Sinema

Sergei Eisenstein – Nasıl Yönetmen Oldum

Epey zaman oluyor. Otuz yıl kadar.

Ama hala dün gibi hatırlarım. Yani sanatla ilk ilişkim demek istiyorum. İki oyunun beni deliye döndürürcesine etkilemesi, iki sevda bu yöne atılmama neden oldu. İlki Kommissarjevski yönetimindeki Turandot oyunu. (Riga’da, Nezlobin tiyatrosu, 1913). Bu oyunu seyrettikten sonra tiyatro benim için vazgeçilmez bir tutku haline geliverdi. Hele Alexandra Tiyatrosunda Mascarade adl oyunu gördükten sonra, babadan kalma mühendislik mesleği yolundaki çabalarımı terk ederek birdenbire kendimi sanata adamaya karar verdim.

Sonraları, tüm matematik sınavlarımı başarıyla sonuçlandırdığım sıralarda, bu iki mutlu rastlantıyla beni karşı karşıya bıraktığı için kaderime içtenlikle teşekkür ettim. Bununla beraber, akılcı görüşümü ve sanat çalışmalarımda vardığım matematik doğruluğu mühendislik alanındaki çalışmalarıma borçluyum. İç savaşın karmakarışık günlerinde, okulu ve tüm geçmişimi bir anda silip attım. Artık okula gidemezdim. Başım önde, çekingen, tiyatroya yöneldim.

İlk PROLETKULT işçi tiyatrosunda dekoratör olarak çalışmaya başladım.

Bir zaman sonra yönetmen oldum.

Daha sonra aynı toplulukla, hayatımda ilk kez, sinema yönetmeni olarak çalışmaya koyuldum. Ve o günlerde sanat derneğe henüz kimsenin dilinin varmadığı bu çekici dala dehşetli ‘bir tutkuyla bağlandım. Hiç bir şey beni korkutmuyordu. Bu uğurda her türlü fedakârlığı yapmaya hazırdım. Moskova’ya gidebilmek için, Akademinin doğu dilleri bölümüne yazıldım. Kısa zamanda bine yakın Japonca kelime ve bir sürü anlaşılmaz hiyeroglif ezberledim. Akademiye girmekten kastım yalnız Moskova’ ya gitmek değil benim için bayağı mühim olan Japon ve Çin kültüründen de faydalanmaktı. Alıştığımız Avrupa dillerine hiç mi hiç benzemeyen bu dili öğrenmek için nice uykusuz geceler geçirdim…

 Anımsarım.

Senaka: «sırtı’ demek. Nasıl hatırlarsın?

Senaka ! Tamanı, Seneka gibi.

Bir elimle cevaplan kapayıp tekrarlıyorum. Sırt?

Sırt? Sırt?

Neydi? Tamam, senaka …

Böylece bir şeyler öğrendik.

Allahın belası bir dil (laf aramızda). Ne ses uyumu bakımından, ne de cümlelerin kuruluşu bakımından bizim dillerle en ufak bir ilişkisi yok. Asıl en zor tarafı kelimeleri hatırlamak değil, kelimeler ve cümlecikler arasındaki bağlantıyı kurmak. Ne var ki bu çalışmalarım boşa gitmedi. Alışa­ geldiğimiz mantıktan bambaşka bir türde cümleleri kuran bu dilden edindiğim bilgiler, sonraları kur­gu alanında uyguladığım yöntemde bana yardımcı oldu.

Sinemaya dört elle sarılmış, sanki sevdalanmıştım. Güç, güç olduğu kadar güzel, zaman zaman kara bulutlarla kaplı bir sevdaydı bu. Isaac Newton’un elmanın düşüşünü düşünen ve b1ı düşünceden türlü yorumlar, kanunlar çıkaran tarzı oldum olası hoşuma gitmiştir. O kadar ki, Alexandre Newski’yi Newton’un olayı algıladığı biçimde perdeye aktarmak istedim. Ve geçmişin bu kahramanı, filimde eski bir hikâyeden esinlenerek Peipous savaşının planını düzenledi. (Filimde İgnace’ın anlattığı gelincikle küçük tavşanın hikâyesi).

Bu tür bir esinleme mesleğimin ilk günlerinde benim de başıma geldi. Benim elmam PROLETKULT işçi tiyatrosunda yer gösteren kadınlardan birinin yedi yaşlarındaki oğluydu. Bir gün provalara gelmeyi alışkanlık haline getiren bu yumurcağın suratı dikkatimi çekti. Oğlan tüm dikkatiyle sahnede olup biteni izlemekteydi. Ama sadece mimikleri ya da oyuncuların hareketlerini değil, sahneyi olduğu gibi algılamaktaydı sanki yumurcak. Aynı anda hem oyuncuları, hem de oyunun tümünü görebilmesi beni bayağı şaşırttı. Oğlanın aynı anda oyuncuları ve oyunu algılaması üzerine ciddiyetle bu olayın biçimini düşünmeye başladım.

1920’lerdeydik.

 Tramvaylar işlemiyordu.

