder. Petro’nun Avrupa gezisinin tamamı (Riga ve Königsberg’den Berlin’e, sonra İngiltere ve Hollanda’ya, oradan Viyana’ya) bir buçuk yıla yakın sürmüştür. Rusya dışına çıkan ilk Çar’dır. Türkiye dı­şına çıkan ilk sultan Abdülaziz’di. Onun gezisi Petro’nunkinden yaklaşık 170 yıl sonradır; Paris, Londra ve Viyana’yı kap­sayan bu gezi üç ay sürdü. Ama bu sayısal karşılaştırmaların ötesinde, gezilerin niteliği önemlidir. Petro konuk devlet başkanı olarak değil, neredeyse stajyer öğrenci gibi gitmiş, bedenî çalışmaya girmiş, gemi inşaatında çıraklık etmiş, hastanesinden fabrikasına her türlü kuruma giderek Av­rupa’da işlerin nasıl yapıldığını anlamaya çalışmıştı. Bir an için, Petro’nun buradaki çağdaşı III. Ahmet’i benzer işler yaparken hayal etmeye çalışalım. Galiba hayal etmesi dahi mümkün değil.

Petro’nun bu kişisel davranış ve özelliklerini vurguluyorum. Tarih elbette kişilerin özelliklerine göre biçimlenmez; ama kişiliğin tarih üzerindeki etkisi ne kadar sınırlı olursa olsun, sonuçta o da bir iz bırakacaktır. Petro’nun etkisi, ülkenin Batılılaşma sürecine  Osmanlı’ya kıyasla kararlı ve gözüpek bir tutumla girmesini sağladı. Bu üslupla girilmesi de sürecin bütününün karakterinde etkili oldu.

Ama, her “kişisel” etkinin de yine “tarihî” bir açıklaması olması gerekir. Niçin Rus tarihi, bu işe bu kadar istekli bir Çar üretebildi de, aynı şey Osmanlı bağlamında (en azından daha bir yüzyıl boyunca) görülmedi.

Bu yazıda ortaya attığım ve atacağım başka sorular gibi bunun da cevaplandırılması kolay değil. Koskoca toplumlardan, son derece karmaşık süreçlerden, üstelik, tarihte çözmesi en zor şifrelerden biri olan ideolojik formasyonlardan söz ediyoruz. Sorduğum bu sorulara kendi­me göre bazı cevaplar vermeye çalışaca­ğım, ama bu noktaya gelmişken, bunla­rın ne kadar varsayımsal olduğu konusunda bir uyarıda bulunayım.

Böyle bir karşılaştırmada akla gelen ilk açıklamalardan biri “din” oluyor: Rusya Hıristiyan’dı, dolayısıyla Batılılaşmak onlar için zor olmadı; oysa Müslüman Osmanlı’nın “gâvur” diye küçümsediği Batı’ya kendini benzetmeye çalışması çok daha güçtü.

Bu argümana çok fazla katılmıyorum. Argümanın ikinci bölümü üstüne söylenebilecek fazla söz yok. Ampirik olguların incelenmesi de, bunun Osmanlı için çok zor olduğunu gösteriyor. Benim itirazım daha çok argümanın birinci kısmıyla, yani Hıristiyan olmanın Rusya’nın işini kolaylaştırması görüşüyle ilgili. Bunun çok doğru olduğu kanısında değilim.

Rusya’nın “Ortodoks”, Batı’nın ise “Ka­tolik” ve “Protestan” olması yeterince ayırıcı olabilirdi. Ne kadar ayırıcı olacağı, tarihî konjonktürde belirlenir. Somut konjonktürün somut öğeleri bir dini veya bir ideolojik formasyonu ötekine yaklaştırabilir ya da aralarına aşılmaz uzaklıklar koyabilir. Birinin ya da ötekinin olması, bu ideolojilerin kâğıt üstünde formülleyeceğimiz benzerlik veya benzemezlikle­rinden çok, somut konjonktürdeki tarihî eğilimlerin nihai üst-belirlenme biçimine bağlıdır. Petro’dan çok farklı bir dünya görüşü olan bir Çar, öğretiyi, Ortodokslukla öteki mezheplerin ebedi çatışması sonucunu çıkarsayacak biçimde yorumla­yabilir ve Batı’ya açılan bütün pencereleri kapatabilirdi. Buna karşılık bir Osmanlı padişahı, “Hepimiz ehl-i Kitab’ız” gibi bir yorumla, varolan ayrılıkları yumuşatmaya girişebilirdi. Dolayısıyla, yalnız verili ide­olojinin akademik denebilecek bir tanı­mından yola çıkarak bu gibi büyük tarihî süreçleri açıklayamayız.

Karşıt yönde ilerleyen iki adam, kısa bir süre, optik bir kesitte yan yana, üst üste görünebilir. Ele aldığımız tarihî dö­nemeçte böyle bir şey olmaktaydı.

“Rus” adı, bugün bu adla andığımız Slav boyuna, Kiev çevresinde, muhtemelen başlarındaki Viking krallarından ötürü verilmiştir (Rurik soyu). Moğol işgali “Kiev Rus” devletini yıktı ve onların güçlerini kaybettiği sıralarda Rusluk, Moskova Knezliği (Prensliği) çevresinde yeniden güçlenmeye başladı. Bundan sonra, Rusya’nın gitgide güçlenip büyüdüğünü görüyoruz. Sürece daha yakından, kısa dönemlerde baktığımızda, bu bakışta hep olacağı gibi, birçok ilerleme ve gerileme, çatışma, yengi ve yenilgi görürüz. Ama kuşbakışı perspektiften görülen, oldukça tutarlı bir ilerleme çizgisidir.

Rusya, uzun süre hep “bir şeylerin ortasında” yaşadı. Doğusunda Sibirya, uçsuz bucaksız, uzanıp gidiyordu. Güneyini Osmanlı’ya bağlı, eski Moğol egemenliğinin kalıntısı, Tatar Hanlığı kuşatmıştı (kısmen, doğusunu da). Batı’da ise Lehler ve Haltlar, onların gerisinde Iskandinavlar vardı. Rusya’nın bütün o Ivanlar zamanında süren mücadeleleri, bir çukurluktan düze çıkma uğraşı gibiydi. Bu metafor çerçevesinde, ayağını yükseltiye basıp, onun gerisinde neler olduğunu görmek, ilk kez Petro’ya nasip olmuştu. Dolayısıyla Petro aklını öncelikle denizciliğe takmıştı. Kara kenti Moskova’dan Baltık kıyısına gelmesi ve inanılmaz feda­kârlıklarla (ve zorbalıkla) yeni başkent Petersburg’u yaptırması da bunun içindir, Prut’u da içeren, Karadeniz’e çıkma çabaları da.

