Kitap İnceleme

Zamyatin’in Biz’i Biz Miyiz?

Bülent SomayBiz   Önsözü – Ayrıntı Yayınları

Aşağıdaki yazı 1984 yılında yazılmıştı. Çok açıdan anlamlı bu tarih: Birincisi 1984, Orwell’in kara kehaneti yılıydı; Orwell’in ve 1984’ün gündeme gelmesi kaçınılmazdı. Orwell’in topyekûn reddinden onun bir demokrasi havarisi ve özgürlük şampiyonu haline gelmesi az bir zaman almıştı; Orwell’in gerçek kaynaklarının ve “Sovyet sosyalizmi” eleştirisinin temellerinin tartışılması gerekiyordu. İkincisi, 1984 Zamyatin’in 100. doğum yıldönümüydü; onun, bu vesileyle de olsa adından söz etmek bir boyun borcu sayılırdı.

Aradan dört yıla yakın bir süre geçti; şimdi Türk okuru Biz’i (Mıy) Türkçesinden okuma, taklitleriyle karşılaştırma ve Zamyatin’i birinci elden tanıma şansına sahip. Bu yazıyı Biz’in sunuşu olarak yeniden ele alırken esas olarak bir konuda “genişletme” yapmak gereği duydum: Biz, H. G. Wells’in Gelecek Günlerin Bir Öyküsü ve Uyuyan Uyanınca roman/uzun öykü-leri ve E. M. Forster’ın “Makine Duruyor” öyküsüyle birlikte ilk anti-ütopya örneklerinden biri sayılır. Biz’i sunarken “anti-ütopya” geleneğinden söz etmemek mümkün değil.

1948’DEN 1920’YE

George Orwell ile Yevgeni İvanoviç Zamyatin hiç tanışma-dılar. Orwell (o zamanlar Eric Blair) Burma’da sömürge polisi iken, Zamyatin Çarlık polisinden kaçmakla uğraşan bir Bolşevikti. Derken Orwell kendi deyimiyle “Paris ve Londra’da perperişan” dolaşmaya başladı; Zamyatin devrim sonrası Rusya’sında yazardı; gene isyancı, gene hapiste. Orwell Katalonya’da faşistlere karşı dövüşürken, Zamyatin Paris’te gönüllü sürgündü; İspanya İç Savaşı’nın bitişini, II. Dünya Savaşı’nı göremeden öldü. Orwell, Zamyatin’i bilirdi; Zamyatin’in ise Orwell’den söz edildiğini duyduğu bile meçhul. Zamyatin 1920’de bir roman yazdı; hâlâ ülkesinde basılmıyor. Orwell, Zamyatin’in romanını okudu (1924’te yapılan İngilizce çevirisinden), 1948’de kişileri ve konusuyla ona çok benzer bir roman yazdı: 1984. “Batı”nın düşünürleri düşünmezleri, eğitim ve eğriltim kurumları bu romanı kaptıkları gibi “komünizmle savaş”ın bayrağı yaptılar, sosyalistler ise yerin dibine batırdılar hemen. Malum, o zamanlar SSCB’ye karşı çıkmak sosyalizme

(Mühim not: Tarihin az bulunur cilvelerinden biri olan sayın Mikhail Gorbaçov beni yalancı çıkararak Zamyatin’e “iade-i itibar” edilmesine de yol açan bir süreç başlattı aradaki dört yılda. Bu “iade-i itibar”lar alınan canları, ülke içinde ve dışında geçen sürgün yıllarını geri getirmiyor tabii ki; ama gene de önemlidir. Şu anda merak edilmesi gereken Zamyatin’in itibarından çok onun romanında tasvir ettiği dünyanın gerçeklikle karşılık düştüğü bir dünyada yaşayıp yaşamadığımızdır hâlâ.) küfretmekle eşanlamlıydı. “Stalinizm”den yavaşça sıyrılan “Batı Solu”, Orwell’in 1984’ünün sosyalizm ile “tek devletin mutlak iktidarı”nın özdeşleştirilmesine karşı bir uyarı olduğunu anladı. Ama o kadar. Eleştirellik dozu, Stalin dönemini de içerecek kadar genişletilmişti yalnızca. Yevgeni İvanoviç Zamyatin ise gerilerde, 1920’deydi ve her şeyin de bir sınırı vardı tabii ki.

