Portre İnceleme

Stefan Zweig – Dostoyevski – IV

Tanrı Eziyeti

Tanrı bana bütün hayatım boyunca eziyet etti.”

Dostoyevski

“Bir Tanrı var mı, yok mu?” diye sorar İvan Karamazov o korkunç diyalog sırasında, kendi ruh eşinin, şeytanın üzerine yürüyerek. Baştan çıkarıcı gülümser. Cevap vermek, acılar içindeki bir insanı altında ezildiği en ağır sorudan kurtarmak için acelesi yoktur. “Vahşice bir inatla”, Tanrı’nın var olup olmadığını öğrenme konusunda duyduğu çılgınca arzuyla iblisi sıkıştırır: Ona cevap vermek zorundadır, varoluşun bu en önemli sorusunu yanıtlamalıdır. Ama şeytan sabırsızlığı körükler. “Bilmiyorum,” diye cevap verir umutsuz adama. Sırf insana eziyet etmek için, onun Tanrı’nın varlığı konusundaki sorusunu yanıtsız bırakır, onu Tanrı eziyetiyle baş başa bırakır.

Kendisi de dahil olmak üzere Dostoyevski’nin bütün insanlarının içinde, “Tanrı var mı?” diye soran ve soruyu yanıtsız bırakan bu şeytan vardır. Hepsine de kendine bu acı dolu soruyla eziyet etme yeteneği olan o “yüksek kalp” verilmiştir. “Tanrı’ya inanıyor musunuz?” diye sorar aniden, bir başka insan kılığında şeytan olan Stavrogin, alçakgönüllü Şatov’a. Kızgın bir demir gibi soruyu kalbinin tam ortasına saplar. Şatov bocalar. Titrer, beti benzi atar, çünkü Dostoyevski’nin en namuslu kahramanları bile bu son itiraf karşısında titrer (peki ya o, o nasıl kutsal korkular içinde titremişti karşısında). Şatov, Stavrogin’in giderek artan sıkıştırmalarına dayanamaz ve solgun dudaklarından kaçamak bir yanıt dökülür: “Ben Rusya’ya inanıyorum.” Ve sadece Rusya uğruna Tanrı’nın varlığını kabul eder.

Bu gizli Tanrı Dostoyevski’nin bütün eserlerinde bulunan bir sorundur, içimizdeki Tanrı, dışımızdaki Tanrı ve onun yeniden dirilişi. Gerçek bir Rus olarak, bu milyonlarca insanın yarattığı en büyük ve en önemli Rus olarak kendi tanımıyla bu Tanrı ve ölümsüzlük sorunu “hayatının en önemli” sorunudur. Kahramanlarından hiçbiri bundan kaçamaz: Bu sorun onda eylemlerinin gölgesi olarak gittikçe büyümüştür, bazen onlardan önce, bazen de pişmanlık duygusu halinde arkadan koşarak. Eylemleri ondan kaçamaz, bunu reddetmeyi deneyen tek kişi düşüncenin o muazzam şehidi Ecinniler’deki Kirilov’dur, o Tanrı’yı öldürmek için kendini öldürmek zorundadır – ve bununla, diğerlerinden daha tutkulu bir şekilde onun varlığını ve ondan kaçılamayacağını kanıtlar. Onun konuşmalarına bir bakalım, insanların nasıl Tanrı hakkında konuşmak istemediklerine, ondan nasıl kaçındıklarına ve saptıklarına bakalım: Onlar her zaman en altta, en düşük konuşma seviyesinde, İngiliz romanındaki small talk düzeyinde kalmayı severler, kölelikten, kadınlardan, Sistine Madonna’sından, Avrupa’dan konuşurlar, ama Tanrı sorununun o sonsuz ağırlığı her temada asılı durur ve en sonunda onu sihirli bir şekilde kavranılamazlığına sürükler. Dostoyevski’deki her tartışma Rus düşüncesinde ya da Tanrı düşüncesinde sona erer – ve biz bu iki fikrin onda bir özdeşlik olduğunu görürüz. Rus insanı, Dostoyevski’nin insanları, ne duygularında ne de düşüncelerinde kalabilirler, kaçınılmaz olarak pratikten ve gerçekten soyuta, sonludan sonsuza, ama her seferinde sona doğru hareket etmek zorundadırlar. Bütün sorunların da sonu Tanrı sorunudur. Bu onların fikirlerini çaresiz bir şekilde kendi içine çeken içsel bir girdaptır, etlerinde iltihaplanan ve ruhlarını ateşler içinde bırakan kıymıktır.

