Kitap

Yaşam ve Yazgı

Vasili Grossman’ın “Yaşam ve Yazgı”sı, çok sayıda derenin bir nehir oluşturması gibi, çok sayıda hikâyenin birlikteliği ve ardışıklığıyla bir nehir roman oluşturuyor. Ve bu nehirde, kanlı 20. yüzyılın destanı akıyor.

Hüseyin Şengül – bianet.org

Adını hatırlayamıyorum; bir yazara sormuşlar: Ölürken en çok neye üzülürsün diye. O da: “Geride okuyamadığım daha bir yığın kitabın kaldığına” demiş.

“Yaşam ve Yazgı”,  geride okunacak olanlar hanesinde bırakmadığım kitaplardan oldu. Elbette daha çok kitap var! Her zaman olacak da.

İyi ki okumuşum. Bunu sağlayan Can Yayınları‘na ve emeği geçenlere teşekkür ediyorum.

Yaşam ve Yazgı, Sovyet yazarı Vasili Grossman’ın eseri. 1200 sayfalık kitap ülkemizde ilk defa bu yıl (2012) Can Yayınları tarafından üç cilt olarak yayınlandı.

Grosman kitabında, Sovyetler Birliği’nde 1930 yıllarındaki büyük kolektifleştirme ve 1937-38 yargılamalarıyla birlikte esas olarak Stalingrad savunmasını anlatıyor.

Stalingrad bir destandır.

Stalingrad bir ağıttır!

Stalingrad, II. Dünya Savaşı’nın dönüm noktasıdır. 1943 yılının ilk aylarında, Stalingrad’da Kızılordu tarafından Hitler faşizminin beli kırılmıştır.

İkinci Savaş’ın en ağır yükünü Sovyetler Birliği çekti.

Savaş, insan eliyle yaratılan bir insanlık faciasıdır; Stalingrad ise bu faciaların en dehşetlisidir.

Grossman’ın ağıtı

Grossman’nın kitabını ta içimden hissederek okurken;

Stalingrad’ın kenarında Volga, kan renginde…

Kulaklarımda “Volga Boatmen” şarkısı…

Gözümün önünde İlya Repin’in “Volgalı Burlaglar” (tekneyi kıyıya çeken bir tür hamallar) tablosu…

Ve zihnimin bir tarafını rahatsız eden çok sayıda çirkefliklerden biri;  Hitler’in “Kavgam” kitabının bir zamanlar alıcısı bol ülkem…

Acı duyuyorum!

Grossman’ın “Yaşam ve Yazgı” kitabı bir ağıttır.

Nazilerin katlettiği insanların, soykırıma uğratılan Yahudilerin, Stalin’in kurbanlarının bir ağıtı. Ve özellikle Grossman’ın Naziler tarafından Kiev’de katledilen annesinin romandaki kurgulanmış mektubu, bir anne yüreğinde ifadesini bulan insanlığın alçakgönüllü, onurlu, vakur çığlığıdır. Bu mektup, soykırımın bir ağıtıdır! “Yaşam ve Yazgı” romanını annesine ithaf ederek onu yâd eden Grossman, annesinin ölümünden duyduğu acıyı biraz olsun hafifletmeye çalışır. Ya da daha doğrusu, insanlığa karşı duyduğu sorumluluğu annesine karşı sorumluluğunda somutlayarak ifade eder.

Nazi toplama kampları, kamplardaki gaz odaları, öldürülen insanların altın dişlerinin sökülmesi, fırınlar…

Stalingrad savunması, keskin nişancılar, Kızılordu askerleri, Hitler ordularının kuşatılması; insan eliyle yaratılan vahşette yine insanların paramparça oluşu…

Stalin’in Kulaklara karşı 1930’larda başlatmış olduğu büyük kolektifleştirme sürecindeki vahşet, 1937-38 yargılamaları ve Stalin totalitarizmi altında insanın kişiliksizleştirilmesi…

İnandıkları ve uğruna mücadele ettikleri bir toplumsal sistemin, ideallerle/umutlarla çelişmesiyle birlikte entelijansiya çevresinde (Örneğin, Mayakovski) baş gösteren intiharlar…

1937-38 yargılamalarında on binlerce insanın işkenceli sorgulardan geçirilmesi, itiraflara zorlanması, biat ettirilmesi, kamplara sürülmesi, kurşuna dizilmeleri…

Sovyetler Birliği Komünist Partisi (SBKP) Merkez Komite üyelerinin büyük bir bölümünün Buharin, Kamenev, Zinoviyev, Rikov gibi önde gelenlerinin kuruşuna dizilişi…

Stalin Sovyetlerindeki korku imparatorluğunun Orwell’in “1984” romanındaki izdüşümü…

“Yaşam ve Yazgı” kitabı, Tolstoy’un “Savaş ve Barış’ı ile karşılaştırılmayı hak edecek düzeyde.

