İnceleme

Kurtuluşun Yadsınması- İvan Karamazov

Albert Camus – Başkaldıran İnsan

Romantik başkaldırı, bireyi ve kötülüğü göklere çıkardığına göre, insanlardan yana değil, yalnızca kendi kendinden yana çıkıyor demektir. Züppelik, hangi türden olursa olsun, Tanrı’ya göre bir züppeliktir her zaman. Birey, yaratık olarak, yaratıcıya karşıt olamaz. Bir tür karanlık cilveleşmeye girişeceği bir tanrıya gereksinimi vardır. Armand Hoog18, Nietzschemsi iklimlerine karşın, bu yapıtlarda daha Tanrı’nın ölmediğini söylemekte haklıdır. Bağıra çağıra Cehennem’e yollanmak istemek bile, Tanrı’ya oynanan iyi bir oyundan başka bir şey değildir. Dostoyevski ile, tersine başkaldırının betimlemesinde bir adım daha atılacaktır. İvan Karamazov insanlardan yana çıkar ve onların suçsuzlukları üzerinde durur. Üzerlerine çöken ölüm cezasının haksız olduğunu söyler. Hiç değilse ilk çıkışında, kötülüğü savunmak şöyle dursun, Tanrı’dan üstün tuttuğu adaleti savunur. Demek ki, büsbütün yadsımaz Tanrı’nın varlığını. Bir aktöre değeri adına çürütür onu. Romantik başkaldırmışın istediği Tanrı’yla eşit eşite konuşmaktı. Kötülük kötülüğe karşılık verir o zaman, kibir de zulme. Örneğin Vigny’nin ülküsü susmaya susmayla karşılık vermektir. Burada Tanrı düzeyine yükselmek söz konusu kuşkusuz ama bu kadarı bile kutsala saldırı demektir. Ne var ki, Tanrı’nın egemenliğini de, yerini de yadsımak düşünülmemektedir. Her kutsala-saldırma enikonu bir kutsala katılma olduğuna göre, bu saldırma bir selamlamadır.

İvan’la, ses değişir. Tanrı da yargılanır artık, hem de yukarıdan. Kötülük Tanrı’nın yaratımı için zorunluysa, bu yaratım onaylanamaz. İvan bu anlaşılmaz Tanrı’ya bağlanmayacaktır artık, adına adalet denilen, daha yüce bir ilkeye dayanacaktır. Başkaldırının temel girişimini başlatır: yargılama ülkesinin yerini adalet ülkesine vermek. Böylelikle, Hıristiyanlığa karşı da saldırıya girişir. Romantik başkaldırmışlar, bir kin ilkesi saydıkları Tanrı’yla bağlarını koparıyorlardı. İvan’sa açıktan açığa gizlemi, dolayısıyla aşk ilkesi olarak Tanrı’yı yadsır. Marta’ya, on saat çalıştırılan işçilere yapılan adaletsizliği ancak aşk onaylattırır bize, çocukların doğrulanmaz ölümünü de yine o onaylattırabilir. “Çocukların acısı gerçeğe erilmesi için zorunlu acılar toplamını tamamlamaya yarıyorsa, bundan böyle bu gerçeğin bu pahaya değmediğini söyleyeceğim,” der İvan. Hıristiyanlığın acı ile gerçek arasına soktuğu derin bağımlılığı yadsır. İvan’ın en derin haykırışı, başkaldırmışın ayakları dibinde en altüst edici uçurumları açan haykırış, öyle de olsa’dır. “Haksız da olsam, sürerdi kızgınlığım.” Tanrı var olsa da gizlem gerçeği kaplasa da, Strareç Zosima haklı olsa da İvan bu gerçeğin kötülükle, acıyla ödenmesini, suçsuzun ölüm cezasına çarptırılmasını onaylamayacaktı demektir bu. İvan dinsel kurtuluşun yadsınmasını cisimleştirir. İnanç ölümsüz yaşama götürür. Ama gizlemin ve kötülüğün benimsenmesini, haksızlığa boyun eğilmesini de gerektirir. Öyleyse çocukların acı çekmesi dolayısıyla inanca varamayan kişi, ölümsüz yaşama kavuşamayacaktır. Ölümsüz yaşam var olsa bile, İvan bu koşullar altında yadsırdı onu. O bu pazarlığı teper. Ancak koşulsuz olarak benimseyebilirdi tanrısal bağışlamayı. Bunun için, koşullarını kendisi koyar. Başkaldırı her şeyi ister ya da hiçbir şeyi. “Dünyanın bütün bilimleri çocukların gözyaşlarına değmez.” İvan gerçek yoktur demez. Bir gerçek varsa, bunun ancak benimsenmez bir gerçek olabileceğini söyler. Neden? Adaletsizdir de ondan. Adaletin gerçekle savaşı ilk burada başlamıştır, bir daha da durmayacaktır. İvan, yalnız, dolayısıyla aktöreci olarak, doğaötesi bir tür donkişotlukla yetinecektir. Ama beş on yıl daha geçince, uçsuz bucaksız bir siyasal kundakçılık, adaleti gerçek yapmaya çalışacaktır.