Ateşler içinde. Çünkü Tanrı –Dostoyevski’nin Tanrı’sı– bütün huzursuzlukların temel ilkesidir, çünkü o karşıtlıkların ilk babası, aynı zamanda hem evet hem de hayırdır. Eski ustaların resimlerindeki ya da mistiklerin yazılarındaki gibi bulutların üzerindeki yumuşak süzülüş, mutlu bir temaşa değildir – Dostoyevski’nin Tanrı’sı temel karşıtlıkların iki kutbu arasında sıçrayan kıvılcımdır, o bir varlık değil, bir haldir, bir gerilim halidir, duygunun yanıp kül olma sürecidir, o bütün insanları esrime içinde ısıtan ve yakıp kavuran ateştir, alevdir. Onları kendilerinden, sıcak sakin bedenlerinden çıkarıp sonsuzluğa kovalayan kırbaçtır, onları eylemin ve sözün bütün taşkınlıklarına ayartan, onları kusurlarının yakıcı çalılığına atandır. O tıpkı yarattığı insanlar gibi, tıpkı onu yaratan insan gibi, hiçbir gayretin bertaraf edemediği, hiçbir düşüncenin yorgun düşüremediği, hiçbir kurbanın tatmin edemediği doyumsuz bir Tanrı’dır. O ebediyen erişilmez olan, bütün ıstırapların ıstırabıdır ve bu yüzden Dostoyevski’nin göğsünün tam ortasından Kirilov’un çığlığı kopar: “Tanrı bana bütün hayatım boyunca eziyet etti.”

Dostoyevski’nin sırrı budur: Onun Tanrı’ya ihtiyacı vardır, ama onu bulamaz. Bazen ona ait olduğunu sanır ve o anda esrimeye tutulur, inkâr etme ihtiyacı onu yeniden yeryüzüne fırlatır.

Tanrı ihtiyacını ondan daha şiddetli idrak eden olmamıştır. “Tanrı benim için şu yüzden gereklidir,” der bir keresinde, “çünkü o insanın her zaman sevebileceği tek varlıktır.” ve bir başka sefer, “İnsan için, önünde eğitebileceği bir şey bulmaktan daha kesintisiz ve daha acı verici bir korku yoktur.” Bu Tanrı eziyetini altmış yıl çeker ve Tanrı’yı tıpkı acılarının hepsini sevdiği gibi sever, onu her şeyden çok sever, çünkü o bütün acıların en ebedisidir ve acıya olan sevgisi varoluşunun en derin düşüncesi anlamına gelmektedir. Hayatı boyunca ona ulaşabilmek için mücadele etmiş ve inanca “kuru bir ot gibi” susamıştır. Ebediyen parçalanmış olan birliğe kavuşmak ister, ebediyen kovalanan sığınacak bir yer; ebediyen kovulmuşa, tutkunun bütün hızlı akıntılarıyla sel gibi akana bir çıkış, bir huzur, bir deniz gereklidir. Dostoyevski Tanrı’yı böyle hayal eder, bir sükûnet olarak ve onu sadece bir ateş olarak bulur. Kendisi küçücük olmak ister, zekâsından kurtulmak ister, ona karışabilmek için, bir kömürcü gibi inanabilmek ister, “yüz elli kiloluk şişman tüccar karısı” gibi olmak ister, her şeyi bilen, her şeyin bilincinde olan biri olmaktan vazgeçmek ister, inançlı olabilmek için, tıpkı Verlaine gibi yalvarır: “Donnez-moi de la simplicité” (Bana tevazu ver). Beynini duyguda yakmak, Tanrı’daki huzura akmak, hayvan gibi bilinçsiz olmak, onun hayali budur işte. Ah, ona nasıl da uzanıyor, huşu içinde çabalamakta, bağırmakta, onu yakalamak için mantığın zıpkınlarını fırlatmakta, kanıtlamak için en gözü pek tuzakları hazırlamaktadır; tutkusunu bir ok gibi fırlatır onu vurabilmek için, Tanrı’ya olan susuzluk onun aşkıdır, “neredeyse edepsizce bir tutku”dur bu, bir taşkınlıktır.