Petro’nun ardında, yükselen koca bir toplumun “pozitif enerjisi” olduğunu söylemek istiyorum. Rusya kendisini kuşatan engelleri belirli bir ölçüde aşmış ve durduğu yerden yeni bir dünya görmüş, o dünyayı beğenmişti. Oraya ulaşmak için oraya benzemesi gerekiyordu ve bu göze alınabilir bir şeydi.

Aynı tarihlerde Osmanlı Devleti kendi durumundan hoşnut değildi. Osmanlı Devleti Rusya’nın şimdi hissettiği o yükselme duygusunu çoktan yaşamıştı. Sorun da buydu. Osmanlı için, geride kalmış bir Altın Çağ vardı ve bu her şeye bakışı belirliyordu. Pek çok incelemeci, Osmanlı’da evrensel anlamda bir “reform” kavramı bulunmadığına dikkat etmek zorunda kalmıştır. Osmanlı varolan durumun iyi bir durum olmadığının fazlasıyla farkındaydı ve bundan kurtulmak için sürekli uğraş içindeydi. Ancak bu uğraşın özü, yeni bir şey yaratmak değil, esin duruma dönmenin yolunu aramak şeklinde açıklanabilir. Şu halde, “reform” değil, “restorasyon” diyebiliriz.

Rusya’nın çabası Avrupa’da kendine yer açmak içindi; Osmanlı’nınki Avrupa’daki yerini korumak için. Ancak, 18. yüzyıl başındaki, “ilk” Batılılaşma çabası diyebileceğimiz girişimin zamanı ve niteliği ilginçtir. Zaman, Karlofça ve Pasarofça’nın imzalanmasından sonradır. Yani, bir Avrupa gücü olma imkânının ortadan kalktığının sert bir şokla anlaşılmasından sonra. Avrupa gücü olmak bir yana, bu kıtada ayak basmaya devam etmek de, bundan böyle, son derece zordur. Öte yandan, Lâle Devri “Batılılaşması” Osmanlı için “restorasyon”dan “reform”a doğru bir tercihin ilk kıvılcımı sayılabilir. Ama bir kıvılcımdan pek fazla ileriye geçme­miştir “bugüne kadar” diyebiliriz.

Mizancı Murat Bey bu psikolojiyi şöyle anlatır: “Dinleriyle mazilerine mağrur olan Osmanlılar için Frenklere taklit etmek tariki pek sakim gelir idi.” Doğrudur. Bunun sonucunda, ele aldığımız bu ikili çerçevede, Rusya Batılılaşma’ya, “BunuNe kadar çok Batılı olabilirim?”, Osmanlı ise “Ne kadar az Batılı olmakla yetinebilirim?” sorularıyla girmiş gibidirler. Bunun  sonuçları da zaten bellidir. Benzemezlik, böylece, daha en başından ortaya çıkıyor ve büyümeye başlıyor. Buna rağmen, yapılan işin mahiyeti, çok temel bir alanda, önemli bir benzerliğin uzun zaman devam etmesini gerekli kılmıştır. Bu, “toplumda ‘aydınların yeri” diyebileceğimiz bir alandır.

Bilgi her toplum için önemlidir ve bütün toplumsal biçimlerde sınıflaşma olurken bir bilgi “kast”ı da oluşmuştur: Çin Mandarinleri, Mısır rahipleri, Ortaçağ’da kilise, Osmanlı’da ulema vb. Batılılaşma ile birlikte ortaya çıkan “bilgi ihtiyacı”, bilginin (ve bilginlerin) bu eski biçimlerinden farklılaşan özellikler taşır. Burada başlıca sorun, istenen bilginin, başka bir yerde üretilen bir bilgi olmasıdır. Osmanlı İmparatorluğu’nun başından beri, bilgi, adı üstünde, Ulema sınıfının elindeydi. Ama bir an gelmiş, devlet, Ulema’nın kendisine verdiği bilgi ve düşüncelerin yetersiz olduğunu görmüş, yetersiz kaldığına karar vermişti. Tam bu sıralarda, Osmanlı Devleti, ilk kez uzunca bir süre kalmak üzere bir elçi (tabii Fransa’ya) gönderir ve Mehmet Çelebi’nin orada gördüklerini anlattığı “rapor” özel bir önem kazanır. Bu, bilginin olduğu yere o bilgiyi alıp getirecek birini göndermenin örneğidir. Ama aynı zamanda iki adam memlekette önemli işler yapmaya başlarlar: İbrahim Müteferrika ile Humbaracı Ahmed Paşa. Birincisi Macar, ikincisi Fransız’dır, ama bazı rastlantılarla ikisi de Müslüman olmuştur. Bu, o aşamada devletin işini muhtemelen kolaylaştırmaktadır, ama sonuçta her ikisi de, dışarıda, bilginin olduğu yerde öğrendiklerini Osmanlı Devleti içinde uygulamaya başlayan “ecnebi”lerdir.

Bu iki küçük örnek, böyle bir sürecin zorunlu ve temel parçalarıdır. “Kökü dışarıda” olan bilginin artık içselleştirilmesi gerekmektedir. Bunun için dışarıdan uzmanlar gelip süreci başlatacak, o bilgilerle donanan insanlar yetiştireceklerdir; bu insanlar sonradan gereğinde o uzmanların yerini alabilecektir. Ama süreci hızlandırmak ve çapını genişletmek için bir yandan dışarıya insan göndermek ve onların orada yetişmesini sağlamak gerekecektir.