Üstelik, İvan tek başına kurtulmanın yadsınmasını da cisimleştirir. Cehennemliklere bağlılık duyar ve onlar yüzünden Cennet’i teper. Gerçekten de, inansaydı, kurtulabilirdi ama başkaları cehennemlik olurdu. Acı sürüp giderdi. Gerçek acımanın acısını çeken kişi için kurtuluş yoktur. İvan, adaletsizlik ve ayrıcalığın yadsındığı gibi, inancı iki yandan yadsımakla Tanrı’yı haksız çıkarmasını sürdürecektir. Bir adım daha attık mı ya hep ya hiç’ten ya herkes ya hiç kimse’ye geçeriz.Bu karar ve bu kararın gerektirdiği tutum, romantiklere yeterdi. Ama İvan, züppeliğe kapılmakla birlikte, evetle hayır arasında allak bullak olmuş durumda, sorunlarını gerçekten yaşar.19 Bu andan sonra tutarlılığa ulaşır. Ölümsüzlüğü tepince ne kalır kendisine? İlkel yanıyla yaşam. Yaşamın anlamı silindikten sonra da yaşam kalır. “Mantığa karşın yaşıyorum,” der İvan. Sonra da “Yaşama inancım kalmasa da, sevilen kadından, evrenin düzeninden kuşku duysam da, her şeyin cehennemsi ve lanetli bir kargaşadan başka bir şey olmadığına inansam da yaşardım yine,” der. İvan yaşayacaktır, sevecektir de, “neden olduğunu bilmeden”. Ama yaşamak, davranmaktır da. Ne adına? Ölümsüzlük yoksa, ne ödül vardır ne ceza, ne iyi vardır ne kötü. “Ölümsüzlük olmayan yerde erdem yoktur.” Sonra da şunları söyler: “Yalnız acının bulunduğunu, kimsenin suçlu olmadığını, her şeyin birbirine bağlandığını, her şeyin geçtiğini, her şeyin dengelendiğini biliyorum.” Ama erdem yoksa, yasa da yok demektir: “Her şeye izin vardır.”

Öyle vahşicesine arılıktan yana çıkan, bir çocuğun acısı karşısında titreyen, geyiğin aslanın yanında uyuduğunu, kurbanın katili kucakladığını “gözleriyle görmek” isteyen adam, Tanrı’nın tutarlılığını yadsıyıp da kendi öz kuralını bulmaya çalışmaya başladıktan sonra, öldürmenin yasallığını benimser.