Peki inanmayı bu kadar fanatikçe istediğine göre, zaten o inançlı biri midir? Dostoyevski hakiki inancın en ikna edici avukatı mıydı, bu Ortodoks bizzat bir Hıristiyanlık şairi miydi? Bazı anlarda kesinlikle: O anlarda titreme nöbetleri adeta sonsuz bir hal alır. Tanrı’ya dört elle sarılır, yeryüzünde bulamadığı ahenk avuçlarının içindedir, kendi yarılmışlığının çarmıhına gerilmiş olan bu adam böyle anlarda, tek kişilik cennetinde yeniden dirilir. Ama işte: İçindeki bir şey hâlâ uyanıktır ve bu ruh yangınında eriyip gitmemektedir. Dünya dışı bir sarhoşluk içinde tümüyle çözülüp gitmiş gibi görünürken, o zalim analitik zihin güvensiz bir şekilde tetikte beklemekte ve içine atlamak istediği denizi ölçmektedir. O acımasız eş, kendinin diğer yarısı, kişiliğin teslim olmasına karşı çıkmaktadır. Tanrı sorununda açılıp bir uçuruma dönüşür o şifa bulmaz yarık; bu yarık, bu çatlak hepimizde doğuştan vardır, ama şimdiye kadar hiçbir dünyalıda Dostoyevski’nin uçurumu kadar açılmamıştır. O tek bir ruhta tüm insanların en inanç-lısı ve en amansız ateistidir; anlattığı insanlarda her iki biçimin de en geniş olanaklarını aynı derecede inandırıcı olarak göstermiştir (kendini ikna etmeksizin, kendisi bir karara varmaksızın), tevazu, teslim olma, bir toz zerreciği olarak Tanrı’da yitip gitme ve diğer tarafta o büyük müfrit, bizzat Tanrı olma isteği: “Tanrı’nın varlığını idrak etmek ve aynı zamanda insanın Tanrı olmadığını idrak etmek insanı intihara götürecek bir saçmalık olurdu.” Onun kalbi ise her ikisinde birdendir, hem Tanrı’nın hizmetkârında, hem de onu inkâr edende, hem Alyoşa’da, hem de İvan Karamazov’dadır. Eserlerindeki bitmek bilmez dini meclislerinde kendisi bir karara varmaz, hem inananların, hem de inkârcıların yanındadır. Onun inancı evetle hayır arasında, dünyanın her iki kutbu arasında gidip gelen yakıcı bir akımdır. Dostoyevski Tanrı’nın önünde de birlikten dışlanmışların en büyüğü olarak kalır.

Böylece tekrar tekrar aşağı yuvarlanan kayayı ebediyen bilgi tepesine çıkarmaya çalışan Sisyphos olarak kalır. Asla erişemediği Tanrı’ya ebediyen ulaşmaya çalışan biri olarak. Ama sakın yanılmayalım: Dostoyevski aslında inancı telkin eden o büyük vaiz değil midir? Eserlerinde, orglarla çalınan o büyük ilahi eşliğinde Tanrı’ya doğru ilerlemiyor mu? Bütün politik ve edebi yazıları açıkça, diktatörce, kesin bir şekilde onun gerekliliğine, onun varlığına şahitlik etmiyor mu, hakiki inancı buyurmuyor mu, ateizmi en ağır suç olarak bir kenara atmıyor mu? Ama burada istenci hakikatle, inancı inanç postulatıyla karıştırmamak gerekir. Dostoyevski, o ebedi gidiş gelişin yazarı, o ete kemiğe bürünmüş karşıtlık, inancı gereklilik olarak telkin etmiyor, onu başkalarına kendi inandığından daha içten bir şekilde telkin ediyor (sürekli, kesin, huzurlu, güvenli bir inanç anlamında, en yüce görev olarak “nura kavuşmuş coşkunluk” anlamında).

photos-of-moscow-before-the-revolution-3

Sibirya’dan bir kadına şöyle yazıyor: “Size kendim hakkında şunu söylemek istiyorum ki, ben bu zamanın çocuğu değilim, inançsızlığın ve şüphenin çocuğuyum ben ve muhtemelen, hatta bundan eminim, hayatımın sonuna kadar böyle kalacağım, inanca olan özlemim bana ne kadar ıstırap verdi ve hâlâ vermekte, ki ben inancın aleyhine ne kadar çok kanıt bulursam özlemim de o oranda artıyor.”

