İnceleme

İlya Ehrenburg’da Sosyalist Gerçekçilik: “Paris Düşerken”

Kaan Kangal – sanatcephesi.org 

Sosyalist gerçekçilik olarak tabir edilen sanat akımı, birçok batılı antikomünist tarihçi ve sanat meraklısının aklında genelde olumsuz kavramlar ve süreçler uyandırmaktadır. Sosyalist gerçekçilik bir devlet yaptırımı, Sovyet halkının bireysel iradesini manipüle etmek, hükmetmek için uydurulmuş, şematik bir sanatsal ve felsefî anlayış olarak anımsanmaktadır. Rusya´da Ekim devrimi arifesinde çok revaçta olan sembolist, avantgard, kübist ve suprematist birçok şair, ressam, heykeltraş ve yazar, Çarlık dönemi klasik sanat anlayışına karşı çıkarak kendilerine ait, kendilerini gerçekleştirebilecekleri ve buldukları yeni, özgür bir sanat anlayışını oluşturma çabası içindeydiler.

Nitekim sosyalist gerçekçilik bir sanat akım olarak Sovyetler dönemi uydurulmuş bir sanat akımı değil, kökleri devrim öncesi edebiyata ve felsefî akımlara dayanan bir teori-pratiktir. İlk tohumlarının eleştirel gerçekçilikle atıldığı sosyalist gerçekçilik Çernisevski, Gogol, Lev Tolstoy, Dostoyevski, Çehov ve Gorki üzerinden doğrudan veya dolaylı olarak genel hatlarını kazanmaya başlamıştı bile. Başlıca Tolstoy ve Dostoyevski olmak üzere eleştirel gerçekçi edebiyatçılar gerçeği uzun, yalın ve nesnel tasvirler kullanarak betimlemek ve toplumsal çelişkilere işaret etmek gibi bir yöntem kullanmaktaydı. Gogol ve Çehov´da bu çelişkiler daha çok mizahi bir dilden gerçekleştirilirken toplumun içten içe yaşadığı ahlakî çöküş karamsar bir gülmece olarak sunuluyordu okuyucuya/izleyiciye.

Gorki diğer yazarlardan farklı olarak toplumsal koşullar içinde bireyin değişimini sınıfsal bir zemine oturtuyor, dönüşüm kavramını birey-toplum ilişkisi üzerinden anlatıyordu. Örneğin “Ana” romanında devrimci faaliyetlere katılan genç bir adamın annesi, romanın başında oğlu için kaygılanırken romanın sonlarında onu kaybetmenin verdiği acıyla devrimci mücadeleye katılıyor. Koşullar içinde değişen bireyler ve bu bireylerin şekillendirdiği yeni ve devrimci bir dünya gözler önüne seriliyordu Gorki’nin romanlarında.

Paris Düşerken İlya Ehrenburg’un, Fırtına ve Dipten Gelen Dalga üçlemesinin ilk kitabı. “Paris Düşerken” Gorki’den sonra belki de en büyük Sovyet sosyalist gerçekçi yazarın, İlya Ehrenburg’un görkemli eserlerindendir. Hitler faşizminin iktidara gelmeden henüz birkaç sene evvelinden başlayıp işgale kadar olan süreç boyunca Almanya-Fransa arasındaki ilişkileri, Fransa’daki işçi mücadelelerini, sınıf çatışmalarını, bireysel hadiseleri ve hatta aşk hikâyelerini de özgün bir harmanlama yoluyla okuyucuya iletiyor Ehrenburg. “Paris Düşerken”de değişen koşulların bireylerin yaşamı üzerindeki etkisi, değişen bireylerin siyasi sürece olan müdahaleleri, kısacası yaşamın diyalektiği sürükleyici bir şekilde okuyucuya sunuluyor.