Çağdaş yoksayıcılığın tarihi bu “her şeye izin vardır”la gerçekten başlar. Romantik başkaldırı bu denli ileri gitmiyordu. Her şeye izin olmadığını ama kendilerinin pervasız olduklarını, yasaklanmışı da yaptıklarını söylemekle yetiniyorlardı. Oysa, Karamazovlarla öfke mantığı başkaldırıyı kendi kendisiyle karşı karşıya getirecek, onu umutsuz bir çelişki içine atacaktır. Temel ayrım şuradadır: Romantikler iyilik yapmaya da izinli görürler kendilerini, oysa İvan tutarlılığını yitirmemek için kötülük yapmaya çalışacaktır. İyi olma serbestliğini tanımayacaktır kendine. Yalnız umutsuzluk ve yadsıma değildir yoksayıcılık, umudu kesme ve yadsıma istemidir her şeyden önce. Öyle vahşicesine arılıktan yana çıkan, bir çocuğun acısı karşısında titreyen, geyiğin aslanın yanında uyuduğunu, kurbanın katili kucakladığını “gözleriyle görmek” isteyen adam, Tanrı’nın tutarlılığını yadsıyıp da kendi öz kuralını bulmaya çalışmaya başladıktan sonra, öldürmenin yasallığını benimser. Öldürücü bir Tanrı’ya başkaldırır İvan; ama başkaldırısını usa vurur vurmaz, bundan öldürme yasasını çıkarır. Her şeye izin varsa, babasını öldürebilir, hiç değilse öldürülmesine göz yumabilir. Ölüm mahkûmu koşulumuz üzerinde uzun bir düşünce, cinayetin doğrulanmasıyla sonuçlanır ancak. İvan hem idam cezasından nefret eder (bir idamı anlatırken kızgınlıkla, “Başı düştü, Tanrı’nın iyiliği adına,” der) hem de cinayeti ilke olarak benimser. Katile bütün hoşgörüler, cellada hiçbir şey. İçinde Sade’ın rahatça yaşadığı bir çelişki İvan Karamazov’u boğar.Gerçekten de, ölümsüzlük var olsa bile, onu yadsıdığını söylemiş olmakla birlikte, sanki hiç yokmuş gibi düşünür görünür. Kötülüğe ve ölüme karşı çıkmak için, ölümsüzlük gibi erdemin de var olmadığını söylemek ve babasının öldürülmesine ses çıkarmamak yolunu seçer. Bile bile benimser ikiliği: ya erdemli ve mantık dışı ya da mantıklı ve cani olmak. Öteki ben’i, Şeytan, İvan’ın kulağına: “Erdemli bir eylemi gerçekleştirmek istiyorsun; ama erdeme inanmıyorsun, seni sinirlendiren, kafanı karıştıran bu işte,” diye fısıldarken haklıdır. İvan’ın en sonunda kendi kendine sorduğu ve Dostoyevski’nin başkaldırı anlayışına sağladığı gerçek ilerlemeyi oluşturan soru burada bizi ilgilendiren tek sorudur: Başkaldırı içinde yaşanabilir mi, ayakta kalınabilir mi? İvan yanıtını belli eder: ancak onu son noktasına dek götürerek yaşayabiliriz başkaldırıda. Doğaötesi başkaldırının son noktası nedir? Bu dünyanın efendisi, yasallığı yadsındıktan sonra, devrilmelidir. İnsan almalıdır onun yerini. “Tanrı ve ölümsüzlük olmadığına göre, yeni insanın Tanrı olmasına izin vardır.” Ama Tanrı olmak nedir? Her şeye izin olduğunu benimsemek; kendi yasasından başka her türlü yasayı yadsımak. Ara uslamlamalar geliştirilmese de Tanrı olmanın cinayeti benimsemek olduğu anlaşılır (Dostoyevski’nin aydınlarının gözde düşüncesidir bu). Öyleyse İvan’ın kişisel sorunu, mantığa bağlı kalıp kalmayacağını, bir de suçsuz olarak çekilen acı karşısında öfkeli bir çıkıştan sonra, babasının öldürülmesini tanrı-insanların aldırmazlığıyla benimseyip benimseyemeyeceğini bilmektir. Çözümü biliriz: Babasının öldürülmesine engel olmayacaktır. Görünüşle yetinemeyecek ölçüde derin, eyleme geçemeyecek ölçüde duygulu olduğundan, yaptırmakla yetinecektir. Ama çıldıracaktır. İnsanın benzerini nasıl sevebileceğini anlamayan adam, onun nasıl öldürülebileceğini de anlamaz. Doğrulanmaz bir erdemle benimsenmez bir cinayet arasında sıkışıp kalmıştır, içini acıma kemirir; ama sevme yeteneğinden yoksundur, kişinin yardımına koşan alaycılıktan uzak bir yalnızdır, çelişki öldürecektir bu üstün usu. “Yersel bir usum var. Ne diye bu dünyadan olmayanı anlamaya çalışayım?” diyordu. Ama bu dünyadan olmayan için yaşıyordu yalnız, hiçbir şeyini sevmediği yeryüzünden de bu saltıklık gururu koparıyordu onu.

Öte yandan, sorun bir kez ortaya konulduktan sonra, arkadan gelecek sonucu engellemez bu kaza: Başkaldırı eyleme doğru ilerlemeye başlamıştır artık. Dostoyevski, “Büyük Engizitör” söylencesiyle, bu gidişi önceden, peygambersi bir yoğunlukta belirtmiştir. İvan evreni yaratıcısından ayırmaz olur sonunda. “Tanrı değil benim yadsıdığım, bütün evren,” der. Başka bir deyişle, yarattığından ayrılmaz olan baba Tanrı’yı yadsır.20 Kapkaççılık tasarısı tümüyle aktöre alanında kalır böylece. Evrende hiçbir şeyi düzeltmek istemez. Ama evren ne ise o olduğundan, aktöre bakımından özgürlüğe ulaşma hakkını çıkarır bundan, öteki insanlar da öyle. Başkaldırının “her şeye izin vardır” ve “ya herkes ya hiç kimse”yi benimseyip de insanların egemenliğini ve tanrısallığını sağlamak için evreni yeni baştan kurmaya kalktığı, doğaötesi başkaldırının aktöreden politikaya doğru uzandığı andan sonra, yine aynı yoksayıcılıktan doğan ama nerelere varabileceği hesaplanamayan, yeni bir eylem başlayacaktır. Yeni dinin peygamberi Dostoyevski bunu önceden görüp haber vermişti: “Alyoşa Tanrı’nın da, ölümsüzlüğün de bulunmadığı sonucuna varsaydı, tanrısız ve sosyalist olurdu hemen. Çünkü sosyalizm yalnızca işçi sorunu değil, her şeyden önce tanrısızlık sorunudur, tanrısızlığın cisimlendirilmesi sorunudur. Tanrısız bir durumda, yeryüzünden göklere ulaşmak değil, gökleri yeryüzüne indirmek için kurulmuş Babil Kulesi sorunudur.”21