Hiçbir zaman bundan daha net söylememiştir: İnançsızlık içinde inancın hasretini çekiyor. İşte burada Dostoyevski’nin değerler konusunda yaptığı o yüce değişimlerden biri var: İnanmadığı ve inançsızlığın ıstırabını da bildiği için, kendi sözleriyle, bu acıyı kendisi için sevdiğinden ve başkalarına karşı merhamet duyduğundan – işte bu nedenle insanlara kendi inanmadığı Tanrı’ya inanmalarını vaaz ediyor. Kendisi Tanrı ıstırabı çekerken Tanrı mutluluğuna erişmiş bir insanlık istiyor, inançsızlığın acısı içinde mutlu inananlar istiyor. İnançsızlığının çarmıhına çivilenmiş, halka Ortodoksluğu telkin ediyor, kendi idrakine tecavüz ediyor, çünkü onun parçaladığını ve yaktığını biliyor ve insanları mutlu edecek yalanı, kesin ve körü körüne bir köylü inancını vaaz ediyor. Kendisi “bir hardal tanesi kadar inanmadığı” halde, Tanrı’ya başkaldırmış olduğu halde ve bizzat gururla, “ateizmi Avrupa’da hiç kimsenin bu kadar güçlü ifade edemediğini” söylediği halde insanlardan papazlığa itaat etmelerini talep ediyor. İnsanları hiç kimsenin olmadığı kadar kendi teninde hissettiği Tanrı ıstırabından koruyabilmek için Tanrı sevgisini telkin ediyor. Çünkü biliyor ki: “Sallantıda olmak, inancın tedirginliği – bu vicdanı olan insanlar için öylesine ıstırap doludur ki, kendilerini assalar daha iyi ederler.” Kendisi de bundan kaçamamıştır, bir kurban olarak şüpheyi kendi üzerine almıştır. Ama sonsuz bir sevgiyle sevdiği insanlığı bundan korumak ister, kendi büyük engizisyonu gibi insanlığı vicdan azabından kurtarmak ister ve onları otoritenin ölü ritmiyle beşik gibi sallamak ister. Böylece, kibirli bir şekilde kendi bilgisinin hakikiliğini ilan etmek yerine, bir inancın alçakgönüllü yalanını söyler. Dini problemi ulusal düzeye iter ve orada da fanatikçe ilahi olanı savunur. Tanrı’nın en sadık hizmetçisi gibi, hayatının en samimi itirafını yaptığı bölümde soruyu şöyle yanıtlar: “Tanrı’ya inanıyor musunuz?” – “Ben Rusya’ya inanıyorum.”

Çünkü bu onun kaçışı, sığınağı, kurtuluşudur: Burada artık sözünde bir çatlak yoktur, artık dogmalaşmıştır. Tanrı ona karşı suskun kalmıştır: Böylece Dostoyev-ski kendisiyle vicdanı arasında bizzat İsa olmayı, yeni bir insanlığın yeni müjdecisi olmayı, Rusya’nın İsa’sı olmayı başarmıştır. O muazzam inanma gereksinimini gerçeklikten, zamandan alıp belirsiz bir şeye karşı tutmuştur –çünkü bu ölçüsüz adam kendini sadece bir belirsizliğe, bir sınırsızlığa adayabilirdi– o muazzam Rusya fikrine, inancının bütün taşkınlığıyla doldurduğu bu söze. Bir başka Johannes olarak, bizzat görmediği halde bu yeni İsa’yı müjdeler. Ama onun adına, Rusya adına tüm dünyaya seslenir.

Onun bu Mesih’çe yazıları –bunlar politik yazılar ve Karamazov Kardeşler’in bazı bölümleridir– oldukça müphemdir. Bu yeni İsa çehresi muğlak bir şekilde belirir bu yazılarda, bu yeni kurtuluş ve evrensel barış: Sert hatları, gergin çizgileriyle bir Bizans çehresi. İsten kapkara olmuş eski ikonlar gibi dimdik bakmaktadır bize bu yabancı ve sert gözler; ateş, sonsuz bir ateş vardır içlerinde, ama aynı zamanda nefret ve sertlik de. Biz Avrupalılara, biz kayıp putperestlere bu Rus kurtuluş mesajını bildirirken Dostoyevski’nin kendisi de korkunçtur. Kızgın, fanatik bir ortaçağ rahibi, elinde kırbaç gibi bir Bizans ikonu, işte böyle durur bu politikacı, bu dinsel fanatik karşımızda. Bir hezeyan içinde, mistik kramplara yakalanmış gibi anlatır öğretisini, yumuşak bir vaaz biçiminde değil, şeytani öfke krizleri içinde boşaltır o taşkın tutkusunu. Her itirazı topuzla yere serer, hummalı, kibirli bir şekilde, nefret kıvılcımları saçarak saldırır zamanın kürsülerine. Ağzı köpükler içindedir ve titreyen elleriyle şeytan çıkarma duaları serpmektedir dünyamızın üzerine.