Hikâye André adlı küçükburjuva bir ressamın atölyesinde başlıyor. André yaşamını resimle anlamlandıran ve bu dünya dışına çıkmayan birisi olarak anlatılıyor. Yakın arkadaşı ve kendisini sosyalist olarak tanıtan mühendis arkadaşı Pierre, André’nin atölyesine arada bir uğruyor ve onunla siyasi sohbetler yapıyor. Hitler faşizminin henüz ilk yükselişlerini yaşadığı 1935 yılında, faşizme karşı kurulan Halk Cephesi konusunda sosyalist Viard’ın konuşmalarından dem vuruyor Pierre. Pierre’in bu söylediklerini şaşkınlıkla karşılayan André siyasi kavgalardan kendisini uzak tutmaya çalışıyor ve bu konuda fikrini söylemekten kaçınıyor. Solcu çevrelerin sıkça toplantı yaptığı Kültür Sarayı’na Pierre sürüklüyor André’yi. Başlangıçta gitmek istemeyen André, Kültür Sarayı’nın büyük salonuna girdikten sonra kendisini kargaşa dolu bir siyasi tartışmanın ortasında buluyor. Çok geçmeden içeriye bir kadın giriyor: Jeannette. André Jeannette’e ilk bakışta âşık oluyor. Zamanla kızın bir sosyalist olduğunu öğreniyor ve siyasi görüşüyle kızın çekiciliği arasında bir bağlantı kurmaya çalışıyor. Ehrenburg, André tasvirlerinde Jeannette ile André arasındaki platonik aşk üzerinden André gibi kendi halinde yaşayan bir ressamın içten içe devrimci hareketin çekiciliğine kendisini kaptırmasını anlatıyor bir yandan. Okuyucu ilerleyen bölümlerde André’nin siyasi hareket içine girmesini beklerken, André ne Jeannette’e olan aşkını açabiliyor ne de devrimci harekete katılıyor. Çalkantılı bir dönemde kendi içinde bir gidiş-geliş yaşıyor sadece.

Kültür Sarayı’na uğrayan ve André ve Pierre´le aynı gece orada bulunan bir de Lucien diye bir karakter var. Lucien Tessat adlı bir sermayedarın şımarık ve serseri oğlu olarak anlatılıyor. Kumar, içki ve partileri kaçırmayan Lucien entelektüel gevezelik yapmak için sosyalistlerin mekânlarına takılıyor, buradaki tartışmalara katılıyor. Daha sonradan babasıyla tartışıp evi terk edecek olan Lucien, ileride kariyerist ve çıkarcı bir diplomat ve daha sonra da meteliksiz bir serseri oluyor.

Lucien’in kardeşi, Tessat’nın ikinci çocuğu Denise ise Lucien’den farklı olarak sakin ve dünyadan bi haber bir ev kızı. Sanatsal seminerlere katılarak ve arkadaşlarıyla buluşarak vakit geçiriyor, ama daha sonra tesadüfen bir sanat seminerinde karşılaştığı makinist bir devrimci sayesinde Fransa’daki işçi hareketlerinden haberdar oluyor ve olaylar geliştikçe militan bir bilinç kazanıyor. Kurulan antifaşist Halk Cephesi’nin en militan ve devrimci kanadında yer alıyor.

Hitler’in Almanya´da güçlenmesinden endişelenen Fransız ulusalcı işadamları ve sermayedarlar sosyalist Halk Cephesi karşısında nasıl bir strateji izlenmesi konusunda tartışırken sahneye Dessére adında, Fransa’nın içişlerini tek başına belirleyebilen, hem devlet içinde nüfuz sahibi hem de fabrika ve işletmeleri olan bir sermayedar çıkıyor. Kitabın ilerleyen bölümlerinde Ehrenburg Dessére’in soğuk ve acımasız kapitalist kimliği altındaki kişiliğe inerek Dessére’in aslında ne kadar da yalnız, yaşamdan keyif almaktan uzak ve mutsuz bir yaşantı sürdüğünü işliyor.

Yıllar ilerlerken başta Paris olmak üzere tüm Fransa´da yaşanan sınıf çatışması yapılacak olan genel seçimlerde kendisini herkesin gözünde belli ediyor. Halk Cephesi’nin seçimlere aday olması karşısında panik olan Dessére ve diğer sermayedarlar Tessat’nın Halk Cephesi’nden aday olarak Halk Cephesi’nin Fransa’yı sosyalist bir devrim çizgisine kaymasının önüne geçmeye çalışıyor. Şatafatlı yemek toplantıları vesilesiyle sık sık bir araya gelen Dessére ve Tessat Fransa’nın sosyalist cepheleşmeye gitmemesi için bir yandan sinsi planlarını yaparken bir yandan da içinde bulundukları gösterişli ve lüks yaşam içinde anlatılıyorlar.