Yukarıda değindiğim “nicelik” ve “nitelik” konuları burada da hemen kendini gösterdi. II. Mahmut, 1826’dan sonra, muhtemelen 100 kadar Osmanlı gencini Batı’da öğrenime göndermiştir. Petro yüz yıldan fazla zaman önce binlerce kişiyi göndermişti, içeride açılan okul, öğrenim gören kişi, hem zaman hem sayı olarak aynı oranlardadır. Petro o tarihlerde Bilimler Akademisi kurmuş, takvimi değiştirmiş, Kiril alfabesini sadeleştirmiş, ilk Rus gazetesini kurmuş, edebiyat çevirilerini başlatmıştı, ilk Rus tiyatrosu, sonra­dan Kızıl Meydan adını alacak yerde temsiller verdi. Kadın-erkek kaç-göçünün temelleri sarsıldı. Belli ki, “dışarıda üretilmiş bilgi” Rusya’ya hem daha gür bir biçimde akıtılmış, hem de içeride daha çok kişinin üstüne akması sağlanmıştır.

Bu durum, bir toplumsal değişim demektir; her toplumsal değişim de pek çok yeni sorun üretir, ilkin, en genel biçimde, toplumda olanlara bakalım: Toplum, kendi tarihi boyunca, o tarihin girinti ve çıkıntılarına göre biçimlenen bir sınıflaşma ve tabakalaşma yaratmışken, toplumda farklılıklar buna göre biçimlenirken, şim­di ortaya yepyeni bir etken çıkmıştır: Bu yeni (ve “yabancı”) eğitimi alanlar. Sözgelişi, geleneksel durumda Boyar/Mujik ayrımı varken, bu yeni etken denklemin “Mujik” kısmını başlangıçta pek fazla etkilemeyecek, ama “Boyar” kısmında hemen “Batılılaşan/Batılılaşmayan” ayrımı başlayacaktır. Süreç ilerledikçe bu yeni “boya” her yere değişen koyuluk derecelerinde  bulaşacaktır.

Bundan ilkin “eski bilgi kastı” zarar görecek ve ilk muhalefet oradan başlayacaktır. Daha sonra, çeşitli sınıf ve tabakalar ve onların ara bölümleri, yürürlükte olan sürece eklemlenme biçimlerine göre veya oradan dışlanmalarına göre, yeni koşulların getirdiği kazanç ya da kayıplara göre, duruma karşı çeşitli tavırlar alacaklardır. Homojen bir destek veya homojen bir reddiye beklenemez.

Her iki tercih da, çok uzun olmayan bir süre içinde, Batılılaşma’ya karşı akımlar üretti ve geliştirdi. Osmanlı Devleti’nde Batılılaşmanın yaygınlaşması Tanzimat’ı bulmuştur. Burada söz konusu ettiğim türden toplumsal çatışmaların en iyi yansıdığı kerte olması bakımından Tanzimat edebiyatında karşımıza çıkan temalar üzerinde durabiliriz. Aslında bu konuda inceleme yapan herkesin hemen dikkat ettiği gibi, o dönemde “roman,yazan” biri, doğal olarak, çizginin Batı tarafında duran biridir. Ama bu erken dönemin aşağı yukarı bütün romanlarında bir “alafrangalık” eleştirisi vardır. Berna Moran bu ilk dönemin hicvedilen tiplerini “Alafranga Züppe” olarak adlandırır ve Kurtuluş Savaşı aşamasına gelindiğinde bunun “Alafranga Hain”e dönüştüğünü anlatır. Jale Parla ise erken dönem romanlarında, baba evinin geleneksel de­ğerlerini, maddi servetle birlikte harcayan mirasyedi tipini ve temasını işler. Her iki yazarın incelediği simgeler aslında aynı bütünün parçalarıdır ve Mizancı Murat Bey’in “Dinleriyle mazilerine mağrur olan Osmanlılar için Frenklere taklit etme”nin ne kadar dayanılmaz bir şey olduğunu gösterirler. Çünkü bu toplumsal bölünmede, Batı tarafında olan yazarlar, kendi yaptıkları işin toplumsal sonuçlarından da ürkerek, herkesten önce kendileri “alafrangalaşmış” tipleri teşhir etmeye çalışmaktadır.

Batılılaşma Rusya’da da benzer tepkiler yaratmıştı. Zaman içinde, Panislavizm bunların içinde en güçlü ve en kolay tanımlanabilir tepki olarak sivrildi. Ama Rusya’daki bütün ideolojilerde biraz Batı tepkisi bulunur. Narodnizmde de vardır bu, Rus tipi Marksizmde de. 1917 Devrimi’ni gerçekleştiren 1 Enternasyonalist Devrimciler kuşağının yerini alan (Stalin’le birlikte) ikinci kuşakla hemen “millîleşme” başlar.

Gelgelelim, Rus edebiyatında ve romanında gözlemlediğimiz “Batı”, buradaki kadar dışsal ve yüzeysel değildir. Rus aydını Batı’ya belki burada olduğundan daha şiddetle karşı çıkmaktadır, ama aynı zamanda onu çok daha iyi bilmekte ve anlamaktadır. Rus romanlarında gördüğümüz “Batılı” karakterlerin özellikleri, Felatun Bey gibi pantalon dikişlerinin patlamasına benzemez. Osmanlı, Batılı tipi anında karikatürize ederek dışlaştırmış ya da dalaştırdığını sanmış ya da başkalarını buna inandırmaya çalışmıştır. Ama Felatun’un pantalon dikişini attıran Ahmet Mithat kendisi parayla, mülkle, ekonomiyle, tamamen Batılılaşmanın be­lirlemesi altında bir ilişki geliştirmekten geri durmaz.Rusya’da Batı’yla en büyük sorunu olan Dostoyevski’nin, Raskolnikov’dan Stavrogin’e birçok karakterinde Batı’nın bir Rus için en yıkıcı olduğuna inandığı eğilimlerini incelerken, bu karakterlere ne kadar değer verdiğini de görmemek mümkün değildir.

“Batılılaşma” gibi bir sürecin, uzun süre, bir “kültürel ithalat” şeklinde işlememesi mümkün değildi. Dünyada “Batılılık” denilen özellikler manzumesini (bu­nun pek çok özgül versiyonunu) Batı’nın kendisi üretiyordu. Sanayi Devrimi’yle birlikte bu dönüşüm, Batı’da, doğanın dönüştürülmesi olarak anlaşılmaya baş­landı, ilk ciddi tepki, Romantizm akımı olarak biçimlendi.

