Kara Parçaları

Öleceğiz… Ve Her Şey İyi Olacak

Yabancılar, ne lazım size? Geliyorlar da geliyorlar. Neyse… Sebepsiz ölüm olmaz, bir sebep hep vardır. Ölüm bir sebep bulur.

Adam salatalık bostanında yanıyor… Başına aseton döküp kibritle tutuşturmuş. Oturuyorum, televizyonu açmışım, çığlıklar duyuyorum. Yaşlı bir Ses, tanıdık… Saşa’nın sesi, sanki onun sesi ve bir de genç sesi. Yanından bir öğrenci geçiyormuş, teknik lise hemen yakınımızda, bir bakmış, adam yanıyor. Yani ne dersin. Koşup söndürmeye çalışmış. Kendisi de yanmış. Ben koşup gittiğimde, yerde yatıyordu Saşka, inliyordu. Başı sapsarıydı… Yabancılar bundan size ne. Size ne başkasının felaketinden?

Köşede bir ikonam var, konuşacak biri olsun diye bir de köpek besliyorum. Hani derler ya, tek parça odunla ateş yakılmazmış, ama çabalayıp duruyorum. Yaa işte… Tanrı iyi ki insana köpek vermiş, kedi vermiş… Ağaç vermiş, kuş vermiş… Bütün bunları insan mutlu olsun ve hayatı ona uzun görünmesin diye vermiş. Bıktırmasın diye. Bıkmadan seyrettiğim tek şey, buğdayın sarardığını görmek. Hayatım boyunca öyle çok aç kaldım ki tahılların olgunlaşmasını, başakların sallanmak her şeyden çok seviyorum. Siz nasıl müzede tabloya bakıyor­sanız, ben de bunlara bakıyorum… Ve şimdi beyaz ekmeğin peşinden koşmuyorum, tatlı çayla tuzlu kara ekmek çok da lezzetli. Sabret, bekle… Sabret, bekle… Her acıdan bizi kurtaracak tek ilaç vardı; sabır. Hayat böyle geçti. İşte Saşka… Bizim Borfiriç… Sabretti, sabretti, sabredemedi. Yoruldu adam. Top­rağa yatan bedendir, ruh hesap vermeye gider. (Gözyaşlarını siliyor.) Ya işte! Ağlıyoruz… Ve gidince, yine ağlayacağız…

insanlar yine Tanrıya inanmaya başladı, çünkü başka umut yok. Bize okulda Lenin için Tanrı demişlerdi, Kari Marx’a da. Kilisede tohum saklarlar, turp depolarlar. Savaş başlamadan önce böyleydi. Savaş başladı… Stalin Rus ordusunun zaferi için dualar edilsin diye kiliseleri açtı ve halka döndü; “Kardeşler… dostlarım…” Ondan önce, kimdik ki biz? Halk düşmanları… kulaklar ve kulak çocukları… Bizim köyde bütün köylü ailele­rinin mallarına kulak denerek el konmuştu, eğer iki atı ve iki ineği varsa avluda, o kulak demekti. Sibirya’ya gönderdiler on­ları, çıplak halde ormana attılar… Kadınlar acı çekmesin diye çocuklarını boğdu. Ah, ne acıydı… İnsan gözyaşları… yeryüzündeki sulardan fazlaydı. O sırada Stalin konuşuyordu: “Kar­deşler…” İnandık ona. Bağışladık. Ve Hitler’i yendik! Hitler bize de gelmişti… zırhlılarla… Yine de kazandık! Ama şimdi, kimim ben? Biz? Seçmen. Televizyon seyrediyorum. Haberleri kaçırmıyorum… Şimdi seçmen olduk. İşimiz, doğru dürüst oy vermeye gitmek ve geri dönmek. Bir keresinde hastaydım, sandığa gidememiştim, bana getirmişlerdi. Kırmızı sandığı. O gün akıllarına geliyoruz… İşte böyle…

Nasıl yaşarsak, öyle ölürüz… Kiliseye de gidiyorum, haç ta­şıyorum, mutluluk öyle de yoktu, böyle de. Mutluluk toplayamadım hayattan. Artık talep etmem de.