Tüm ünlü oyunların oynandığı Karetny Riad’dan geçen şirin bir cadde Çistiy Prudiy’deki buz gibi odama kadar uzanıyordu. Koşulların zorluğuna rağmen gözlediğim her yeniliği odamda bir bir not ediyordum.

William James’in ünlü sözünü yine eskisi gibi anımsarım: Üzgün olduğumuz için ağlamıyoruz, ağladığımız için üzgünüz

Cümledeki paradoksun inceliği beni hala eskisi gibi etkiler. Bir deyimin kopyasından böylesine uygun bir heyecan yaratmak ilginç değil mi? (oyuncunun mimiklerle iletmeye çalıştığı dış dünyasını algılayan oğlan, onun duyduğunu, ya da iletmeye çalıştığını aynı anda yaşıyor)

Yetişkin seyirci kendini tuttuğundan bu durum onun suratında pek belli olmaz. Etkilendiğini belli etmek istemeyen yetişkin seyirci dramın kendisine sunduğunu çabalayarak algılamak zorundadır. Ya da hayali olarak yani bir anlamda oyuncunun oynadığını o da oynayarak izler.

Oyun unsurunu düşünmeye koyuldum. Sempati denen olay sayesinde sanat insana hayali kahramanlıklar yaptırmakta, onu hayali ruh hallerine düşürmekte, Karı Moor’la mert, Faust’la olgun, Romeo’la tutkulu, Rizoor Kontuyla vatansever yapmakta, Kareno, Rosmer ya da Danimarka Prensi Hamlet’le de tüm iç sıkıntılarından kurtarmaktaydı demek! Üstelik bu uydurma davranışlar seyirciye gerçekten zevk vermekteydi. Verhaeren’de şafak’ı seyrettikten sonra kendini kahraman olarak görüyordu seyirci. Aşk ve entrika’da kendine acıyan biriydi artık. Tiyatronun bulunduğu Trubnaya meydanına yaklaşırken içimi bir sıkıntıdır kaplıyordu,

Bu ne iştir!

Sunmak istediğim sanat dalındaki sanatçı izleyici mekanizmasının korkunçluğuna bak! Bu sadece yalan değil. Aldatmaca da değil. Zehir bu. Korkunç, dehşetli bir zehir. Hayali olarak hislenip, koltuğundan kımıldamadan zevke kapılmış giderken hiç bir güç harcamadan elde edilen bu zevkin sahteliğini kim düşünür?

Toy bir delikanlının görüşleri, der Puşkin… Miasnitskaya sokağından Pokrovski kapılarına kadar uzanan tüm bulvarları bilmem kaç kez arşınladım. Yazarın o sıralar,  gençliğin de dörtnala gitmek eğiliminde olduğu yirmi iki yaşında olduğu unutulmasın.

Bu işi kökünden kazımak gerek! Yok etmek gerek!

Şövalyece anıların ya da yeterince gelişmemiş tutumların etkisini bilemeyeceğim, ama Raskolnikovvari öldürme özlemi yalnız bana musallat o muş değildi.

Dört bir yandan sanata karşı saldırılar başlamıştı o yıllar: Şekilciliğe son, metine sadık kalınmayacak, benzetmeye paydos, sahne yaşayacak. Değişik davranış nedenleriyle apayrı sanat ve kültür görüşünde olan bir sürü sanatçı LEF’’de birleşerek sanata savaş açmıştı. Ama sanat dünyasında henüz yerini alamamış bir genç, asırların meydana getirdiği kuruluşları aralayarak sesini nasıl duyurabilirdi?

bfi-00m-vg4

Ne yapmalı?

Önce hâkim olmak.  Sonra yıkmak.

Sanatın sırrını öğrenmek

Tüm çıplaklığıyla göz önüne sermek. Sonunda sözünü dinletmek. Usta olmak. Ve tüm maskeleri kaldırıp atmak!

İlişkilerimiz yepyeni bir safhada. Cellatla kurban kol kola. Bakıyor, öğreniyor ve kurbanın itimadını kazanıyor cellat. Zamanını nasıl geçirdiğini, günlük gidiş gelişlerini inceliyor. Alışkanlıklarını not ediyor. Bulunduğu yerleri. Dolaştığı kimseleri tespit ediyor. Sonunda onunla konuşuyor. Ve birbirlerinden ayrılmaz oluyorlar. Hatta senli benli de denebilir. Aralarında gizli bir şey kalmıyor. Ama yine de hançerini gizli gizli okşuyor cellat… Sanatla ben, birbirimizin peşi sıra böyle dolanıp duruyoruz işte… O beni boğarcasına kucaklamış. Ben de, ara sıra, çaktırmadan hançerimi yokluyorum.

Anatomi bıçağından daha keskin hançerim. Son perdeyi beklerken, aradaki zamanda taçsız kraliçenin yapabileceği bir sürü iş olabilir. Mademki taç giymeyi hak edememiş. Neden ona yerleri sildirmeyelim? Sanatın gücü gerçek verilerde değil mi? Yeni proleter devletin işi başından aşkın olduğuna göre, sanat ve his dünyasındaki gücünü da­ ha uzun süre gösteremeyecek.