Dickens’ın Hard Times romanını bu tepkinin biraz daha sonraki, ama oldukça derli toplu bir örneği olarak kabul edebiliriz. Dickens burada bu yeni buhar gücünün, onun ürünü fabrikanın, onun ürünü Manchester tipi yeni proleter kentlerinin özelliklerini çizer: “Kırmızı tuğladan bir kentti, ya da duman ve kül izin verse kırmızı kalacak tuğladan. Ama şimdiki durumda, bir vahşinin boyalı yüzü gibi, doğadışı bir kırmızı ve karadan oluşmuş bir kentti. Makinelerin ve uzun bacaların kentiydi, bu bacalardan durmadan ve durmadan bitmez tükenmez du­man yılanları dolana dolana çıkıyordu… içinde kara bir kanal akıyordu… Bir buhar makinasının pistonu tekdüze çalışı­yordu… Birbirine benzer birkaç büyük sokağı, birbirine daha da benzer birçok küçük sokağı…”

Kent böyledir. Kentteki bir okulda, bir ders sahnesi de şöyle anlatılır: “Thomas Gradgrind, bayım. Gerçekçi bir adam. Olgu ve hesap adamı, iki kere ikinin dört ettiği ve daha fazla bir şey etmediği ilke­sinden sapmayan ve bundan fazla herhangi bir şey olacağına hiçbir zaman kanmayan bir adam… Elde bir cetvel, bir de terazi, insan yaradılışının herhangi bir paketini ölçer, biçer, ne ettiğini size tastamam söyler. ‘Yirmi numaralı kız,’ dedi Mr Gradg­rind, dört köşe işaret parmağıyla dört kö­şe işaret ederek…”

Evet, Sanayi Devrimi sonrası İngiltere. Felsefede faydacılık, siyasette kolonyalizm/emperyalizm, ekonomide kapitalizm  toplumsal hayatta servet ve sefalet. Dickens gibi bir yazar için korkunç bir süreç. Ama bu süreç her yerden çok onun kendi ülkesi olan Britanya’da işliyor. Gözünün önünde oluyor her şey. Sır değil, açıkça. Hayat değişiyor, doğa değişiyor.

Rusya’da Hard Times’la en rahat kıyaslayacağımız roman Turgenyev’in Babalar ve Oğullar’ıdır. Oradaki Bazarov da böyle “olgu”lara, “iki kere iki dört eder”lere düşkün biridir. Ama Bazarov yabancı ülkede öğrenim görmüş bir Rus’tur; dolayısıyla -Turgenyev’e göre Rusya’ya “yabancılaşmıştır”.

İlk Batılılaşan iki ülke, Osmanlı ve Romanov imparatorlukları, Batı’da hayatın kendisini değiştiren mekanizmaları uzun zaman  belki bugüne kadar  kendileri kuramadılar. Bilgisini çeşitli biçimlerde ithal ettiler. Dolayısıyla, 19. yüzyılda başlayan ve bizi bugünün kapitalizmine getiren süreç bu ülkede Doğa’nın değiş­mesi olarak değil, kültürün değişmesi ola­rak yaşandı. Böylece, modern kapitaliz­me, onun teknolojisine, onun sınıflaş­masına, onun hayatın her alanını kendi­ne göre değiştirmesine duyulan tepkinin içine, kaçınılmaz bir “yerli/yabancı” bo­yutu da eklendi.

İki ülke arasındaki, buraya kadar anlat­tığım tempo farkından ötürü,; Rusya, Batı’da olanları çok daha yakından izliyordu. Türkiye’de ise her şey çok daha silik ve soluk, çok daha fazla üstyapısaldı. Dickens’ın anlattığı “Coketown” kenti pek tasavvur edilir bir şey değildi. Batı hâlâ, büyük ölçüde, redingot ve baston, kafe şantan ve tiyatro, Hugo ve Voltaire’di. “Yerli/yabancı” bölünmesi, dolayısıyla, daha keskindi. Dünyanın bir bölgesinde gerçekleşmiş bir dönüşüm dünyanın o bölgesiyle geri kalanı arasında ciddi bir güç dengesizliği yaratınca bu yeni bilgiye sahip olmak ola­ğanüstü önem kazanır. Buna erişmek isteyen devletler, bu bilgilerle donanacak in­sanlar yetiştirmek zorunluluğunu duyar.

Bu insanlar, o bilgilerin üretildiği yer­lerde de önemlidir. 19. yüzyıl başında kendini hem buhar gücü hem de yeni bilimsel bilgilerle takviye eden kapitalizm, bilginin önemini habire artırmaktadır. Napoleon’un, Britanya’nın ablukasına karşı pancardan şeker üretme girişimi gibi olayları düşünün… Daha önce besin kimyagerleri bunun mümkün olduğunu bulmuşlardı, ama şeker kamışı üstünde oturan koca bir sistemi yerinden oynatma cesareti kimsede olmadığı gibi, “mücbir sebep” de yoktu. Abluka “mücbir sebep” yaratmış oldu. Ama pancardan şekeri üretmenin fabrikasyon yöntemini geliştirmek, fabrikaları kurmak, bunun ekonomi politiğini kurmak vb. Aslında bugünkü üretim süreçlerinde bilginin tuttuğu yerle kıyaslarsak bunlar bize çocuk oyun­cağı gibi görünebilir, ama o dönem için muazzam yeniliklerdi. Dolayısıyla Batı da uzman yetiştirmek, daha iyi ve daha çok uzman yetiştirmek baskısını duyuyordu. Ama Batılılaşan toplumlarda bu baskı çok daha ağırdı. “Bilgi sahibi” insana verilen önem de ister istemez farklıydı, iki toplumun yakın tarihlerinde bu önem hemen belli olur.