DÜŞ GÜCÜ YOK EDILEMEZ

Biz 1920’de yazıldı. Zamyatin’in o tarihte Bolşeviklerle arası oldukça kötüleşmişti; kitabın Rusya’da basılması söz konusu değildi. Biz’in ilk basımı 1923’te Çekçe olarak yapıldı. Hemen ardından Georg Zilboorg’un çevirisiyle 1924’te İngilizce’si yayımlandı. Rusya dışındaki muhalif/göçmenler kitabın Çekçesini yeniden Rusça’ya çevirip yayımladılar. Bu yayın yüzünden Zamyatin’in başına gelmeyen kalmadı: Yazarlar Birliği’nden çıkarıldı, kitaplarının yayımı, oyunlarının sahnelenmesi yasaklandı.

Orwell daha 1930’larda Biz’den söz edildiğini duymuştu. O yıllarda kitabın İngilizce çevirisini eline geçiremedi (ABD’de yayımlanmıştı kitap). Ancak 1940’ların başlarında Huxley’in Yeni Dünya’sının Biz’den “yürütme” olduğunu yazmıştı. Oldukça boş bir iddiaydı bu; iki kitap arasında birer anti-ütopya olmalarının dışında bir benzerlik yoktur. Orwell, Biz’i 1984’ü yazmaya başlamadan kısa bir süre önce ele geçirdi, hemen kendi kitabına başladı. Biz’in yapısını, ana karakterlerini oldu-ğu gibi aldı; ama bu arada bir şey daha yaptı: Biz’de bir “kıssa” (parable) olan öyküyü doğruca gerçekliğe göndermeler yaparak kurdu, acıklı bir parodiye çevirdi.

Biz 1920’de yazıldığında ortada ne Stalin vardı (Yosif Vis-saryanoviç Çugaşvili daha perde arkasında bekliyordu), ne Moskova mahkemeleri, ne “kolektifleştirme” harekâtı, ne de İspanya İç Savaşı. Daha Hitler-Stalin paktı söz konusu değildi, dünya Potsdam’da bir kek gibi bölüşülmemişti; Troçki henüz sürgünde değildi, sağ ve esendi ve Kronstad’ı bastırıyordu.

Tüm bunlara karşın Biz’in uyarısı 1984’ten daha güçsüz değildir. 1984’te bir karabasan gibi okurun (ve yazarın) üzerine çöken tüm musibetler, Biz’de henüz yaşanmamış olmasına karşın öngörülmüş, eleştirilmişti. Milattan sonra 26. yüzyılı anlatır Biz. Toplumun tümüne egemen bir “Tek Devlet” vardır. İnsanların gündelik, haftalık, aylık, yıllık yaşamlarını çizelgelere ve takvimlere bağlayan, her insan faaliyetini “akılcı” bir biçimde düzenleyen bir devlet. Matematik en büyük erdemdir bu toplumda; insanların adları değil numaraları vardır, insanların kendileri de birer birey değil birer sayı ya da (‘üniforma’dan kısaltarak) birer “ünif”tirler. Zamyatin’in başkişisi D-503 (ki Orwell’in Wiston Smith’ine tekabül eder), Tek Devlet’in iman-lı bir mühendisi iken bir kadın (E-330) tarafından baştan çıkarılarak (tıpkı Orwell’in olduğu gibi) isyana ve küfre sevk edilir. Ama “kadim devlet” bu isyanın da üstesinden gelir, devletin başı ve efendisi olan Velinimet (Orwell’de adı Büyük Birader olacak) düzeni yeniden sağlar. Ancak Orwell’le Zamyatin’in benzerlikleri buraya kadar.

Orwell’in dar muhayyilesinden fırlayan “101 Numaralı Oda” ya da işkencehane Zamyatin’de yoktur. Orwell’de Wins-ton Smith’in yarı bilinçli isyanına sırtlarını dönen “prol”lar Zamyatin’de yoktur. Zamyatin’de Velinimet’in her defasında yeniden oybirliğiyle seçildiği “Oybirliği Günü”nde “Hayır” diyen kararlı bir azınlık vardır. Yenilginin en belirgin olduğu anda bile “hâlâ kentin Batı yakasında çarpışma sürmektedir” ve isyancıların bir kısmı kenti kuşatan “yeşil duvar”ın ötesine kaçmayı başarmışlardır. Velinimet’in isyana karşı savaş aracı “Büyük Ameliyat”tır, yani insanların beynindeki “Düş Gücü Merkezi”nin cerrahi bir müdahaleyle çıkarılması. Zamyatin’in romanı, roman kahramanının ameliyat edilmesiyle biter; bir simgedir bu. Zamyatin geçmiş gelecek tüm velinimetlere haykırmaktadır: İnsanda düş gücünü yok edecek bir yol bulmadıkça kazanamazsınız. Görece yolları vardır bunun, ideolojik biçimleri bulunmuş, yetkinleştirilmiştir; ama yıl 1988, bu işe kökten bir çözüm bulunamadı.