Halk Cephesi’nin seçimler sonucu zafer elde etmesi için Tessat, Dessére’in komutası altında istemeyerek halkçı bir kılığa bürünüyor ve hiç sevmediği ve desteğini beklemediği sosyalist ve komünistlerin kendisini seçtiklerini görerek şaşırıyor ve diğer yandan da kendi içinde bir zafer sarhoşluğu yaşıyor. Halk Cephesi’nin Fransa´da yarattığı yankı sonucu Dessére’in fabrikasında çalışanlar başta olmak üzere işçiler büyük bir mücadele özgüveni kazanıyorlar ve genel grev ilan ediyorlar. Grev sonucu Fransa´da gündelik yaşam kilitleniyor ve Tessat gibi burjuvalar ailelerini alarak ya fabrikalardan uzak taşra kesimlere ya da ülke dışına kaçıyorlar. Tüm siyasî hadiseler esnasında olayları çok iyi gözlemleyen ve serinkanlılığını korumayı başaran Dessére fabrikasını işgal eden işçilere yenik düşüyor. Siyasî hareketlerden uzaklaşmak için arada bir şehir dışındaki müstakil evine gidip gelen Dessére, burada tesadüfen Jeannette’le karşılaşıyor. Tüm kitap boyunca Ehrenburg André ve Dessére üzerinden Jeannette’e geri dönüşler yapıyor. İlk başta André için devrimin çekiciliği ve sürükleyiciliği gibi duygusal bir figür olan Jeannette Kültür Sarayı´na gidip gelirken radyodan devrimci şiirler okuyordu. Ancak ilerleyen yıllarda gerek hayal kırıklığına uğradığı aşk ilişkileri gerekse de yaşanan iktidar kavgalarının verdiği burukluk sonucu karamsarlığa ve bir boşluğa düşüyor. Dessére’le karşılaştığında Jeannette artık André´nin arada bir anımsadığı ve özlemini duyduğu aynı Jeannette değildir. Radyoda reklâm metinleri okuyan ve yarından sonrasını bilememenin getirdiği bir karamsarlığa gömülmüş bir Jeannette vardır artık. Dessére burada Jeannette’ten hoşlanmış, ona yaklaşmaya çalışmış, ancak tıpkı toy bir delikanlı gibi ne yapacağını bilememiştir bu kadına karşı. Ehrenburg bu bireysel ilişki üzerinden Dessére’in toplumsal kimliği ve bireysel iç dünyası arasındaki tezatlığa işaret etmektedir.

Atölyesinden dışarı çıkmayan André ise Hitler ordusunun Fransa´ya girmesiyle cepheye yollanan askerler arasındadır artık. Okuyucu André’de halen bir sınıf bilincinin gelişmesini beklemekte, ancak André gittikçe karamsar ve bir o kadar da gerçekçi ve geçmişe kıyasla ayakları daha yere basan bir adam olup çıkıyor. Savaş ve cephe onu yaşamın sert gerçeğiyle tanıştırmıştır, ancak bu durum, onun herhangi bir siyasi cepheye yanaşmasına tam anlamıyla yeterli olamamıştır.

Bu arada Francocular İspanya´da devrimcilere karşı savaşırken Lucien de çoktan evden kaçmış ve İspanya´da diplomatlık yapmaktadır. Savaş koşullarıyla Fransa’dan İspanya´ya savrulmuş Lucien, zengin serseriden ziyade sefilleri oynayan bir zavallıya döner. Arkadaşlarından borç para ister, bununla kendisine bir veya iki günlüğüne ziyafetler çeker, ancak ertesi gün meteliksiz dolanmaya başlar yine.

Ehrenburg, Lucien’in kardeşi Denise’e ve Tessat’ya da kitabın sonlarına doğru arada bir dönüyor. Tessat’yı ilk terkeden, Tessat´nın şımarık oğlu Lucien’dir. Kendisine para vermek istememesinden dolayı terk etmiştir Lucien Tessat’yı. Ardından Denise, siyasî bilinci gelişmekte, ilgiyle komünistlerin yayın organlarını okumakta ve devrimci hareketi desteklemeye başlar ilk zamanlarda. Tessat’yla yapmaya başladığı ufak tartışmalar, siyasî kavgalara döner ve Denise de bunun üzerine evi terk eder. Tessat artık hasta ve yaşlı karısıyla tek başına kalmıştır. Koşullar Tessat’nın ailesini paramparça etmiştir. Yoz kapitalist sistemin Fransa halkına indirdiği darbe adeta Tessat’nın ailesinde birebir yaşanır. Denise’in evi terk etmesinden sonra Tessat kızını iki kez görür. İlk seferinde Denise’in devrimci harekete karıştığı için hapse atıldığını öğrendiğinde onu hapisten kurtarmak için gelir. Ancak Denise babasıyla karşılaşmak istemez, çünkü arkadaşlarının, kendisinin zengin bir aile kızı olduğunu öğrenmesini ve kendilerini dışlamalarını istemez. Babasına karşı çıkar ve tüm diğer arkadaşlarını da hapisten çıkarmasını ister. Tessat buna direnir ve hapishaneyi terk eder. İkinci görüşmelerinde artık Tessat Denise’i kendi kızı olara görmez ve Fransa’yı kasıp kavuran grev dalgasında sosyalist bir muhatap olarak konuşur Denise’le. Denise artık kendisi için düşman sınıftan birisidir.