“Intelligentsia”, Rusça’da türetilmiş ve oradan çeşitli dünya dillerine yayılmış bir kelimedir. Bu da, Rus kültüründe bu kelimenin adlandırdığı kesime ne kadar önem verildiğinin bir göstergesidir. Verilen bu önem, yalnız Batıcılarla, liberallerle vb. sınırlı değildi. Süreç tamamen belirleyici olduğu için, Batı’ya karşı panislavistler de  kendi tanımlarına uyan aydınlara  aynı şekilde önem veriyorlardı. Her iki akıma da dıştan ve üstten bakan Marksizm için de sorunsal fazla farklı değildi. Pizarev, Dobrolyubov, Belinski ve Çernişevski gibi, Rus aydınlanmasının önde gelen yazarlarının bütün Rus intelicensiyasına yükledikleri “halkı aydınlatma” misyonu (“Halka Doğru” hareketi, “Halkın Dostları” v.b.) Lenin’in özgün parti teorisinde, “kendinde-sınıf’tan “kendi için sınıf olmaya geçişin zıplama tahtasını bulamayan proletaryanın bu sıç­ramayı yapması için gerekli “dışarıdan” bilinci ona kazandırmakla yükümlü “pro­fesyonel devrimciler”de Marksizm-Leninizme uymuş olarak yeniden karşımıza çıkar. Daha sonra bütün parti bu (Gramsci’ci değil de, Rusyalı) “ortak aydın” kimliğini üstlenir. Türkiye’de daha bu tabakanın adından başlayan bir “bitmeyen kavga”‘ hep olmuştur. “Münevver”, devlet için gerekli olan bu yeni bilginin ışığıyla aydınlanmış insandır ki onun bu ışığı geleneksel “bilgi sahibi”ni hemen karanlıkta bırakmaktadır. Türkiye’de siyaset retoriğinin en popüler metaforları bu “aydınlık/karanlık” ikilisi” üstünde döner (“uyanmak/uyumak/uyandırılmak” da Doğu’nun popüler metaforlarındandır). 20. yüzyılda başlayan dil akımıyla eski “münevver” bugün­kü “aydın”a dönüşürken, geleneksel kesim de eski dile sadık kalarak “Nur” hareketini yarattı.

“Münevver” veya “aydın”ın, Batı dille­rindeki, “akıl” kökünden gelen “entelektüel” veya Rusça’da yine aynı kökenden ‘gelen “intelligentsia” ile etimolojik bir akrabalığı olamadı. Biz Aydınlanma’ya takılmayı tercih ettik. Ama bu ad, yakın zamanda, Batı’yı ve Batı zihniyetiyle donanmış kişileri sevmeyen milliyetçi gazete yazarları tarafından, ucu budanmış olarak yine onlara yakıştırıldı. Böylece, hâlen devam edegelen (genellikle aynı zamanda “liboş” olan) “entel” edebiyatı doğdu. Bu “Alafranga Züppe”den “Alafranga Hain”e  evrilmiş zincirin şimdilik son halkası.

Bu tarihin bütün “frustraüon” birikimi “aydın” kavramı üstüne boşalır Türkiye’de. Aydın, toplum için her şeyi yapması beklenen adamdır; kurtarıcıdır. Dolayısıyla çok saygı görür, el üstünde tutulur. Ama “kurtuluş” bir türlü gerçekleşmediğine göre (bu aslında, “kurtuluş”un gerçekleştiği Rusya’ya karşı Türkiye’nin şansı) “aydın”ın da görevini yerine getirmediği anlaşılır. Dolayısıyla en fazla suçlanan ve hakarete uğrayan da odur. “Aydınlar, görevlerinin sorumluluğunu üstlenmedikçe…” türü cümleler, Türkiye siyaset sohbetlerinde en sık kulağımıza çarpan cümlelerdir.

Yalnız, “aydın” denildiğinde, Türkiye’de uzun zaman, Batılılaşmış kesimin okuryazarı anlaşılmıştı. ‘Altmışlardan seksenlere kadar olan dönemde bundan da öte, bir “aydın=solcu” denklemi kurulduğu bile söylenebilir. Bu durum şimdi yavaş yavaş değişiyor olabilir, ama her kesimin kendi aydınlarını yetiştirmesi yönünde mi, yoksa genel bir zihnî plebleşme sürecinde aydının topyekûn tahribi yönünde mi olduğunu sürecin ancak daha ilerideki aşamalarında anlayabileceğiz.

Verili koşullarda, Batılılaşan iki toplumun “aydın” ya da “intelligentsia”ları, doğrudan doğruya devletlerinin yavrularıdır. Batı’da bu da böyle olmamıştı. Kepler’den ve Bruno’dan Galileo ve Paracelsus’a, yeni bilim ve felsefeyi temsil edenlerle geleneksel otorite arasında, sonucu somut konjonktüre göre belirlenen, ama uzun vadede yeni düşünce lehine sonuçlanan bir mücadele olmuştu. Ama bu yeni düşünceyi oluşturan ve savunanlar, öncelikle bağımsızdılar. Herhangi bir devletin adamı olmaktan çok, Avrupa’nın çok yanlı iktidar mücadelesinin yarattığı boşluklar ve serbest bölgelerde kendilerine basacak yer bulan (veya Bruno gibi, bulamayan) insanlardı. Ama Rusya ve Türkiye’de (ve daha son­ra bütün “Üçüncü Dünya”da) devlet bu kararı vermiş olmasa, böyle bir insan tipi de oluşamaz veya oluşması çok daha uzun bir zaman alırdı.

Batı tarzında yetişecek bu insanlar devletin en değerli yardımcı gücü olacak, devletin kendini modernleştirmesinde, edindikleri bilgilerle en önemli rolü onlar oynayacaklardı.  Ama çok geçmeden işin bu kadar basit olmadığı anlaşıldı. Bu “değerli yardımcılar,” gerekli tedbirler alınmazsa, “tehlikeli muhalifler” haline gelebiliyorlardı.

Öyle olmaları nesnel durumun kaçınılmaz bir sonucuydu. Bu insanlar, gençlik çağlarında, işlerin bir tür yürüdüğü bir toplumun üyeleri olarak, işlerin çok daha başka (ve daha iyi) yürüdüğü bir toplumun bilgilerini ve kurallarını öğreniyor­lardı. Bu bilgileri onları, kendi devletlerine karşı yabancılaştırabilirdi üstelik pratikte yabancılaştırıyordu. Yeni bilgileri ışığında, kendi toplumlarında birçok bozukluk gömüyorlardı. Bunların bir kısmının belki imkânsızlıktan, ama bir kısmı­nın da böylesi yönetenlerin işine gelmediği için düzeltilmediğini anlıyorlardı. İçlerinde, çok radikal bir dönüş yapıp, tamamen, yeni dünya görüşlerini aldıkla­rı ülkeye bağlanan çok çıkmadı. Ama sa­dakatlerini devletten toplumun kendisine kaydıran çok oldu. Bu zaten devlet için daha da sakıncalıydı.

