Kitap İnceleme

Sanatın İktidarı mı, İktidarın Sanatı mı?

Artık nostaljik bir tartışma haline gelen, bir sanatın avangard olabilmesi için sokakta mı yoksa belli bir merkezde mi boy göstermesi gerektiği, vakti zamanında çok can yakmıştı. Sonrasında sanat-iktidar ilişkisi kafaları meşgul etti. Pek bir ilerleme kaydedildi mi, orası muamma ama elde epey malzeme biriktiği kesin. Üstelik bu tartışmaların belli noktalarda toplanması ayrıntılı incelemeleri de beraberinde getirdi.

Ali Bulunmaz- kulturservisi.com

Ali Artun, bu kez böyle bir ağırlık noktasına yoğunlaşıyor; sanatın iktidarı ve iktidarın sanatı meselesine, 1917 Devrimi sonrasındaki gelişmelere bakarak Rus İmparatorluğu’ndan Sovyet Rusya’ya geçişte sanatın nasıl yönetildiğini inceliyor.

Tartışmanın öncüleri 

Artun’un “Sanatın İktidarı” isimli kitabının “1917 Devrimi, Avangard Sanat ve Müzecilik” alt başlığı bize önemli bir ipucu veriyor aslında. Devrimi izleyen birkaç yılda, Rus avangardının ete kemiğe büründüğünü söyleyen Artun, “Devrim sanatı”nın doğuşundan bahsediyor. Burada yol ikiye ayrılıyor: Birincisi, sanatın kendisinin tartışılması, ikincisi ise onun yönetimi ve yayılması. Bu anlamda Artun, 1917 Devrimi’nin açtığı yolun dikkatle incelenmesi gerektiğini düşünüyor.

Başlangıçta, Rus avangardının müzeleri silip süpürmekten bahsettiğini hatırlatan Artun, 1917 sonrasında müze ve sanat merkezlerinin yönetiminin Rus avangardlara teslim edildiğini belirtiyor. Tabii bundan önce birkaç soru soruyor: “Sovyet yönetimi, sanatı neden kendi kadrolarına değil de avangard sanatçılara teslim etti? Sanatçılar, bu emaneti nasıl yönetti? Nasıl bir formasyona sahiptiler? Nasıl örgütlendiler?”

Batı’da olduğu gibi Rus avangardı da Realizmden Sembolizme geçişle başlıyor. Artun, hemen birkaç isim sayıyor: Vrubel, Benois, Gonçarova ve Larionov… Dünyanın dinamizmini ortaya çıkaran Kübizm, Rus avangardında önemli bir yere sahip ve onu temsil eden kişi de avangardın asıl iki kurucusundan sayılan Maleviç. Diğeri ise Tatlin. Rus Kübizminin özelliği, Fütürizmle birleşmesi ve Kübo-fütürizm adı altında yeni bir akımın doğması; bir anlamıyla devrim.

Fakat daha önemlisi, Maleviç ve Tatlin’in önderlik ettiği, Avrupa’nın kadim geleneğinin bittiğini söyleyen Süprematizm ve Konstrüktivzm, iki ayrı koldan ve kavgalarla yeni sanat anlayışının taşlarını döşemeye başlıyor.

“Siyah Kare”yle adından söz ettiren Maleviç, bilinci özgürleştirme amacıyla yola çıkıyor. Artun’un da anımsattığı üzere “gerçekliğin saf formlar şeklindeki idealarının peşine düşüyor”. Gerçekliğin taklidinin sanatı oluşturduğunu düşünen klasik yaklaşımı parçalayan Maleviç, “gökyüzünden yeryüzüne inen bir gerçekliği” savunur, “sanatın yerini hayat inşa etmenin alacağını” söyler.

Maleviç, kozmik bir armoniyi ararken Tatlin, sanatında mekanik armoniyi bulmaya yönelir. Maleviç kavramlara, Tatlin üretim araçlarına ağırlık verir. İkili arasında hem teoride hem de pratikte büyük bir gerilim söz konusu. Artun, asıl kıyametin son noktada koptuğunu belirtiyor: “Aslında aralarındaki temel mesele, sanatın özerkliği konusunda düğümleniyor. Maleviç, sanatın özerkliğini azamileştiriyor; onu, bilimin de felsefenin de ötesinde başlı başına bir bilgi bölgesi olarak görüyor. Tatlin ise sanatın özerkliğini yıkıyor, onu sanayi ve üretimle özdeşleştiriyor. Ne var ki ikisi de sanata ve modernliğe karşı. Dolayısıyla on sekizinci yüzyıldan beri modernliği örgütleyen müzeye de. Ama farklı kutuplardan.”

Rus avangardı, kendisini “aşırı  solcu” ve “devrimci” sayıyor ama bu kavramlar tamamen sanat ve estetikle ilgili. Sanatın devrim yapma gücüne inandıkları için mesela “aşırı solculuk”, “Cézanizm” anlamına geliyor.

Artun, Maleviç’in “sanatın mantığı, toplumun mantığına karşı savaşarak kurulur” düsturunun, toplumu dönüştürme gücünün sanatın iktidarından geçtiğinin göstergelerinden biri olduğunu ortaya koyuyor. Rus avangardı, 1917 Devrimi’ni açıklayıp anlamlandırırken sanatın kavramlarına başvuruyor. “Form”dan bahsediyor, “malzeme”, “hacim” ve “konstrüksyon” diyorlar. Dahası, kendilerini devrime verirlerken ciddiye alındıklarını ve desteklendiklerini de biliyorlar. Hayli özgür bir ortam bu; iktidar da politika da herhangi bir müdahalede bulunmuyor. Elbette bir süreliğine…

Müzeler birer ‘mezarlık’ mı? 