Yakında ölebilsem… Yakında göksel krallık var, sabrettiğim yeter. Saşka’ya da böyle oldu… Şimdi mezarlıkta yatıyor… Dinleniyor… (Haç çıkarıyor.) Müzikle gömdüler, gözyaşlarıyla. Herkes ağladı. O gün birçok kişi ağlıyor. Üzülüyorlar. Ne diye pişman oluyorsun? Ölümden sonra kim duyar? Ondan iki oda kaldı bir barakada, bir şilte, kızıl diplomalar ve “Sosyalist yarışma kahramanı” madalyası. Benim de öyle bir madalyam var rafta. Stahanovcuydum ben. Vekil de oldum. Yiyecek her zaman yetmezdi, ama kızıl diplomayı hep verdiler. Fotoğraf çekerler verirken. Burada üç aile bir barakadayız. Gençken yerleştik, bir-iki yıl diye düşündük, ama bütün hayatımız orada geçti. Barakada ölüyoruz. Yirmi, otuz yıl… Ev için kuyruklara girdik, bekledik… Şimdi Gaydar çıkıp gelmiş gülüyor: Gidin, satın alın diyor. Hangi parayla? Paramız pul oldu… Bir reform, sonra bir tane daha… Soydu­lar bizi. Böylece ülkenin üstüne çektiler sifonu! Her ailenin iki odası, bir kulübesi, bir bostanı vardı. Hepimiz aynıydık. Ça­lıştık çabaladık! Servet yaptık! Hayatımız boyunca, bir gün iyi yaşayacağımıza inandık. Yalan! Büyük bir yalan! Hayat… En iyisi hatırlamamak… Sabrettik, çalıştık, acı çektik. Şimdi ise yaşamıyoruz artık, gün geçiriyoruz.

Saşka’yla aynı köydeniz… Orada… Brest’in oralarda… Onunla akşamleyin bir banka oturur hatırlardık bazen. Baş­ka ne konuşacağız? İyi bir adamdı, içmezdi, alkolik değildi… Hiiiç… Ama tek başına yaşardı. Bir erkek tek başına ne yapar? İçer, sızar… İçer… Avluda dolanıyorum. Çamurlara basıyorum. Gezinirken düşünüyorum: Dünyevi hayat, her şeyin sonu de­ğil. Ölüm, ruhun enginliği… O, Saşka, nerede peki? Son anla­rında komşuları düşünmüş. Unutmamış. Baraka eski, hemen savaştan sonra yapılmış, tahtası kurumuş ve tutuşsa kâğıt gibi yanar. Bir anda! Bir saniyede! Temele kadar yanar… Kumlara kadar… Çocuklara bir pusula yazmış: “Torunları iyi yetiştirin. Hoşça kalın” ve görünür bir yere bırakmış. Bahçeye gitmiş… kendi bostanına…

İşte… Ambulans geldi, onu sedyeye koydu­lar, ama o birden kalktı, kendi gitmek istedi. “Ne o Saşka, ne oldu?” diye onu arabaya kadar geçirdim. Yaşamaktan yoruldum. Oğluma telefon et, hastaneye gelsin” Hâlâ konuşuyordu. Ceketi yanmış,  omzu beyaz, temiz, beş bin ruble bırakmış. Biri zamanlar büyük paraydı! Bankadan çekmiş pusulayla masaya koymuş. Hayatı boyunca biriktirmişti. Perestroyka ya kadar böyle bir parayla Volga marka araba satın alabilirdin. En pahalısını! Ya şimdi? Yeni çizme ve çelenge anca yetti Ya işte! Sedyede uzanmış kararıyordu… Gözlerimin ününde kararıyordu. Doktorlar onu kurtaran ve ipten aldığı çarşafımı (daha yeni yıkamıştım) onun üstüne örten genci de götürdüler. Yabancı bir genç… öğrenci… yanından geçiyormuş» bakmış adam yanıyor! Oturmuş hüsranda, kamburu çıkmış ve öylece yanıyor. Duman çıkarıyor. Susuyor! Sonra bize şöyle dede “Susmuş, yanıyor.” Canlı bir adam… Sabahleyin oğlu ka­pımı çaldı: “Babam öldü.” Tabutta yatıyordu… Bütün kafası ve elleri yanmış. Kara… Kapkara… Onun elleri mahirdi! Her iş gelirdi elinden. Marangozluk da, taş ustalığı da. Herkeste onun bir hatırası kaldı; birinde masa, birinde kitap rafı… Etajerler… Gece yarılarına kadar oturur ve yontup dururdu bazen, şimdi bile gözümün önünde, öylece rendeleyip duruyor. Ağacı se­verdi. Ağacı kokusundan, yüzeyinden tanırdı. Her ağaç, derdi, kendince kokar, en güçlü koku çamdadır: “Çam güzel bir çay gibi kokar, akağaçtaysa neşeli bir koku vardır.” Son güne kadar çalıştı. Haklı bir deyiş vardır: Kolunda altın bilezik oldukça, dişinde ekmek olur. Emekli maaşıyla artık asla yaşayamazsın. Ben de dadı oldum, şimdi başkalarının çocuklarına dadılık yapıyorum. Birkaç kapik veriyorlar, böylece şeker alıyorum, Doktorskaya salamı alıyorum. Peki, bizim emekli maaşımız? Ekmekle süt alırsın, yazlık terlik almaya yetmez. Yetmez, ihti­yarlar daha önce avludaki bankta işsiz güçsüz otururdu. Lak lak ederlerdi. Artık yapamıyorlar… Kimi şehirde boş şişe topluyor, kimi kilisenin yanında duruyor… para dileniyor… Kimi otobüs durağında çekirdek, kimi sigara satıyor. Şaşka yaşamak istemiyordu. Reddetti. Tanrı’ya biletini kendisi verdi.