Böylece, modern çağın “aydın sorunu”nun bu versiyonu ortaya çıktı. Kitlelerin çeşitli yapısal nedenlerle “siyaset” denen yerin uzağında tutulduğu veya durduğu ortamlarda, siyasî mücadele bu kadrolar arasında geçmeye başladı. Şüphesiz bunun derecesi çeşitli somut konjonktürlerde değişiyordu. Sözgelişi Osmanlı’da :’mücadele eden sayısı da, mücadelenin geçtiği alan da, Rusya’ya göre bir hayli sınırlıydı. Ama İran’da daha da sınırlıydı… Osmanlı Devleti’nde yaşayan aydının toplumda ayağım dayayacağı bir yer olmadığı için (onu yaşatabilecek bir halk olmadığı gibi burjuva da yok) “aydın” olmakla bir kere yüklendiği “kurtarıcı” rolünü nerede ve nasıl oynayacağına karar vermesi gerekiyordu: Devlet hizmetinde mi, devlete karşı mı? ikincisi, zahmetli olan yol, az önce belirttiğim “yokluk” nedeniyle, dev­let içinde bir alternatif güç (Namık Kemal kuşağı için Mustafa Fazıl Paşa) ya da tam illegalite (1900’lerde gizlice ittihatçı olan genç subaylar) gerektiriyordu. Dolayısıyla, bütün bu muhalif aydınlar, değişen nesnel konjonktürlere ve kendilerinin bunları öznel değerlendirmelerine göre, bu rollerde zaman zaman bulundular.

“Devlet-aydın” ilişkisi de, “toplum-aydın” ilişkisi de, böylece, başından beri pürüzlü bir biçimde kurulmuş oldu. Batılılaşma dünyaya yayılırken, çeşitli devletler, siyasî bakımdan anlaşamadıkları aydınları, kültürel olarak dışında kaldıkları “toplum”a şikâyet edebildiler. Veya, Abdülhamit’in Mithat Paşa’yı önce azledip sonra sürmesi, sonunda da öldürtmesi gibi, “aydın-toplum” kopukluğundan yararlandılar.

Türkiye’de ve Rusya’da 19. yüzyıl bu gibi mücadelelerle geçti ama 20. yüzyılın ilk çeyreğinde, her ikisinde, aradaki bütün farklara rağmen Batılılaşma sürecinde olgunlaşmış olma noktasında ortak olan kadrolar iktidarı ele geçirerek hanedanları yıktılar. Kurdukları rejimlerin farklarına rağmen, tarihten gelen benzerlikler yine eksik değildi. Örneğin Rusya sosyalizm, Türkiye kapitalizm adına “devletçilik” yaptı. Bu örnekler sosyalizme ve kapitalizme benzemekten çok birbirine benzedi ve bir tür “azgelişmiş ülke devletçiliği” örneği haline geldi. Sovyetler’in “sosyalizm” dediği şeyin yıkılmasından sonra, şimdi yetişen “eski neomenklatura – yeni burjuva” kesimin durumuna bakılırsa, orada da modelin daha çok burjuvaziye sermaye birikimi yapmaya yaradığını düşünmek mümkün.

Daha önce değindiğim gibi, Rusya’da 1917 Devrimi’nin gerçekleşmesinde belirleyici rol oynayan Bolşevik kadro, Stalin gibi istisnalar dışında, Rusya’nın en “enternasyonalize” insanlarından meydana geliyordu. Radek, Buharin, Troçki, dünyayı avucunun içi gibi bilen, bütün sol “intelligentsia”larla senli benli, dolayısıyla dünyanın her yerinde evinde gibi yaşayabilecek insanlardı. Ama Stalin’in partiyi ele geçirmesinden ve bu kadroları tasfiye etmesinden sonra, Sovyet Komünizmi millîleşti. Uluslararası herhangi bir deneyimi olmayan, alttan yetişme kadrolar yukarılara tırmandı. Kruşçev kuşağı da, onu izleyen Brejnev kuşağı da, sonrakiler de, bu bakımdan hep aynıdır. Emperyalizmle kuşatılmış olmak, bu entelektüel izolas-yonizmin gerekçesi oluyordu. Stalinist rejim, koca Komintern’i de, dünyaya komüniste tanımanın değil, dünyadaki Komünistler’e kendi iradesini empoze etmenin aracı olarak baktı.

Bu dönemde, Batı’dan gelen her bilginin, Batı Komünizminin bilgisi de dahil olmak üzere, ciddidir tehlike olarak ka­bul edildiğini görüyoruz. Çar’ın eski ikilemine Sovyetler yeni bir biçim verdi. Bizdeki “hars/medeniyet” ayrımına da çok iyi uyacak bir şekilde, Sovyetler Batı’dan gelecek her türlü teknik bilgi için yanıp tutuşuyorlardı ve bu yolda oldukça başarılı bir “sanayi casusluğu” şebekesi de kurdular. Ama bir entelektüeli “teknokrat” olmaktan çıkarıp entelektüel haline getirecek her türlü bilgi ve düşünceyi yasakladılar. Sanayi casusluğu yoluyla gelecek bilgilerden başkasının Sovyet Sos­yalist Cumhuriyetleri için gerekli ya da faydalı olmadığına inandılar.

1990’larda rejimin çökmesinin en temel, en belirleyici nedeni budur. Araya kısa bir Iran paragrafı sıkıştırayım. Iran benim iyi bildiğim bir örnek değil, ama Rusya ve Türkiye’den Batılılaşma bağlamında söz ederken aynı trenin biraz sonraki bir vagonunda bulunan İran’a hiç değinmemek olmayacak.