Gerçekten de, Alyoşa bundan sonra İvan’a bir “acemi çaylağa” davranır gibi davranabilir. O yalnızca kendisini dizginlemek istiyor, bunu başaramıyordu. Daha ciddi kimseler gelecek, aynı umutsuz yadsımadan yola çıkarak dünya imparatorluğunu isteyeceklerdir. İsa’yı zindana atan ve ona yönteminin iyi olmadığını, evrensel mutluluğun iyi ile kötü arasında kendi başına bir seçim yapma özgürlüğünde değil, dünyanın egemenlik altına alınıp birleştirilmesiyle sağlanacağını söyleyen büyük Engizisyon sorguçlarıdır bunlar. İlkin egemen olmak gerekir, bir de fethetmek. Gökler ülkesi gerçekten yeryüzüne inecektir ama insanlar egemen olacaktır burada, ilkin birkaçı, Sezarlar, ilk anlayanlar, sonra bütün ötekiler, zamanla. Her şeye izin olduğuna göre, her yoldan sağlanabilir evrenin birliği. Engizisyon sorgucu yaşlı ve yorgundur, bilgisi acıdır çünkü. İnsanların korkak olmaktan çok, tembel olduklarını, iyi ile kötüyü ayırt etme özgürlüğüne rahatı ve ölümü yeğ tuttuklarını bilir. Tarihin durmamacasına yadsıdığı bu sessiz tutsağa acır, soğuk bir acıma duyar. Konuşmaya zorlar onu, haksızlıklarını benimsemeye, bir anlamda, Engizitörlerin ve Sezarların giriştiği işi yasaya uygun kılmaya zorlar. Ama tutsak susar. Öyleyse iş onsuz sürdürülecektir; öldürülecektir. Çağların sonunda, “insan ülkesi” gerçekleştirilince gelecektir yasallık. “İş daha başlangıcında, sona ermekten çok uzak, yeryüzünün çok acı çekmesi gerek daha ama ulaşacağız ereğimize; Sezar olacağız, evrensel mutluluğu o zaman düşüneceğiz.” O gün bugün, tutsak idam edilmiştir; yalnızca “derin anlayışa, yıkım ve ölüm anlayışına” kulak veren Büyük Engizitörler egemendir. Büyük Engizitörler göğün ekmeğini ve özgürlüğünü gururla teper, yeryüzünün özgürlüksüz ekmeğini sunarlar. Polisler daha o zamanlarda, Golgota’da,

“Çarmıhtan in, sana inanalım,” diye bağırıyorlardı. Ama inmedi, hatta, can çekişmenin en zor dakikasında, bırakıldığı için Tanrı’ya yakındı. Kanıt manıt yok demektir öyleyse, başkaldırmışların yadsıdığı, Büyük Engizitörlerinse alaya aldıkları inanç ve gizlem vardır. Her şeye izin vardır, cinayet yüzyılları bu çalkantılı dakikada hazırlanmıştır. Paul’den Stalin’e varıncaya dek Sezar’ı seçmiş papalar, yalnız kendi kendilerini seçen Sezarların yolunu açmışlardır. Tanrı ile gerçekleşmeyen dünya birliği bundan böyle Tanrı’ya karşı gerçekleşmeyi deneyecektir. Ama bu noktaya gelmedik daha. Şimdilik, suçsuz olduğu düşüncesiyle öldürme istemi arasında şaşırıp kalmış, eylem yeteneğinden yoksun başkaldırmışın solgun yüzünü sunar İvan bize. Bir yandan insan koşulunun görüntüsüdür diye ölüm cezasından nefret eder, bir yandan da cinayete doğru yürür. İnsanlardan yana çıktığı için, payına yalnızlık düşer. Usun başkaldırısı onunla çılgınlıkta son bulur.

  1. 18. Les Petits Romantiques (Cahiers du Sud).
  1. 19. İvan’ın bir bakıma Dostoyevski olduğunu, Dostoyevski’nin onda Alyoşa’da olduğundan daha rahat bir Dostoyevski olarak belirdiğini anımsatmak gerekir mi?
  1. 20. İvan babasının öldürülmesini onaylar. Doğaya ve döllenmeye karşı kundakçılığı seçer. Öte yandan, bu baba aşağılık bir insandır. Baba Karamazov’un tiksindirici görüntüsü İvan ile Alyoşa’nın tanrısı arasında kayar durur.
  1. 21. “Bu sorunlar (Tanrı ve ölümsüzlük) sosyalist sorunların aynıdır ama başka bir açıdan ele alınmışlardır.”
Reklamlar