Kitabın başlarında André’yi Kültür Sarayı’na götüren mühendis Pierre, Halk Cephesi´ne sempati duymuş, ancak sınıfsal kimliği net olmayan bir figürü oynamıştır hep. Sermayedarlarla sıkı fıkı ilişkiler içindedir. Ancak Hitler Fransa’yı işgal etmiş, grev dalgası çoktan bastırılmış, binlerce komünist hapishanelere atılmıştır. Pierre bu arada bir kadınla birlikte fakirlik içinde yaşamaktadır işgalden sonra. Sevdiği kızın babası kendilerini ziyarete gelir, ancak Pierre, işgal öncesinde olduğu gibi rahatı yerinde bir mühendis değil, işsiz ve aç bir adamdır artık. İş bulamamakta, eve ekmek dahi getirememektedir. Kayınpederi kendisiyle konuşurken hali vakti yerinde yüksek bir mühendisle konuşmanın keyfini çıkartır. Lakin Pierre ve sevgilisi fakirliklerini yaşlı adamdan saklamaya çalışmakta, refahları yerinde orta halli bir aile gibi davranmaktadırlar.

Kitabın sonlarına doğru Tessat ve sermaye yalakaları işgal öncesi Fransası´nda ulusalcı konuşmalar yaparak oy toplamaya çalışırken Hitler´le burun buruna geldiklerinde Almanlar´ı göklere çıkarmaya başlarlar. Başından beri Dessére ve diğer sermayedarlar için çalışan La Voie Nouvelle gazetesi editörü Joliot zamanında Halk Cephesi için saf değiştiren Tessat´yı övücü yazılar yayımlamış ve seçimleri kazanmasına yardımcı olmuştur. Alman işgalinden sonra da Alman siyasetçilerin talepleri doğrultusunda makaleler yayımlamaktadır gazetesinde. Fransa adeta el değiştirmiştir, milliyetçi Fransız kapitalistleri Almanlar’ın komutası altına girmiş, devrimci cepheyse yeraltına çekilmiştir. Denise devrimci bir yeraltı örgütünün yayım organında çalışmaktadır ve mücadelesinde kararlıdır. Kitap, ilk başta atölyesinin tasviriyle başlayan André ile bitirilir. André cepheden dönmüştür ve kendisini toparlamaya çalışmaktadır. Önceden hep dağınık olan atölyesini toplamıştır ve hayatına bir çekidüzen vermek istemektedir. Savaştan önce karşılaştığı bir Alman subayıyla karşılaşır yeniden ve subaya, Fransa´ya yapılanlardan dolayı söver. Savaştan önceki André ile savaştan sonraki André artık iki farklı kişiliktir.

Ehrenburg tüm kitap boyunca adı geçen karakterleri Fransa’daki sınıf savaşı ve Alman işgali doğrultusunda farklı yönlere savrulmuş şekilde betimler. Fransa’nın üzerinde kara bulutlar hâkimken okuyucuyu bu karamsar tablo içinde yalnız bırakır, adeta terk eder. Kitabın belki de tek olumlu karakteri, şatafatlı ve yozlaşmış burjuva kültürünü terk ederek devrimci mücadeleye katılan Denise olmuştur. Kararlılığını, özverisini ve özgüvenini koruyan, siyasî inancından ve samimiyetinden taviz vermeyen tek ana karakterdir Denise. Ehrenburg Denise figürü üzerinden devrimci mücadelenin önkoşullarını da karakterize eder böylece. Fransa halkına indirilen darbelerden tek sağ kalan ve yolunda ilerlemekte dirayetli olan sosyalist mücadele gözler önüne serilir. Devrimcilerin mücadelelerindeki ısrarı ile kapitalistler ve yandaşlarının dönekliği arasındaki uçurum vurgulanır. “Paris Düşerken” koşulları, toplumsal hadiseleri ve bireyler arasındaki karşılıklı ilişkileri, değişimin dinamiklerini, neden ve sonuçlarını adeta bir bütün olarak okuyucuya sunmaktadır. Faşizmin getirdiği vahşeti ve gözlerden ırak tutulmak istenen gerçeği Ehrenburg tüm yalınlığıyla ortaya koymaktadır.

Reklamlar