İran bana abartılı bir Rusya olmaktan çok, abartılı bir Türkiye gibi görünüyor. Türkiye’ye oranla da, burjuvalaşma daha az, feodal tahakküm daha fazla. Her bakımdan, daha monolitik bir toplum. Burada modernleşme ancak daha dar bir kadro eliyle yürütülebilir; bu kadronun değerleri ve kültürü de, kitlelerinkinden çok daha kopuk olmak zorundadır. Bu nedenle İran’ın Batıcıları Türkiye’dekilerden daha Batıcı, hatta daha Batılı olabilirler – toplumdan kopuk olma koşuluyla ve zaten bu nedenle.

İki Şahlık hanedan ve çevresinde toplanan yeni oligarşik zümre (bürokratları ve onların güdümündeki iş adamlarıyla) Türkiye’deki Kemalist rejimin de, sonraki çok partili sistemin de, siyasî seçkinleriyle karşılaştırılamayacak kadar güvenilirlik yoksunu ve topluma yabancıydı. Bu koşullarda, modernleşmeci güçlerin belirli bir konjonktürde ele geçirdiği iktidar kendini toplum nezlinde saygıdeğer kılamadı. Musaddık gibi veya “sosyalizm” gibi, yine modernleşmeden çıkan ama bir ölçüde ayrışan alternatiflerin yaşamasına da izin vermedi. Bu durumda, toplumda, kendisiyle geleneksel ideoloji arasında bir şey kalmadı. Böylece kendi ipini çekti.

Gelelim Türkiye’ye ve Türkiye’de bitirelim. Türkiye’nin, Rusya’daki Bolşevikler gibi enternasyonalize olmuş seçkinleri hiçbir zaman olmamıştı. Bolşevikler Batı’yı çok iyi biliyorlardı, aynı zamanda Batı’nın kapitalizmine ve emperyalizmine ölesiye düşmandılar. Türkiye’nin Batıcıları’nın “Batı”sı çok daha az bilinen, çok daha idealize bir şeydi; dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti Batı’ya cephe almadı; tersine, önceki dönemleri Batılılaşmayı ye­terli enerjiyle götürmediği için eleştirerek bunu “muasır medeniyet seviyesi” adı altında birinci hedef haline getirdi. Ama bu da, Türkiye’de Rusya’ya oranla çok daha güçlü olan ve genel koşullardan ötürü fiilen işleme imkânı bulan izolasyonalizme bir tepkiydi. Cumhuriyet intelligentsia’sı o sıralar Batı’da en çok faşizmle ilgiliydi, çünkü kendine en yakın bunu buluyordu. Ama Mustafa Kemal bunun ciddileşmesine imkân tanımamayı başardı. Sonuçta, Ekonomik Buhran gibi dünya etkenlerinin de zoruyla, Cumhuriyet, Mustafa Kemal’in ideallerine göre daha izole bir ülke olarak yeni Dünya Savaşı’nın eşiğine geldi.

Bu dönemde, Modern Türkiye’de Siyasi Düşüncenin ikinci cildinde değindiğim gibi, Türkiye’nin entelektüel hayatına, imparatorluk son döneminin sert çalkantıları arasında yetişmiş, 1890-1905 arasında doğmuş kuşak yön verdi. Bunlar, tam da bir millî devlet kuruluşu sırasında, bir ayakları zorunlu olarak siyasetin içinde olmak üzere, kültürel-akademik-entelektüel hayatta “kurucular” rolü oynadılar. Çoğu, öncü oldukları alanda hâlen de aşılmamış doruklar olarak dururlar. Fuat Köprülü tarih yazımında, Ömer Lütfü Barkan iktisat tarihinde, Hilmi Ziya düşünce tarihinde, Ahmed Hamdi Tanpınar edebiyat tarihçiliğinde bunun örneğidir. Eliçin’in de söylediği gibi, Şevket Süreyya ile Ahmet Hamdi Başar, “millî ekonominin sol ve sağ versiyonlarının ideologları olarak (ve tabii öbür “Kadrocular”) Türk düşüncesinde önemli izler bırakmışlardır. Mehmet İzzet bilimsel sosyolojinin, Besim Darkot coğrafyanın, Arif Müfit Mansel arkeolojinin, Yavuz Abadan siya­set biliminin, Nusret Hızır felsefenin kurucularıdır. Çeşitli sanat alanlarında Nâzım Hikmet, Muhsin Ertuğrul, Mesut Ce­mil, Vasfi Rıza Zobu bu kuşaktandır. Gazetecilik, kültür adamlığı, siyaset alanlarında gezinen Falih Rıfkı, Ruşen Eşref, Mahmut Esat, Hasan Âli, Ahmet Şükrü ve daha niceleri bu kuşaktandır. Cumhuriyetin şansı, otuzlarda Hitler’in Almanya’da adım adım iktidarı elde etme süre­cinde oradan ayrılma gereğini duyan Yahudi, solcu ve liberal parlak akademisyenlerin bir kısmının yolunun buraya düşmesidir. Atatürk bu fırsatı hemen değerlendirmiş (o olmasa kimse bu cesareti göste­remezdi) ve Üniversitenin kuruluşunda onların da bulunmasını sağlamıştı.

Saydığım bu Cumhuriyet aydınları da, Türkiye’de dünyayı en iyi bilen ve izleyen insanlardı. Osmanlı’nın son fırtınaları içinde yetişmeleri ve formasyonlarını edinmelerinin onları başka kuşaklara göre daha fazla uyardığını ve bilediğini tahmin edebiliriz. Aşağı yukarı hepsi milliyetçi olmakla birlikte, onları izleyen kuşakların dar kafalı milliyetçiliğiyle ilgileri yoktu.

Ama kültürü yoğun, ideolojisi gevşek Osmanlı’ya karşı, kültürü zayıf, ideolojisi kuvvetli İttihat ve Terakki geleneği Cumhuriyette ölçüleri belirleyen ilke oldu. Bunun gerektirdiği eğitim de SSCB’de olandan çok farklı değildi. Geçişi belki en iyi özetleyecek iki isim, Osmanlı son döneminin şairi Yahya Kemal’le Cumhuriyetin şairi Behçet Kemal’dir.