Maleviç’in, dünyayı dönüştürecek bir dil ve form ya da işaret sisteminin geliştirilebileceğine dair inancı da Tatlin’in üretime bağladığı Konstrüktivizm’i de 1917 sonrası Sovyet Rusya’nın itici güçlerinden birini oluşturur. Daha çok, hayata karışan Konstrüktivizm tabii ki.

Burada dikkat çeken, tiyatrodan mimarlığa, resimden edebiyata kadar pek çok alanda bir çığır açan gelişmelerin yaşanması; belli bir vakitten sonra devrimle sanatın bütünleşmesi.

Sanatın, avangard hareketlere teslim edilmesinin en büyük nedeni Lunaçarski’nin sanatın önderliğine verdiği önemdi: “Devrimle kurdukları organik bağa güvenerek komünistler ve Lunaçarski, sanatı avangard sanatçılara teslim ediyordu. Rus imparatorluk sanatının örgütlendiği bütün bir düzen, onca resmî ve sivil kurum; müzeler, akademiler, salonlar, sergiler, malikâneler ve koloniler artık çağdaş sanatçılardan soruluyordu. Ne var ki onların davası, imparatorluktan devrolan düzenin başına geçmek değildi, tam aksine, o düzeni parçalamaktı. Daha doğrusu, onu parçalamanın yollarını yaratmaktı. Özerkliklerini ve iktidarlarını koruyabildikleri sürece bunu başardılar. Çarlık Sarayı’na bağlı akademi ve müzelerin sanat üzerindeki otoritesini kırdılar. Akademi ve müzeyi, avangard deneylerin atölyesine, laboratuvarına dönüştürdüler.”

Lunaçarski, 1919’da, sosyalizm yolunda, üretime saf sanattan daha fazla önem verilmesi gerektiğini açıkladığında, Rus avangardının iki önemli akımından biri olan Konstrüktivizm’in kaderi de belirginleşir: Tasarıma yönelmek.

Rus avangardının, 1917 Devrimi’yle birlikte hücrelere bölünerek yayılma tarihinin, müzeleşme tarihi olduğunu söyleyen Artun, “deney ve tartışma ortamının filizlendiğini; entelektüel ve teorik üretim ortamında bulunulduğunu” da ekler: Yeni sanatı örgütleyenlere göre sanat eseri “müzeolojik aurasını, kutsallığını, nesnelliğini, estetik ve tarihsel temsiliyetini yitirir”. Sanat, hayatı sindirince kendi ontolojisi de yok olur, böylece sanat eserini korumanın ve sergilemenin herhangi bir anlamı kalmaz. Bunun, bir müze yıkıcılığı olduğu tartışmasız. Rus avangardı da Batı’daki örneklere benzer biçimde müzeleri birer “mezarlık” diye niteleyip onları “müzenin sorgulandığı bir ortama” dönüştürür. Bu da yetmez, yenilerini kurarak devrimci bir müzecilik anlayışıyla klasik formu yıkmayı amaçlar. Böylece deney ve tartışma hız kazanır. Artun’un da dediği gibi bu anlayış, bir “karşı-müze” yaratır.

Kısa süren özerkliğin ardından 

Sanatın yönetimini eline alan avangard tayfa, 1920’lerden itibaren bazı politik müdahalelerle karşılaşır ve özerklik konusu fiilen tartışmaya açılır. Lenin, “insanlığın ve Rusya kültürünün mirasının reddedilemeyeceğini” savunarak tartışmanın yönünü belirler. Daha sonra Stalin sanatı merkezîleştirince Realizm geri döner ve Kültür Devrimi’yle avangardın tasfiye süreci başlar.

1936’da ise avangard sanatın müzelere girmesi yasaklanır. Bunu izleyen dönemde, Rus avangardını kötülemenin ve karalamanın bir eğilim ya da moda haline geldiğini söyleyen Artun, daha acı bir gerçeği paylaşır:

Peki, 1900’lerde ortaya çıkan ve 1917-1921 arasındaki zafer yılları dışında, önce Çarlık polisinin, sonradan da Stalin gizli servislerinin boğucu baskıları altında 1970’lere kadar yaşamını sürdürmeyi başaran avangard kolektiflere ne oldu? Avangardın icat edildiği bütün o devrime, o ufka, o yaratıcı devinime? Ne yazık ki piyasanın küresel sanat gösterilerine massedilip gitti. Artık hepsi hayallerden ibarettir ya da kurgulardan. Avangardın kahramanları sanki gerçekte hiç var olmamıştır. Diktatörlerin yapamadığını, serbest piyasa yapmıştır.”

Artun’un çalışması, Rus İmparatorluğu’ndan Sovyet Rusya’ya geçişin sancılarının, sanat ve müzecilik ayağını ele alıyor. Sanatın iktidarının, iktidarın sanat anlayışı tarafından çevrelenme sürecine kadarki bu kısa dönem, özerklik, yaratıcılık ve yıkıcılık gibi üç taşıyıcı üzerinde yükseliyor. Politik müdahaleyle birlikte bir başka sürecin başlamasına kadar devam eden serbestlik, iktidarın, sanatın yönetimini de ele almasıyla kısıtlamalara ve sanatın merkezîleşmesine evriliyor. Bugün de olduğu gibi o vakitlerde de elde aynı tartışma kalıyor: Sanatın iktidarı mı, yoksa iktidarın sanatı mı?..

Sanatın İktidarı, Ali Artun, İletişim Yayınları, 194 s.

Reklamlar