“EN SON DEVRIM YOKTUR”

Orwell’in 1984’ünde ise yenilgi tam ve kesindir. Winston, Büyük Birader’i severek ölür; tek amaçları “iktidar olmak için iktidar” olan zalimler suratımızı sonsuza dek çizmeleriyle çiğ-nerler. 1984’te kurtuluşu gerçekleştirecek hiçbir güç tanımlanmaz. Bireysel isyan bile bir kurtuluş yolu değildir; Winston baştan yitik bir yarı kahramandır. Oysa Zamyatin devrimcidir. E-330, D-503’e “Sen matematikçisin, bilirsin” der, “bana en son sayıyı söyle.” D-503 kadıncağızın cahilliğine güler: “Aman E” der, “saçmalama; ilkokulda bile öğretirler bunu: Sayıların sonu yoktur.” “Öyleyse” der E, “en son devrim de yoktur. Nasıl en son sayı yoksa, en son devrim de yoktur.”

Yıl 1920. Zamyatin’in uyarısı yerinde ve zamanındadır. Olmazı olur yapan, Avrupa’nın en beklenmedik ülkesinde devri-mi gerçekleştiren Bolşevikler kendi devrimlerini devrimlerin sonuncusu sanmak yanılgısına düşebilirler; nitekim düşmüşlerdir. Tarihe bir son, gelişmeye bir nihai hedef koyan düşünce tarzı, devrim sonrasını bir evrensel durağanlık hali olarak algılayacaktır. Hedefe varılmış, devrim bitmiştir. Artık sorun dönüştürmek değil, zaten dönüşmüş olanı fedakârca çalışarak güçlendirmek, takviye etmektir. Ya da böyle demektedir yeni iktidar sahipleri. Platon’dan Wells’e kadar tüm geleneksel ütopyacıların temel hatasıdır bu. Ütopya (ister hayal edilerek isterse de “bilimsel çıkarsamalarla” kurulsun) hep böyle tasarlanageldi: Tarihin, gelişmenin sonu, insanlığın varabileceği en mü-kemmel toplum biçimi. Ütopyanın kendisinin de gelişmeye açık olması gerektiğine ilk işaret eden Wells oldu ancak bu fikri geliştirip bir sanat yapıtının temeli haline getiren ilk kişi de Wells’ten büyük ölçüde etkilenmiş olan Zamyatin’dir. Çünkü Zamyatin, köktenciliğini yitirmeden, güncelliğin sınırlayıcı ve kategorileştirici ideolojik çerçe­ve­sine­ teslim olmadan bir devrim sürecinin içinde yer alan ilk ütopyacı düşünürdü. Biz’de kapalı, durağan ve bitmiş bir an ve mekân olarak tasarlanan ütopyanın, sömürünün ve ezilmenin yeni (ve belki biraz daha “akılcı”) bir biçimi olduğu vurgulanıyordu. Zamyatin için ütopya “henüz olmayan”dı, içinde yapısal olarak kendi ötesini, yeni açılımları ve gelişme doğrultularını barındırmalıydı. En son sayı, en son devrim yoktu.

ÜTOPYANIN ÖBÜR YÜZÜ

Zamyatin’de varolan ve Orwell’in de dozunu kaçırdığı edebi gelenek aslında edebiyat tarihi kadar eski bir tarzın bir parçası. Ta Samosatalı Lukianos’un Hakiki Tarih hicvinden ve Platon’un Devletinden günümüze kadar uzanan bir gelenek, Thomas Moore’un yaptığı bir kelime oyunuyla “ütopya” diye biliniyor. Eski Yunancada onı (yok) ve eu- (iyi) öntakılarının ortalamasını alıp (u-) “yer” anlamına gelen “tapos” ile birleştirirseniz ortaya “ütopya” çıkar. Yani “var olmayan güzel ülke”, ütopya zümrüdüanka kuşu gibi bir türdür: Her devrimci dönemin sona ermesiyle birlikte sinisizm dalgaları altında kaybolur, her yeni devrimci dönemin baharında yeniden ortaya çıkar, gelenek küllerinden yeniden doğar. 20. yüzyılda kazın (ya da ankanın) ayağı öyle olmadı. 20. yüzyıl başında işçi sınıfının ve onunla yandaş olan aydınların beklentileri o kadar açık ve güvenliydi, o kadar “bilimsel kesinlik” taşıyordu ki, bu beklentilerin yenilgisi çok daha gürültülü oldu, üstelik bu yenilgi de netameli bir yenilgiydi: Devrimciler zafere ulaşmış, devrim yenilmişti.