Tolstoy’un romanı Napolyon ordularının Moskova’yı işgalini ve sonrasında Çarlık ordularının General Kutuzov önderliğinde Napolyon’u Rusya’dan atmasını Rostova ailesi bağlamında ele alırken; Grosman “Yaşam ve Yazgı” romanında, yukarıdaki konuları Şapoşnikov ailesi çevresinde anlatır.

Ancak Tolstoy’un “Savaş ve Barış” romanı klasik bir kurgu izlerken, Grosman’da olayların örgüselliği biraz daha zayıf kalmakta.

İkincisi, Tolstoy’un eseri, daha bir edebi yapıya sahip. Grosman, aynı zamanda bir gazeteci olduğu için, romanında da gazeteciliğin üslubu görülmekte.

Tüm bunlar, Grosmanı’nın romanının değerini düşürmüyor. Tersine, Grosman iyi bir savaş muhabiri olarak hem güçlü gözlemlere sahip hem de insanın ve toplumun yaşamındaki ‘zorunluluk’ ve ‘rastlantısal’ ilişkileri bilen birisi. Kitabında “…. Onun yazgısıydı” diye anlattığı olayların koşullarını zekice belirlemesi, ondaki bilinç/duygu derinliğine işarettir.

Romanda çok sayıda kişi var. Bunların neredeyse yarıdan fazlası, gerçek kişiler. Örneğin romanda Stalingrad’da Kızılordu keskin nişancılarının anlatıldığı kısa bir bölüm var. Bunu konu alan bir filmin olduğunu biliyordum. Kitabın o bölümünü okuduktan sonra, “Kapıdaki Düşman” adlı söz konusu filmi izledim. http://www.sinemalar.com/film/1023/kapidaki-dusman

Filmde Kızılordu askeri, keskin nişancı Vassili Zaitsev konu ediliyor. Grosman’ın kitabında da bu Zaitsev’den söz edilmekte.

Yaşam ve Yazgı – II

Grossman’ın romanı, çok sayıda derenin bir nehir oluşturması gibi, çok sayıda hikâyenin birlikteliği (tipik Çehov hikayeleri gibi) ve ardışıklığıyla bir nehir roman oluşturuyor. Ve bu nehirde, kanlı 20. yüzyılın destanı akıyor.

20. yüzyıl alçaklığın, kanın, cinayetlerin, büyük savaşların tarihidir. Birinci Dünya Savaşı’nda 20 milyon, İkinci Dünya Savaşında 50 milyon insan öldü. Bu 50 milyon insanın 25 milyonu yalnızca Sovyetler Birliği’nde öldü. Rakamları telaffuz etmek, yuvarlamak ne kadar kolay değil mi?

Düşünün en yakınınızın ölümünü; 50 milyonda bir eden aritmetik bir değere mi sahiptir yoksa esas olanın nicelik değil, kaybettiğiniz yakınınızın (oğlunuz, babanız, eşiniz, ananız vb) niteliksel değeri midir?

Türkiye’de yaşadı bu yüzyılı ve çizmeleriyle, yüzyılın kanlı topraklarında çok dolaştı!

21. yüzyıla girdiğimiz şu yıllarda, 20. yüzyıla göre hemen her alanda köklü değişimler yaşanıyor.

Sürekli ve kısa aralıklarla yaşanan büyük değişiklikler karşısında, insanların dünya görüşleri, yaşam tarzları da değişiyor. Her şeyden önce 20. yüzyılın paradigmaları yıkıldı, insanlık ondan koptu ve insanlık, çoktan yeni paradigmalar oluşturuyor.

Sanayi toplumu nasıl aşıldıysa, ona ait siyaset, kültür ve sosyal ilişki biçimleri de geride bırakıldı. Yeni dünyalar inşa ediliyor. Dünden ‘nesnel kopuş’ neredeyse tamamlandı ve bu doğaldır da. Ancak dünün bilgisinden kopmak, dünden bugüne gelişin yollarını (ya da bugünü düne bağlayan yolları) yitirmek demektir ki, bu durum, kendi içinde büyük ‘insani’ zafiyetler taşır.