Savaşı hatırlardık… Onun babasından hiç haber alınamamıştı, kardeşi de partizandı. Öldü. Brest’e yolladılar esirleri, bir sürü İnsanı! Onları yollarda at gibi kovalamışlar, şehir dışında toplamışlar, esirler ölmüş ve çöp yığını gibi kalmış cesetler. Bü­tün yaz, Saşka gidip annesiyle babasını aramış orada.. Bana anlatmaya başlıyordu… Hiç duramıyordu.., Ölülerin arasında aramışlar, canlıların arasında aramışlar.

Savaşı hatırlardık… Onun babasından hiç haber alınamamıştı, kardeşi de partizandı. Öldü. Brest’e yolladılar esirleri, bir sürü İnsanı! Onları yollarda at gibi kovalamışlar, şehir dışında toplamışlar, esirler ölmüş ve çöp yığını gibi kalmış cesetler. Bü­tün yaz, Saşka gidip annesiyle babasını aramış orada.. Bana anlatmaya başlıyordu… Hiç duramıyordu.., Ölülerin arasında aramışlar, canlıların arasında aramışlar.Artık kimse ölümden korkmuyormuş, ölüm sıradan bir şey olmuş. Savaştan önce şöyle bir şarkı vardı: “ Kavgalardan Britanya denizlerine kadar / Kızıl Ordu hepsinden güçlü…” Gururla söylerdik şarkıyı! Baharda buzlar çözüldü… Harekete geçti… Köyün ardındaki bütün nehir cesetle doldu, çıplak, kararmış, sadece bellerin­deki kemerler ışıldıyordu. Kızıl yıldızlı kemerler. Susuz deniz olmaz, kansız savaş olmaz. Tanrı verir canı, savaşta herkes alır… (Ağlıyor.) Avluda dolanıp duruyorum. Ayaklarımı yere vuru­yorum. Sanki Saşka hemen arkamdaymış gibi geliyor. Sesini duyuyorum. Bakıyorum, kimse yok. İşte… İşte… Ne yaptın Saşka? Böyle bir acıya nasıl katlandın! Neyse bir teselli var: Yer­yüzünde acı çeken, gökte acı çekmez. Eziyeti sona erdi. Bir yerlerde toplanıyor bütün gözyaşlarımız… Orada onu nasıl karşıladılar? Sakatlar yeryüzünde sürünür, felçliler yatar, dilsiz­ler yaşar gider. Karar bize kalmamış… Bizim irademizde değil… (Haç çıkarıyor.)

Hayatım boyunca savaşı unutmayacağım… Almanlar köye geldi… Gençtiler, neşeliydiler. Ve öyle bir gürültü koptu ki! Bü­yük büyük araçlarla geldiler, üç tekerlekli motosikletleri vardı. Ondan önce hiç görmemiştim motosiklet. Kolhozdaki araçlar bir buçuk tonluktu, ahşap kasalı, basık araçlardı. Ya bunlar! Ev gibiydi! Onların atlarını gördüm, at değil dağdı. Okula boyay­la yazdılar: “ Kızıl ordu sizi bıraktı” Alman düzeni başladı… Bir sürü Yahudi yaşıyordu bizde: Abraham, Yankel, Morduh… Onları toplayıp bir yere götürdüler. Yastıkları, yorganları vardı yanlarında, ama bir anda hepsini katlettiler. Bütün bölgeden toplayıp bir günde kurşuna dizdiler. Çukura yığdılar… Binlerce insanı… Üç gün boyunca yukarıya kan çıktığını anlatırlardı… Toprak nefes almış… Canlıydı toprak… Orada  şimdi bir park var. Dinlenme alanı. Mezardan ses yok. Kimse bağırmıyor… Yaaani… Bence böyle… (Ağlıyor.)