Çılgın bir put kırıcı gibi Avrupa kültürünün kutsal yerlerine saldırır. Bu yeni Rus İsa’sına yol açmak için ideallerimizin üzerinde tepinir. O Moskof hoşgörüsüzlüğü taşma noktasına kadar kabarır. Avrupa, o da ne? Bir kilise avlusu, belki değerli birkaç da mezar, ama şimdi tembellikten kokuyor, yeni fideler için gübre bile değil. Bunlar sadece Rus topraklarında yeşerir. Fransızlar – burunları havada züppeler, Almanlar – sucuk üretmekten başka bir şey bilmeyen düşük bir halk, İngilizler – akıl hırdavatçıları, Yahudiler – kokuşmuş kibirliler. Katoliklik – bir şeytan öğretisi, İsa’yla alay etme, Protestanlık – mantıklı bir devlet dini, hepsi de tek hakiki Tanrı inancının, Rus Kilisesi’nin karikatürleri. Papa – Papalık tacı altındaki şeytan, şehirlerimiz – Babil, kıyametin o büyük fahişesi, bilimimiz – kibirli bir yanılgı, demokrasi – yumuşak beyinlerin ince çatlakları, devrim – delilerin dağınık alçaklığı, pasifizim – kocakarı lafları. Avrupa’nın bütün fikirleri yaprakları dökülmüş, solmuş bir çiçek demetidir artık, gübre çukuruna atmanın zamanı gelmiştir. Sadece Rus fikri tek hakiki, tek büyük, tek doğru fikirdir. Bir amok koşucusu gibi delice koşmakta, her türlü direnci hançerle yere sermektedir, “Biz sizi anlıyoruz, ama siz bizi anlamıyorsunuz.” – Bunu der demez bütün tartışmalar kanlar içinde yere yıkılır. “Biz Ruslar her şeyi anlarız, sınırlı olan sizlersiniz,” diye haykırır. Yalnız Rusya doğrudur ve Rusya’daki her şey, çar ve kırbaç, papaz ve köylü, troyka ve ikon, hepsi doğrudur ve bunlar ne kadar Avrupalı değilse, ne kadar Asyalı değilse, ne kadar Moğol, ne kadar Tatar değilse o oranda doğrudur, ne kadar tutucu, geriye dönük, durağan, ruhsuz, Bizans-lı değilse o oranda doğrudur. Ah, ne kadar da sinirlidir burada bu her şeyi abartan adam! “Asyalı olalım, Sarmate olalım,” diye feryat eder. “Petersburg’dan, Avrupalı olandan Moskova’ya geri dönelim, oradan Sibirya’ya geçelim, yeni Rusya Tanrı’nın Üçüncü Saltanatı’nın ta kendisidir.” Bu Tanrı’yla sarhoş olmuş ortaçağ rahibi tartışma kabul etmez. Kahrolsun akıl! Rusya itirazsız kabul edilmesi gereken dogmadır. “Rusya akılla değil inanç-la anlaşılabilir.” Onun önünde eğilmeyen kim varsa düşmandır, Deccal’dır: Ona haçlı savaşı açalım! Tiz savaş boruları çalmaktadır Dostoyevski. Avusturya ayaklar altında ezilmelidir. İstanbul’daki Ayasofya’nın hilali kopartılmalıdır, Almanya aşağılanmalı, İngiltere yenilmelidir – Emperyalizm kibri rahip elbisesine bürünmüş bağırmaktadır: Dieu le veut (Tanrı böyle istiyor.) Tanrı’nın Saltanatı adına tüm dünyayı Rusya’ya katmak. O halde Rusya İsa’dır, yeni kurtarıcıdır ve bizler putperestleriz. Günahlarımızın ateşinden biz atılmışları kimse kurtaramaz: Biz Rus olmamakla ilk günahı işledik. Bizim dünyamızın bu Üçüncü Saltanat’ta yeri yoktur: Önce Avrupa dünyamız Rusya’nın dünya imparatorluğu içinde erimelidir, ancak ondan sonra kurtarılabilir. Kelimesi kelimesine söylüyor: “Herkes önce Rus olmalıdır.” Yeni dünya ancak ondan sonra başlayacaktır. Rusya Tanrı’nın halkıdır: Önce kılıçla dünyayı ele geçirmelidir, ancak ondan sonra söyleyecektir insanlığa “son sözünü”. Dostoyevski’ye göre bu son söz: Uzlaşmadır. Ona göre Rus dehası her şeyi anlamaya, bütün karşıtlıkları çözmeye kadirdir. Rus her şeyi anlar ve bu nedenle de en yüce anlamıyla hoşgörülüdür. Onun devleti, geleceğin devleti Kilise olacaktır, kardeşçe bir toplum biçiminde, birbirine boyun eğmenin değil, birbirine karışmanın toplumu olacaktır. Bu sanki o savaşın (başlangıcı Dostoyevski’nin fikirlerinden, sonu ise Tolstoy’un fikirlerinden beslenen savaşın) hazırlığıdır. Dostoyevski şöyle der: “Biz kişiliklerin farklı ulusal kimliklerin bastırılması yoluyla serpilip büyümeyeceğini, bunun tam tersine bütün ulusların en özgür ve bağımsız şekilde gelişmelerini sağlayacağımızı ve kardeşçe bir birlik içinde bunu yapmaya çalışacağımızı tüm dünyaya açıklayan ilk millet olacağız.” Bu sözler Lenin ve Troçki’yi, ama aynı zamanda bütün karşıtlıkların gerilmesinin ebedi avukatı olarak böylesine tutkuyla nitelediği savaşı da haber veriyordu. Hedef olarak evrensel uzlaşma, ama bunun tek yolu olarak da Rusya – “yeryüzü doğudan yaratılacaktır.” Ural dağlarının üstünde ebedi ışık ve sade bir halk yükselecek, bilen zihin değil, Avrupa kültürü değil, sonra da yeryüzünün karanlık sırlarına bağlı güçleriyle dünyamızı kurtaracaktır. Güç yerini coşkulu bir sevgiye bırakacak, kişilik çatışmaları yerini ortak insanlık duygusuna bırakacak, Rus İsa’sı evrensel uzlaşmayı getirecek, karşıtlıkları ortadan kaldıracaktır. Kaplanla kuzu ve geyikle aslan yan yana dolaşacak – Tanrı’nın saltanatından, dünyaya hâkim Rusya’dan söz ederken Dostoyevski’nin sesi nasıl da titriyor, kendisi inancın esrikliği içinde nasıl da titriyor, ne kadar da olağanüstü biridir o, o bütün gerçekleri en iyi bilen adam, Mesih hayalleri kurarken. Zira Rusya sözcüğüne, Rusya fikrine sığdırmayı hayal ediyordu Dostoyevski bu Hıristiyanlık rüyasını, karşıtlıkları uzlaştırma fikrini, ki Dostoyev-ski bu fikri hayatında, sanatta ve hatta bizzat Tanrı’da altmış yıl boyunca beyhude aramıştır. Ama bu Rusya hangisiydi: Gerçek olan mı, mistik olan mı, yoksa politik ya da kehanet olan mı? Dostoyevski’de hep olduğu gibi: Her ikisi birden. Onu tutkulu bir mantıkla talep etmek ve bir dogmayla temellendirmek beyhude. Dostoyevski’nin bu mesihçe yazılarında, politik ve edebi eserlerinde bu kavramlar deli gibi ortalıkta uçuşuyor. Rusya kâh İsa, kâh Tanrı, kâh Büyük Petro’nun imparatorluğu, kâh yeni Roma, ruhun ve kuvvetin birleşmesi, Papalık tacı ve krallık tacıdır; başkenti kâh Moskova, kâh istanbul, kâh Kudüs’tür. En alçakgönüllü evrensel idealler iktidar hırsıyla dolu panslavist fethetme arzularıyla, şaşırtıcı bir isabetle yapılan politik tahminler fantastik ve kıyametimsi öngörülerle yer değiştirir durur. Bazen Rusya kavramını dar bir politik alana kovalar, bazen hızla sınırsız yükseklere çıkarır – sanat eserlerinde olduğu gibi burada da su ve ateşin, gerçekçilik ve fantastiğin cızırtılı karışımı açığa çıkmaktadır. Onun içinde şeytani olan, o her şeyi abartan şey romanlarında normal olarak ölçülü kalmaya zorlanmıştır, ama burada Pythia[16] gibi nöbetler içinde tüm varlığıyla yaşar: Kor halindeki tutkusunun bütün hararetiyle Rusya’yı dünyanın kurtuluşu olarak vaaz eder, insanlığı mutlu edecek tek şey olarak. Bir dünya fikri olarak bir ulus fikri hiçbir zaman Avrupa’ya karşı Dostoyevski’nin kitaplarındaki Rusya fikrinden daha kibirli, daha dâhiyane, daha prestijli, daha ayartıcı, daha sarhoş edici, daha coşkun bir şekilde ilan edilmemiştir. Kendi ırkının fanatiği, bu coşkulu ve amansız rahip, bu kibirli hicivci, hakiki olmayan inançlı kişi, başlangıçta o büyük siluetin inorganik bir yumrusu gibi görünüyor. Ama tam da bu, Dostoyevski’nin kişiliğindeki birliği sağlamak için gereklidir. Dostoyevski’de herhangi bir fenomeni anlamadığımız zaman onun neden orada olduğunun nedenlerini karşıtlıkta aramak zorundayız. Unutmayalım: Dostoyevski her zaman bir evet ve hayır, kendi kendini alçaltma ve yüceltme, son raddeye vardırılmış bir karşıtlıktır. Bu abartılı kibir de sadece abartılı bir alçakgönüllülüğün yansımasıdır, ondaki aşırı halk bilinci sadece aşırı yüklenmiş kişisel hiçlik duygusunun karşıt duygusudur. Kendini adeta kendi eliyle iki parçaya ayırıyor: Gurura ve alçakgönüllülüğe. Kendi kişiliğini aşağılıyor: Yirmi ciltlik eserinde tek bir kibir, gurur, kendini beğenmişlik sözcüğü var mı bakın! Sadece kendini küçültme görebilirsiniz orada, tiksinti, suçlama, aşağılama. Gurur adına sahip olduğu her şeyi ırkıyla, kendi ulusuyla ilgili fikrinde yoğunlaştırıyor. Dış dünyadan yalıtılmış şahsiyetine ait her şeyi yok ediyor, şahsi olmayan her şeyi, Ruslara, insanlığa dair her şeyi ilahlaştırıyor. Tanrı’ya olan inançsızlıktan Tanrı’yı vaaz eden birine dönüşüyor, kendine olan inançsızlığından ulusunun ve insanlığın sözcüsü oluyor. Düşünce alanında da kendini çarmıha geren bir kurbandır o, düşünceyi kurtarmak için.