Dünün paradigmalarından kopuş, dünün bilgisinden kopmayı asla zorunlu kılmaz. Eğer böyle olsaydı, sosyal bilimler ve özel olarak da tarih bilimi (eğer tarih bir bilimse) olmazdı. Ne yazık ki, bilgi sürecinden kopuşun sığlıklarını akademik olarak yaşamaya devam ediyoruz. Yeni kuşağı donanımsız görme, hiçe sayma ve suçlama olarak görülmesin, ama yeni kuşağın genel olarak zihin dünyasında, dünün ne olduğuna dair ciddi sayılabilecek, işe yarayacak pek fazla bir fikrin olmadığını sanıyorum.

Yeni kuşağın az bir kesimini saymazsak, geri kalan kesiminde düne dair ne biliniyorsa, mesaj tiratları düzeyinde facebook tekerlemelerinden öteye gitmiyor.  Bu durum, toplumsal tecrübelerin aktarımlarını büyük kesintilere uğratmakta ve dün, yeni kuşaklar için fi tarihine dönüşmekte.

20. yüzyılın yoğun çatışmacı ve kanlı vahşetini bilmeden, bugünün çatışmacı zihniyetleriyle nasıl mücadele edeceğiz?

Hitler faşizmini bilmeden insan hakları ve kimlikler üzerine ne ölçüde doğru ve hatta gerçekçi kelamlar edilebilir ki?

Faşist ve diktatör liderlerin yaşadığı siyasal ve toplumsal koşulları bilmeden, liderin tarihteki rolü üzerine ne konuşulabilir ki?

Tek adam, lidere tapma gibi faşizan ruh halleri hangi toplumsal koşullarda ürüyor; bunu bilmeden Türkiye’nin yakın tarihi nasıl değerlendirilebilir ki?

Stalin totalitarizmini bilmeden sosyalizmden, Marksizm’den ne kadar bahsedilebilir ki?

Sovyetler Birliği’ndeki yaşanmışlıklar sosyalizmden, Marksizm-Leninizm’in teorisinden ayrı tutulabilir mi?

Hayattan çıkan bu soruların cevapları yine hayatın içindedir.

Ve hayat, teori kitaplarına sığmayacak kadar zengindir!

“Yaşam ve Yazgı” gibi romanlar okunmadan bu tarihi süreçler yeterince objektif olarak değerlendirilemez.

“Yaşam ve Yazgı” gibi romanlar dünü bugüne bağlayan köprülerdir. Köprüler, kitaplar dünyasının içindedirler. Keşfi, bizlere kalmaktadır.

Kitabın 2. cildinin 223-227. sayfaları arasında dünyada Yahudi karşıtlığı üzerine inşa edilen görüşlere manifesto niteliğinde bir karşı çıkış var. Antisemitizm üzerine sarf edilen bütün palavraların altında nelerin yatabileceğini uzun uzadıya sıralayan bu bölümden bazı alıntılar yapacağım. Bugün ülkemizde de daha çok dinci çevrelerce dile getirilen antisemitik saçmalıkların Grossman’ın tespitlerine ne kadar uyduğunu göreceğiz.

Şöyle diyor Grossman:

“Antisemitizm, insan yeteneksizliğinin ölçüsüdür. Devletler kendi başarısızlıklarının açıklanmasını dünya Yahudiliğinin entrikalarında ararlar.”

“Antisemitizm, uğradığı felaketlerin ve çektiği acıların nedenlerini anlama yeteneğinden yoksun halk kitlerinin bilinçsizliğinin ifadesidir. Cahil insanlar, uğradıkları felaketlerini nedenlerini devlet ve toplum düzeninde değil, Yahudilerde görürler.”

“Antisemitizm, dünya gericilerinin özgürlük güçleriyle kendileri açısından öldürücü bir savaşa girdikleri dönemlerde gericiler için devlet ve parti düşüncesi halene alır; yirminci yüzyılda, faşizm döneminde de böyle olmuştur.”

Yukarıdaki alıntılar sanki Siyonizm üzerine yazılmış onca komplocu kitaplardan yapılmış gibi, hiç fark etmiyor!

“Yaşam ve Yazgı” romanını ‘şiddetle’ öneriyorum.

Reklamlar