Sabırsız aydın buna tahammül edemedi; o haklı olarak “ her şeyi, hemen şimdi” istiyordu. Oysa ne devrimlerin itici güçleri onun isteklerine aldırış ettiler, ne de devrimlerin önderleri kendi iktidarlarına toz konduracak bir davranışa izin verdiler. O zaman kızılca kıyamet koptu: “Aldatan Put” yazıldı, bir sürü Batılı sosyalist tövbekâr oldu. Bu arada 20. yüzyıl başında H. G. Wells dizi dizi ütopyaların yanı sıra, bilime ve teknolojiye aşırı güven bağlayanlara uyarı olsun diye iki de “negatif ütopya” yazmıştı; gelecek bir zamanda geçen, karamsar, “böyle giderse işin sonu kötüye varır” demeye getiren öyküler. Wells’i çok seven ve birçok yapıtı-nı Rusça’ya çevirmiş olan Zamyatin’in 1917 Devrimi’nin hemen ardından yaşadığı hayal kırıklığını bu öyküleri örnek alarak dile getirmesi hiç de şaşırtıcı değil. Anti-ütopya, ütopyaların “mükemmelliğine”, kapalılığına bir tepkiydi; 20. yüzyıla kadar yazılmış olan ütopyaların hepsi birer diktatörlük tasvir ediyordu aslında: Yalnızca iktidar soylunun ya da varlıklının elinden alınacak, “hak edenin”, seçkin-lerin, yetenekli, bilge, aydın azınlığın eline verilecekti. Eh bir de yüzyıl başında ütopya falan değil, alenen gerçekte benzer bir durum ortaya çıkınca, iktidarda olmak için tek gerekçeleri “her zaman haklı olan partiye üye olmak” olan bir azınlık belirince, ütopya ansızın korkutucu bir şey oldu çıktı.

Rusya’dan kaçan dindar bir aydın olan Nicholas Berdyaev, “ütopya her zaman totaliterdir, totaliterlik her zaman ütopyacı-dır” diyordu. Anti-ütopyaya bir akın başladı; aynı bayrak altın-da beş benzemez bir araya geldi. Zamyatin gibi bir devrimci, Berdyaev gibi bir dindar, Orwell gibi bir radikal demokrat, Huxley gibi bir liberal, hepsi anti-ütopyacı oldular. 1930’lar, 40’lar, 50’ler hep bu ruh haliyle geçti; piyasada görülen tek ütopyacılar Sovyet övgücüleriydi, ütopyanın totaliter, kapalı bir sistem olmak zorunda olmadığı, seçkinci olmayan, açık ütopyaların da tasarlanabileceğini keşfetme şerefi, 1968’lilere düştü.

ÖZGÜRLÜK MÜ, MUTLULUK MU?

Zamyatin’in geleneksel, kapalı, otoriter ütopyacılığı eleştirirken, alternatif, açık bir ütopya yazma denemesine girişmek yerine alaycı bir antiütopya yazmasının iki sonucu oldu. Bi-rincisi, Huxley ve Orwell gibi devrime uzaktan ve biraz da sinik bir tavırla bakan düşünür/romancıların bu anti-ütopya geleneğini karamsar bir çerçeve içine hapsederek sürdürmeleriydi. Diğer sonuç ise kuramsal ifadesini Bloch’un Umut İlke-sinde bulan yeni ütopyacılığın geleneksel ütopyanın kapalı yapısına karşı Zamyatin’in uyarısıyla işe başlaması oldu.

1960’ların isyancı yükselişi özellikle ABD’de bu yolda yeni, açık ütopyaların yaratılmasına ön ayak oldu. Yeni ütopya, geleneksel ütopyaların kapalı, sonlu ve otoriter yapısını değiştirirken, Huxley ve Orwell karamsarlığının da ötesine geçiyordu; bu çabada Zamyatin’in­ eleştirel ancak umudunu yitirmeyen anti-ütopyasının da katkısı vardı. Nitekim 1960’lar ve 70’ler-deki en önemli ütopyacı romanlardan birini yazan Ursula Le Guin, işe Zamyatin öğrenerek başlamıştı.

