İnceleme

Artistik Bir Rus

Fatih ÖzgüvenRadikal

Sokurov’un erken filmleri Tarkovski’den izler taşısa da bu iki yönetmen ayrı bünyelerdir.

Sovyetler enkazının altından kazançla çıkan sinemacılardan biri de Alexander Sokurov. Sokurov’un adını genellikle Tarkovski ile birlikte anma alışkanlığı vardır. Oysa Tarkovski, Sokurov’un sanat hayatının başında ona yardımcı olmuşsa da ve Sokurov’un erken filmleri Tarkovski’nin panteizminden izler taşısa da bu iki yönetmen ayrı bünyelerdir.

Sokurov’un ilk, önemli filmi ‘Güneş Tutulması Günleri’ genç bir askerin uzak bir görevdeki ‘Stalker’vari halüsinasyonlarına estetik karşılıklar bulur. (‘Alexandra’da benzer bir konuya dönülecektir, asker anaları açısından.) Batı’da, dolayısıyla bizim kıyılara da uzanan festival çevreninde göz ardı edilmeyecek biçimde beliren ilk Sokurov ise ‘Ana ve Oğul’dur. Yoğun görüntü ve müzik birlikteliğiyle derin bir acıyı tasvire girişen, bu kısa, neredeyse sadece müzik, eli- kulağında- soyut film hakkında Susan Sontag ve Nick Cave’in yazdıkları yönetmeni bir anda ‘hip’ yapmıştı. Adını Tarkovski’yle aynı cümlede anmak da o sıralar anlamlı gelmiş olmalı. Oysa keşiş Tarkovski’nin tersine Sokurov, en geniş anlamıyla sanata, sanat tarihine, ‘sanatlı’ (hatta bezekli) olana meraklıdır. Müziğe, resme, teatral stilizasyona düşkündür… Belki Rus’tan çok Avrupalıdır da; mesela 19. yüzyıl Avrupa romanında kol gezen, Rusları ‘vahşi ve Asyalı’ sayan ‘sivilize’ bakış onu acıtır gibidir . (‘Faust’ta da bolca ‘kaba saba Rus’ vinyetleri göreceksiniz.)

Yönetmenin Hermitage Müzesi’nin hazinelerini gösterişli bir kamerayla gözler önüne serdiği ‘Rus Hazine Sandığı’ festival seyircisine atılmış lezzetli bir lokma ise de asıl Sokurov olmayabilir. Asıl Sokurov, iktidarlarının alacakaranlığındaki Hirohito, Lenin ve Hitler’in son anlarının muazzam bir ayrıntı düşkünlüğüyle sahnelendiği ve bir dizinin parçaları olan üç stilize filmdir. Mutlak iktidarın vardığı mutlak iktidarsızlık, bu filmlerin Sokurov’unda artistik bir şehvet yaratır adeta. Dizinin devamı saydığı ‘Faust’ ise hem benzer hem farklı. ‘Faust’, Sokurov’a en Avrupalı metinlerden birini, J. W. Goethe’nin eserini kurcalama imkânı vermiş. Hem ne kurcalamak; ara ara mezzotint tekniğiyle basılmış gravürler gibi iyice soldurulmuş renkle sepya arasında gezinen, ara ara sessiz film karesi renklendirmelerini, bazen Caspar David tablolarını andıran bir film kanvası. Böyle şeylere dikkat eden biriyseniz ‘Faust’ filminin cereyan ettiği, Alman romantizminin görsel karşılıklarını değişik biçimlerde yaratan (bazen de çarpıtıp bozan) dağ-taş, pınar-göl, köy-ev betimlemelerini, kazların koşuşturup atlı arabaların tangırdadığı görsel alanı sevecekseniz.

Ama asıl dikkat çekici olan, ‘Faust’ta ilk üç filmdeki ‘iktidarın son demleri’ operasının tersyüz edilmiş olması. Sokurov’un görsel olarak nefis ‘Faust’u aynı zamanda her şeyi bilme iktidarının, her şeyin sırrına varma, sömürüp tüketme iştahının en diri ve fütursuz olduğu anın da resmi gibi. Tam bir korku filmi nesnesi olan Mefistofeles’i de rahatça unutabilirsiniz; ‘Faust’da Doktor Faust’tan daha ‘şeytani’ biri yok. Filmin nakış nakış dokunmuş kanvasının son noktasında meş’um doktor sıçrayarak ufka doğru uzaklaştığında, şu sorular belirebilir zihinde; Bu ‘Faust’ sadece soyut bir bilme, sömürme iştahıyla mı ilgili? Doktorun temsil ettiği Aydınlanmacı zihnin genel bir eleştirisi mi? Yoksa Sokurov, ‘Faust’ta Avrupa kültürünün rafine süzgecinden geçirerek 20. yüzyıl macerasının bir cephesi, mesela Sovyet-Rus deneyimi üzerine bir şey de mi söylüyor? ‘Ruh mu, insan bedeninde ben öyle bir şey görmedim’; doktorun filmin daha ilk sahnesindeki teşhisi sanki safha safha yukarıdakiler açısından okunabilir. Ruha fazlaca kafayı takmış zamanlara ironik bir nazar olarak okunmasına ise  (ben şahsen isterdim öyle de olsun) sanki filmin kendi öz dağdağası, artistik şaşaası, ‘operatikliği’ engel.

Reklamlar