Onun büyük sırrı şudur: Karşıtlık yoluyla verimli hale gelmek. Bütün dünyayı kavrayabilmek için onu sonsuza kadar germek ve ardından da içinden fışkıran gücü geleceğe yöneltmek. Diğer yazarlar ideallerini gerçekleştirmek için normal olarak kişiliklerini güçlendirirler, kendi kendilerini oluştururlar, arıtırlar, aydınlatırlar, iyileştirirler, yüceltirler, bunu da müstakbel insanı belirli ölçülerde kendilerinin değişik bir imajı olarak gördükleri için yaparlar. Karşıtlık insanı, yaratıcı düalist kendi idealini, Tanrı’sını kendi antitezi sayesinde oluşturuyor: Kendini alçaltıyor, yaşayan insanın bir negatifi haline getiriyor. O sadece yeni biçimin kalıba döküleceği kil, balçık olmak istiyor, sol tarafı gelecekteki resmin sağ tarafına tekabül ediyor, kendi çukurlarına bir yükseklik, şüphesine bir inanç, ikiye ayrılmış haline bir birlik tekabül ediyor. “Diğerleri mutlu olacaksa ben yok olup gidebilirim.” Kahramanı Staretz’in bu sözünü zihninde dönüştürüyor. Gelecekte insanlar yeniden dirilebilsin diye kendini yok ediyor.