1920’de Zamyatin’in elinde bir eleştiri silahı olan anti-ütopya, telaşla toplumda yeni açılımlar bekleyen ve bekledikleri kendi yaşam süreleri içinde gerçekleşmeyince de karamsarlığa kapılan Avrupalı aydınların elinde bir karabasana dönüştü. Rönesans’tan Wells’e kadar çoğunluğa bir seçkin azınlık tara-fından “mutluluk hediye edilmesi” demek olan ütopya, Huxley ile birlikte seçkin azınlığın kara kalabalık tarafından boğulma-sının öyküsü oldu. Yaratıcı aydın, çoğunluğun mutluluğu için tasarlanmış bir ütopyada mutsuz oluyordu. Çünkü çoğunluğun mutluluğu özgürlüğün, seçme hakkının herkes için orta-dan kaldırılması demekti. Bu özgürlük/mutluluk ikilemi Huxley’in Yeni Dünya’sında en önemli yeri tutar ancak kökleri daha geriye, Zamyatin üzerinden Dostoyevski’ye dayanır. Karamazov Kardeşler’de Büyük Sorgucu ile İsa’nın karşılaşmasın-da ortaya atılır bu özgürlük/mutluluk çatışması. Büyük Sorgucu, özgürlüğün savunucusu İsa’ya insanların seçme hak-kını ellerinden alarak onları mutlu etmek gerektiğini söyler. Dinin işlevi budur artık. Her an seçim yapmak zorunda olmak, her an kendi vicdanıyla yüz yüze olmak insanları yüzyıl-lar boyu mutsuz etmiştir. Kilise ise artık İsa’nın yolundan ayrılarak insanlara mutlu bir dünya verecektir. Zamyatin bu temayı Dostoyevski’den aktararak Biz’de kullanır: Velinimet, Büyük Sorgucu’nun­ bir benzeridir. Huxley’in Yeni Dünya’sın-da aynı tartışma Mustafa Mond ile Vahşi arasında tekrarlanır. Vahşi tüm acıları ve mutsuzluğuyla birlikte özgürlük istemektedir ne var ki Huxley’in dünyasında özgürlük ancak intihar etme özgürlüğü olabilir. Huxley yıllar sonra Yeni Dünya’yı yeniden değerlendirirken bu dünyanın içine küçük bir ütopya adacığı yerleştirmemiş olduğu için hayıflanır. Bu adacıkta uyumsuz aydınlar özgürce yaşayabilecektir. Ütopyanın burjuva kültürü içindeki yeri bu olmuştur 1950’lerde: Seçkin azınlığın kendisini kara kalabalığın elinden kurtarabildiği yalıtılmış bir adacık. Orwell’de ise Dostoyevski’nin tartışması tümden ortadan kalkar: Büyük Birader insanlara ne özgürlük ne de mutluluk vaat etmektedir; hiç kimse için kurtuluş yoktur.

Zamyatin’in (Huxley’den 12, Orwell’den ise 28 yıl önce) getirdiği tartışma ise düşünen ve hayal eden insan için özgürlük ve mutluluğun özdeş kavramlar olduğudur. E-330 “Kimsenin benim için istemesini istemiyorum, ben kendim için istemek istiyorum” der. Özgürlük mutsuzluğa gebe olmak zorunda değildir Zamyatin’de. Başkaldırmak, alışılagelmiş olanla mücadele etmek acı verir gerçi ama “dünü bugün, bugünü de dün” olarak yaşamak daha zordur. Zamyatin’in ütopyası kesintisiz bir mücadeledir; bugüne daima yarının gözüyle bakarak, kendi kurduğunu kurumlaşmaya başladığı andan itibaren yeniden yıkarak sürdürülen bir mücadele. Ütopya, Zamyatin için bir ufuktur; ona sürekli olarak yaklaşılır ancak varılamaz. “Vardık”, teslim olmaktır, gerçek sorular ise “Neden” ve “Peki, sonra ne olacak?”tır. “Edebiyat, Devrim, Entropi ve Başka Meseleler” makalesinde yaptığı benzetmede olduğu gibi, o, seren direğinin tepesinden fırtınalı suları seyreden, daima ileri bakan bir denizcidir. Yaklaşan fırtınaları ilk gören o olmuştur, fırtınanın ötesindeki denizi ve karayı, yağmurdan sonra çıkacak olan yedi renkli gökkuşağını da ilk görecek olan o ve onun-la birlikte direğin tepesine tırmanma cesaretini gösterenler olacaktır.

Reklamlar