İş başa düşüyor.

Uzun yıllar matematik okudum. Hiç gereği yoktu, kuşkusuz bu konudaki bilgilerim bayağı işime yaradı, ama o yıllarda bunu öngöremezdim. Gece gündüz, deliler gibi Japoncayı sökmeye uğraştım. Onun da gereği yok muydu acaba? (O yıllarda bu yöndeki çalışmalarımın bana ne tür bir kazanç sağlayacağını kestiremiyordum). Şimdi de, gece gündüz demeden sanatın yöntemini öğrenmeye çalışalım.

Açalım tüm defter ve kitapları… Laboratuvarda analiz … Mencteıeev tablosu, Gay Lussac kanunu… Ne biliyorsak tümünü sanat alanına taşıyalım. Her şeyi önceden kestirmek güç, biliyoruz. Ama genç mühendis işe koyulacak.

Başı dönse bile.

Sanatın kalbinde sakladıklarını elde etmek için çabaladığımızda bilgimizin, aklımızın erdiği kadarını açıklığa kavuşturabildik ancak.

Okyanus kadar engin sanat!

“Kılıç ne kadar keskin olursa olsun, kuş tüyü yastığı ikiye bölemez” derler. Ne kadar yetenekli olunursa olsun, bu okyanus kastedilemez.

Kuş tüyü yastık, Hazreti Süleyman’ın Doğu Yatağanda dövülmüş keskin usturasıyla ikiye bölünür ancak… Okyanusun derinliklerinde gizlediklerini tüm ayrıntılarıyla elde edebilmek için katedilmesi gereken yolu simgeler “Doğu Yatağan”

Olsun! Daha genciz. Uzun yıllar var önümüzde, uzun yıllar…

1920’1erin heyecanlı uğraşları çevirmiş dört bir yanımızı.

Yeni akımların fışkırdığı, cesaretli atılımların yaygınlaştığı yıllar. Ve herkeste aynı coşku, aynı özlem: Eskiyi yıkmak, yepyeni bir anlatım biçimi.

‘Sanat eseri’ deyimini kaldırıp yerine ‘iş’ kelimesini koymamıza rağmen, gösteriler arasında kemikli parmaklarıyla ‘şekli’ boğmak isteyen ‘yapı’ya gülerken, yılların coşkunluğu bir sanat yarattı. Gerçekten bir ‘sanat’

1920 1930 arasındaki unutulmaz yıllarda, iş sarpa sardığından, sanatla cell8.dı geçici bir süre için uyuşmak zorunda kaldılar.

Cellat hançerini unutmadı yine de. Bir süre onu analiz bıçağı olarak kullandı. Gizliliği, ilmi yöntemlerle göz önüne sermek isteyenin bir mühendis olduğu unutulmasın. Değişik dallarda koşturmasından şunu öğrendi genç mühendis: İlim, ölçü birimlerini araştırma alanında tatbik etmekle başlar.

Öyleyse işe sanatın gücünü ölçecek birimi aramakla başlayalım. İon’ları, elektron ve nötron’ları var fiziğin. Sanatın da gösterisi olsun.

Ya Kurgu? Harika bir kelime değil mi? Henüz alışılmadı ama ilerde dilden düşmeyecek kuşkusuz.

Ne duruyoruz!

Biri endüstri, diğeri müzik salonlarından gelen bu iki kelimenin birleşmesinden bir birim elde edilsin.

“Gösterilerin kurgusu.” Güzel değil mi? Her iki kelimenin de kökeninde şehircilik var.

O günlerde Pavlov’u daha yakından tanısam yaptığımı “estetik uyarıcılar teorisi” diye isimlendirirdim.

O günlerden sonra benim için yaratıcı ve çözümsel uğraşları kapsayan iki yanlı bir hayat başladı. Bir yandan eseri çözümleyerek yorumluyor, diğer yandan varsayımlarımı eserle kanıtlıyordum.

Başarılarımı kutladım, yenilgilerime üzüldüm. Yıllardan beri, pratikten edindiğim bilgileri biraz da üzüntüyle anımsıyorum. Burada hiç söz etmesek daha iyi.

Cinayet masalına gelince: Kurban açıkgöz çıktı. Cellat aldatma planlan kurarken kurban onu baştan çıkardı. Önce hoşuna gidip sarıp sarmaladı celladı. Sonra da onu elde edip yutuverdi. (Uzun süre).

Sanatçı olmayı kafama koymuş, balıklama sanatın derinliklerine dalmıştım artık.

Elde etmek istediğim “Prenses” beni baştan çıkardıysa da, bazı günler masama oturup onun gizliliklerini göz önüne sermek için birkaç sayfa karalamayı başardım yine de. “Potemkin zırhlısı”nın çekimi, bize bir eser yaratmanın sarhoşluğu nedir tanıttı. O zevki yaşayan, bu işten vaz geçemezdi artık.

1945

Reklamlar