Bu nedenle Dostoyevski’nin ideali şudur: Olmadığı gibi olmak. Hissetmediği gibi hissetmek. Düşünmediği gibi düşünmek. Yaşamadığı gibi yaşamak. En küçük detayına kadar, adım adım onun kendi biçiminin karşısına yerleştirilir yeni insan, kendi varlığının her gölgesinden bir ışık oluşturulur, her karanlıktan bir parıltı elde edilir. Kendine karşı hayırdan, yeni insana tutkulu bir evet yaratır. Kendi kendini yargılamanın bu benzersiz ve ahlaki biçimi gelecekteki varlık lehine kendi bedenine kadar ilerler, ben-insanın evrensel-insan lehinde yok edilişidir bu. Onun resmini, fotoğraflarını, ölüm maskesini alıp kendi idealini biçimlendirdiği o insanın resminin yanma koyalım: Alyoşa Karamazov’un yanına, Staretz Zosima’nın yanına, Mişkin’in yanına, tasarladığı Rus İsa’sının, kurtarıcının bu üç taslağının yanına. En küçük ayrıntısına kadar her çizgi onun kendi karşıtını, kendi tersini söyleyecektir. Dostoyevski’nin yüzü kasvetlidir, sırlar ve karanlıklarla doludur, diğer çehre neşeli, huzurlu ve aydınlıktır, kendi sesi çatlak ve kesik kesik, diğerlerininki yumuşak ve akıcı. Kendi saçları karmakarışık ve koyu renkli, kendi gözleri derin ve tedirgin – diğer çehre ise parlaktır, yumuşak saçlarla çevrilidir, tedirginliğin zerresi olmayan gözler ışıl ışıl ve korkusuzdur. Onun dimdik baktığını ve bakışlarının çocukların tatlı gülümsemesine sahip olduğunu açık ve net bir biçimde söyler. Kendi dudakları ince alayın ve tutkunun derin çizgileriyle çevrilidir, gülmek nedir bilmezler. Alyoşa ve Zosima’nın bembeyaz dişlerinin göründüğü kendinden emin parlayan gülümsemeleri vardır. Adım adım kendi görüntüsünü gelecekteki yeni biçimin negatifi olarak koyar. Kendi çehresi zincire vurulmuş bir insanın, bütün tutkuların hizmetkârı olan birinin çehresidir, düşünceleri yükü altında ezilmiştir, diğerlerininki ise içsel özgürlüğü ifade eder, serbestliği, havada süzülmeyi. Onunki parçalanmışlık, düalizm, diğerlerininki ise ahenk ve birliktir. O içine dönük ben-insan, diğerleri bütün varlıklarıyla Tanrı’ya akan evrensel-insandır.