Dolayısıyla başlangıçta yolu açan kadronun düşük niceliğine karşılık niteliği yüksekti. Gelgelelim, açılan yoldan gelecek olanların çapı aynı çap değildi. Onun için Cumhuriyet Batılılaşması 1) Kitlelere çok fazla yayılamadı (ama hiç yayılmadı da denmez); 2) dolayısıyla kendi dışından ürken bir kadro hareketinin çemberini kırarak siyasî demokrasiye geçemedi; 3) bu koşullarda kültürel uzanımları da biçimsellikten kurtulamadı. Bu gidiş, Sovyet deneyimine benzer bir yerde son bulabilirdi, ama bütün içindeki bazı öğeler bu benzerliğe engel oldu. Şöyle ki, Sovyetler Birliği, kendi anlayışına göre “sosyalizm” olabilecek en “total” biçimde kurmuştu. Toplumda, devletin denetimi dışında herhangi bir köşe bucak kalmamış ve toplumun en azından “resmî” yüzeyi tam anlamıyla standardize edilmişti. Türkiye’de de benzer anlayışlar ve eğilimler vardı ama nihaî hedefin kapitalizm olmasından ötürü toplumun her köşesi aynı sıkı denetim altına alınamıyordu. Dar kadro devleti de, her düzeyde çoğulluğun potansiyellerini taşıyan Türkiye toplumunda SSCB’deki kadar kusursuz bir standardizasyon sağlayamıyordu. Zaman geçtikçe, sözgelişi sermaye güçlendikçe, devletten bağımsız geçim yolları bulmak daha çok mümkün oldu.

Türkiye’nin Batılılaşma ile kritik yüzleşmesi seksenlerde gerçekleşti. Bu zamana kadar, egemen ideoloji Kemalizmin Batılılaşmacı özelliği hiç tartışılmamıştı. Böyle bir özelliği olduğu da zaten yeterince açıktı. Ancak Türkiye seksenler on yılının kapısını bir askerî darbeyle açtı. O zamandan beri üst üste gelen çeşitli olay­ların gösterdiği gibi bu darbe konjonktürel bir soruna geçici bir çözüm bulmak­tan çok, ülkeye uzun süreli, kalıcı bir biçim vermeyi amaçlamıştı. Bu, darbenin bilinçli amacı olmasa da, yirmi yıl sonra darbeyle gelen düzende herhangi bir cid­di değişim yapılmaması, hem işin buraya vardığını, hem de yapılan işin bir toplumsal temeli olduğunu gösteriyor. 1960’ta da bir darbe olmuş ve o dönemde yapılan anayasa, Türkiye’nin o zamana kadar pek fazla sahip olmadığı bir demokrasiye kapı açmıştı. Ama ülkede 1961’in tartışması hiç bitmedi. Yetmiş darbesindeki değişiklikler de tartışmanın sonunu getiremedi. 1961 Anayasası’nın iğretiliği ile 1982 Anayasası’nın oturmuşluğu, herhalde bir mesaj vermektedir. Ancak, 1982 Anayasası için bir hayli iltifatkâr olan bu mesajın Türkiye için de iltifatkâr olduğunu düşünmek zordur.

12 Eylül’ün anti demokratikliği şüphe götürmez uygulamaları, Soğuk Savaş müttefiki olmanın verdiği bağışıklığa rağmen, özellikle Avrupa’da eleştirilere yol açtı. Bu da, cunta önderinin eleştirileri “yöneltenlerle birlikte, eleştiriye zemin ha-“‘ zırlayan demokrasi konusunun kendisine cephe alınmasını getirdi. Cunta önderi, Komünist Parti’yi yasaklayan rejimimizi eleştiren Batı demokrasisini Faşist Parti’yi yasakladığı için suçlamak gibi davranışlarda bulundu.

On yıla yakın bir zaman önce Arjantin cuntasının konumu ve benimsediği ideolojik tavırlar, Türkiye’deki bu duruma bir paralellik gösterir. Yazının başında söylediğim gibi, nüfusunun ezici çoğunluğu beyaz olan Latin Amerika cumhuri­yetleri için “Batılılaşma” bir hedef değil­di. Ama Avrupa’nın liberal-demokratik siyasî kurumları ve kültürüyle yaşamak hedefti. Yetmişlerdeki cuntacılar da benzer şekilde eleştiriye uğramış ve o zaman gelen eleştirinin zeminini oluşturan liberal-demokratik değerlere savaş açmak durumunda kalmışlardı. Seksenlerde Türkiye’de de aynı şey oldu. Ama Türkiye’de Batı’nın kendisinin de “düşman” ilan edilmesi de, kolay olmaktan öte, kaçınılmazdı. O zamana kadar İslamcı” ve ırkçı-milliyetçi çevrelerde yaygın olan Batı düşmanlığı, böylece resmî söylemin içine taşınmış oldu. O zamandan beri bu ideolojik eğilim de, özellikle Avrupa Birliği tartışmaları çevresinde, şiddetlenerek devam ediyor.

12 Eylül döneminde gerçekleşen bu rota değişikliği, görünüşe göre toplumun ya da seçkinlerinin fazla bilincinde oldukları bir şey değil, ama aslında çok önemli. Bununla, olayın adı konulmaksızın, Kemalizm içinde bir değişiklik yapılmış olduğu da söylenebilir. Gerek 12 Ey­lül’ün sahipleri, gerek o zihniyetin bugünkü sözcüleri, şiddetle Kemalist oldukları için, bu önerme paradoksal görünebilir. Ama fiilî düzeyde gerçekleşen değişim önemli bir değişimdir. Bununla,Mustafa Kemal’in tavrından, Ziya Gökalp’in tavrına geçildiği de söylenebilir.  Kemalizm, Gökalp’in “hars ve medeniyet” ayrımına açık bir eleştiri getirmemiş, ama pratiğiyle onu yok saymıştı. Batının yalnız tankını, topunu ya da oto­mobilini değil, kültürünü de almaktan yanaydı. “Atatürk Devrimleri” olarak bildiğimiz bütün uygulamalar, Gökalp’in getirdiği ayrımın kabul edilmemesi üstü­ne inşa olunmuştur. Ama 12 Eylül’den bu yana Türkiye Mustafa Kemal’in ideallerinden çok Ziya Gökalp’in çizdiği değerler çerçevesinde yaşıyor.

Reklamlar