Acılar yüzünden iyiliği de unuttum… Ne kadar gençtik ve sevmiştik. Saşka’nın düğününe gitmiştim… Lizka’yı sevmişti, uzun süre beklemişti. Erimişti onun için! Düğünde giyeceği beyaz duvağı Minsk’ten getirtmişti. Gelini barakaya kollarında taşımıştı… Eski geleneklerimiz… Damat gelini kollarında taşır çocuk gibi, böylece ev cini onu takip etmez. Fark etmez. Ev cini yabancıları sevmez, kovalar. Evde efendi odur, onun sizi beğenmesi gerekir. Amaaan… (Elini sallıyor) Şimdi hiçbir şeye inanmıyorlar. Ne ev cinine ne komünizme. İnsanlar inançsız yaşıyor! Belki, aşka hâlâ inanıyorlardır… “Öp! Öp!” diye bağır­dık Saşka’ya masanın başından. Peki ne mi içmiştik o zaman? Koca masada bir şişe vardı, on kişiydik… Şimdi herkese bir şişe koyacaksın. İneği satmak lazım oğluna ya da kızına düğün yapmak için. Lizka’yı sevmişti… Ama kalbin almıyorsa, kulak vermezsin asla; zorla güzellik olmaz. Ya işte böyle… Liza kedi gibi geziyordu ortalıkta. Çocuklar büyüyünce, Saşka’yı tama­men terk etti. Dönüp bakmadı bile. Ona demiştim: “Saşka, iyi bir kadın bul. Alkolik olacaksın.” “Bir bardak içiyorum. Artistik patinaj seyredip uyuyorum.” Tek başına uyursan yorgan ısıtımaz. Tek başınaysan cennette bile sıkılır insan. İçti, ama alkolik olmadı. Başkaları gibi içmedi. Ah! şurada bir komsumuz var Gvozdika kolonyası içeri losyon ispirto içer. Ve yine de hayatta! Şimdi bir şişe votka parasına eskiden palto alınıyordu. Peki meze? Yarım kilo salam, emekli maaşımın yarısı. Şimdi özgürlüğü için bakalım! Özgürlüğü yi­yin Böyle teslim ettiler ülkeyi! Devleti! Bir kurşun atmadan. Bir tek şunu anlamıyorum neden kimse sormadı bize? Haya­tım boyunca büyük bir ülke inşa ettim. Bize böyle söylediler, verdiler.

Nasıl evlendiğimi anlatmayı unuttum… On sekiz yaşında­yım. Artık kerpiç fabrikasında çalışıyordum. Çimento fabri­kam kapatılmıştı, ben de kerpiç fabrikasına geçmiştim. Önce kilciydim. O zamanlar kil elle eziliyordu, kürekle… Arabalarla boşaltıyor ve kili avluya düzgün katmanlar halinde yayıyorduk, böylece kil “olgunlaşıyordu”. Yarım yıl sonra yüklü vagonları presten sobaya kadar götürmeye başladım: Yaş kerpiçler halfa de gidiyor, geriye pişirilmiş, sıcak halde geliyordu. Kerpiçleri biz çıkarıyorduk sobadan… Delice bir sıcaktı! Bir vardiya dört ya da altı bin kerpiç çıkarıyorsun. Yirmi ton kadar. Yalnızca kadınlar çalışıyordu… Ve genç kızlar… Genç erkeklerde vardı, ama onlar daha çok arabalarda olurdu. Direksiyonun başında. Bir tanesi peşime takıldı… Geliyor, gülüyor… Ve eli­ni omzuma atıyor… “Benimle gelir misin?” dedi bir keresinde. “Gelirim,” dedim. Nereye diye sormadım bile. Böylece Sibir­ya’ya yollandık. Komünizmi kurmaya! (Susuyor.) Şimdi de…

Ah! Ya işte böyle… böyle… Her şey boşuna… Boşuna acı çek­tik… Bunu kabul etmek zor ve bununla yaşamak da zor. Ne çok çalıştık! İnşa ettik. Hep ellerimizle. Zor zamanlardı! Kerpiç fabrikasında çalışıyordum… Bir keresinde uyuyakalmışım. Sa­vaştan sonra işe geç kalmanın cezası… On dakika geç kalsan bile, hapis. Vardiya çavuşu kurtardı: “Seni madene gönderdi­ğimi söylersin…” Birisi gammazlasa onu da yargılarlardı. Elli üçten sonra geç kalmaya cezayı kaldırdılar. Stalin’in ölümün­den sonra insanlar gülmeye başladı, ama ona kadar dikkatle yaşıyorlardı. Hiç gülmeden.