Kendi kendini yok etmek yoluyla böyle ahlaki bir ideal yaratmak, daha önce zihnin ve geleneğin bütün alanlarında hiç bu kadar mükemmel olmamıştır. Kendi kendini yargılama yoluyla, adeta varlığının damarlarını keserek kendi kanıyla gelecekteki insanın resmini çizmiştir. O henüz tutkulu, buhranlı, kısa kaplan sıçrayışlarının insanıdır, onun coşkusu duyuların ya da sinirlerin patlamasından oluşan bir alevdir, diğerleri ise yumuşak, ama sürekli hareket halinde saf kordur. Onların esrimenin çılgın sıçrayışlarından daha uzaklara ulaşabilen sakin bir devamlılıkları vardır, onlarda gülünç olmaktan korkmayan gerçek bir tevazu vardır, onlar onun gibi ebediyen aşağılanmış ve hor görülmüş, frenlenmiş ve bastırılmış değildir. Onlar herkesle konuşabilirler ve herkes onların huzurunda sükûnet bulur, rencide etme ya da rencide edilme korkusunun ebedi histerisi yoktur onlarda, her adımda soru dolu gözlerle çevrelerine bakınmazlar. Tanrı artık onlara eziyet etmiyor, onları rahatlatıyor. Her şeyi biliyorlar ve her şeyi bildikleri için de her şeyi anlıyorlar, kimseyi yargılamıyorlar ve mahkûm etmiyorlar, bir şeyler üzerine kafa patlatmıyorlar, bilakis minnettar bir şekilde inanıyorlar. Tuhaf: O ebedi tedirgin, bu rahat, aydınlık insanlarda yaşamın en yüksek biçimini görüyor, ikiye ayrılmış bu insanın nihai ideali birliktir, bu baş kaldıran adam boyun eğmeyi özlüyor. Onun Tanrı azabı diğerlerinde Tanrı hazzına dönüşmüştür, şüphesi kendinden eminliğe, histerisi sağlığa, acısı her şeyi kapsayan bir mutluluğa dönüş-müştür. Son ve en güzel varoluş onun, o bilinçli ve fazla bilinçli adamın hiç tanımadığı bir şeydir ve bu nedenle insan için en yüce şey olarak gördükleri şunlardır: Nahiflik, çocukça bir kalp, yumuşak, kendiliğinden bir neşe.

O en sevdiği insanlar nasıl yürüyor bir bakın: Dudaklarında yumuşak bir gülümseme vardır, her şeyi bilmektedirler, ama gururlu değillerdir, hayatın gizeminde ateşli bir uçurum değildir, tersine, sarındıkları mavi bir gökyüzüdür. Onlar varoluşun en temel düşmanlarını, “korku ve acıyı” yenmişlerdir ve bu nedenle şeyler arasındaki sonsuz kardeşlik içinde tanrısal mutluluğu bulmuşlardır, ben’lerinden kurtulmuşlardır. Yeryüzü çocuklarının en büyük mutluluğu bireyselliğini yitirmektir – böylece en büyük bireyci Goethe’nin bilgeliğini en büyük inanç haline getirmiştir. Zihnin tarihinde, bir insan içinde meydana gelen ahlaki bir kendini yok edişin, karşıtlıklardan böylesine verimli bir ideal yaratmanın benzer bir örneği yoktur. Kendi kendinin şehidi olarak Dostoyevski kendini çarmıha germiştir: İnancı kanıtlamak için bilgisini, sanat yoluyla yeni insanı yaratabilmek için bedenini, umumiyet uğruna kendi benliğini. Daha mutlu, daha iyi bir insanlık doğabilsin diye kendi batışını hazırlamıştır, diğerlerinin mutluluğu uğruna bütün acıları üzerine almıştır. Altmış yıl boyunca kendini içindeki karşıtlıkların geniş aralığına germiş, varlığının bütün derinliklerine gömülmüştür ki Tanrı’yı ve böylece de hayatın anlamını bulabilsin. Bir yığın bilgiyi yeni bir insanlık için feda etmiştir ve bu yeni insanlığa en derin sırrını, en son formülünü, en unutulmaz sözünü söylemiştir: “Hayatı hayatın anlamından daha çok sevin

– Son –

Reklamlar