Peki… Şimdi hatırlamanın faydası ne? Yangın yerinden çivi toplamak. Hepsi yanmış! Bütün hayatımız… Bizim olan her şey kayıp… İnşa ettik… İnşa ettik… Saşka bakir topraklara  gitti çalışmaya. Orada komünizmi inşa etti! Aydınlık gelecek. Kışın çadırlarda uyurlarmış, uyku tulumları olmadan. Sadece (giysileriyle. Elleri donup yapışırmış üstlerine… Ama yine de gurur duyardı! “Yol uzun dolanıp gidiyor, / Selam sana, bakir toprak!” Parti kimliği vardı, üzerinde Lenin olan kırmızı bir defter, çok değer verirdi ona. Yerel yönetimdeydi ve Stahanovcuydu benim gibi. Yaşam geçip gitti, uçtu. İz kalmadı, bulun­maz artık… Dün üç saat süt için kuyrukta bekledim ve bana yetişmedi Eve hediyelerle dolu bir Alman paketi getirdiler; Hububat çikolata, sabun vardı içinde. Bana Alman paketi lazım değil. Hayır… Almadım, (Haç çıkartıyor) Köpekli Almanlar.., köpeklerin tüyleri parıldıyor… Onlar ormanda gidiyorlar, biz ise bataklık içinde. Boğazımıza kadar suyun içinde. Nineler, çocuklar. İnsanlarla birlikte inek­ de var. Susuyorlar. İnekler de insanlar gibi susuyor. Herkes anlıyor. Alman şekeri ve Alman bisküvisi istemiyorum. Be­nimkiler nerede? Benim emeklerim? Biz böyle inanmıştık! Bir gün iyi yaşayacağımıza inanmıştık. Bekle, sabret… Evet, bekle, sabret, Bütün hayatımız barakalarda, yurtlarda, kulübelerde geçti.

Ama ne yapacaksın? Böyle oluyor… Ölüm dışında her şeye katlanılır, ölüme katlanılmaz… Saşka otuz yıl mobilya fabrika­sında çalıştı. Kambur oldu. Bir yıl önce onu emekliye ayırdılar. Saat hediye ettiler. Ama çalışmadan duramadı. İnsanlar gelip gidiyor, sipariş veriyordu, işte böyle… Ama yine de neşeli değil­di, Sıkılıyordu. Tıraş olmayı bıraka. Otuz yıl tek bir fabrikada, bir hesap et, ömrün yarısı! Orası evi olmuş artık. Fabrikadan ona bir tabut gönderdiler. Pahalı bir tabut! Her yeri ışıl ışıl, içi de kadife kaplı. Böylelerinde arak sadece haydutları ve gene­ralleri gömüyorlar. Herkes dokundu durdu, benzersiz bir şey! Barakadan mezara götürürken, eşiğe tohum saçtık. Yaşayanlar huzur bulsun diye böyle yapmak gerekir. Bizim eski gelenek­ler… Tabutu avluya koyduk… Akrabalarından biri rica etti: “İyi insanlar hakkınızı helal edin.” “Helal olsun,” dedi herkes. Neyi helal edeceğiz? Dostça, bir aile gibi yaşadık. Sende yoksa ben veririm, bende kalmadıysa sen getirirsin. Bayramlarımızı sever­dik. Sosyalizmi inşa ettik, şimdi radyoda sosyalizm bitti diyor­lar. Ama biz… biz kaldık…

Trenler takırdıyor… takırdıyor… Yabancı insanlar size ne lazım? Ne? Birbiriyle eş ölüm yok… İlk oğlumu Sibirya’da do­ğurdum, difteriye yakalandı ve gidiverdi. Yine de yaşıyorum. Dün mezarına gittim Saşka’nın, yanında oturdum. Lizka’nın nasıl ağladığını anlattım. Başını nasıl tabuta vurduğunu.

Aşk yıllarla azalmıyor…

Öleceğiz… Ve her şey iyi olacak…

İkinci El Zaman‘dan alıntıdır

Reklamlar