İnceleme

Henri Troyat – Savaş ve Barış

Kanyak – benhayattayken.com

Russian Herald’da Savaş ve Barış’ın ilk bölümlerine gösterilen mesafeli tepkilerden sonra, romanın altı ciltlik basımının başarısı; Tolstoy’un beklentilerinin kat kat üzerindeydi. Okurlar kitapçı raflarını boşalttılar, kitabı arkadaşlarına verdiler, Rusya’nın bir ucundan diğer ucuna karakterler hakkında kendi görüşlerini savunan mektuplar yazdılar. Edebiyat dünyasında duygusallık doruk noktadaydı. Herkes büyük önem taşıyan bir olayın meydana geldiğinin farkındaydı. O muazzam sözcükler yığını, başka bir gezegenden düşen bir meteor gibi insanların kafalarını karıştırdı, canlannı sıktı ve öfke patlamalarına sebep oldu.

Tolstoy’un dostu Fet, Nataşa’nın sonsözde yazar tarafından “de-poeti- zasyonunu” onaylamamasına rağmen, son cildi bitirdiğinde kendinden geçmişti. Botkin ona şöyle yazdı: “İlginç olmayan ve doğrusu sıkıcı bulduğum masonluk hakkındaki bölüm hariç, roman hangi açıdan bakılırsa bakılsın mükemmel. Nasıl bir canlandırma ve derinlik! Nasıl her şeyiyle Rus bir eser!”  Gonçarov, Turgenyev’e “En önemli şeyi en sona sakladım. Kont Leo Tolstoy’un Savaş ve Barış’ın yayımlanmasını. Kont gerçek bir edebi şöhret olmuş,”  diye yazdı. Başka bir meslektaşı, Saltikov-Şedrin, dişlerini gıcırdattı: “Savaş sahneleri bütünüyle asılsız ve karmakarışık. General Bagration ve General Kutuzov kukla gibi gösterilmişler…” Budala’sı eleştirmenler tarafından küllerin arasından yeni çıkarılmış olan Dostoyevski; Strakov’a (bir eleştirmen) Tolstoy’u “edebiyatımızda büyük olan her şeyle” kıyasladığı için kırılmıştı. “Savaş ve Barışla edebiyat sah¬nesine çıkmak,” diye yazdı, “Puşkin’in “yeni sözcüklerinden’ sonra çok geç kalmaktır; ve Tolstoy ne kadar ileriye, ne kadar yükseğe giderse gitsin, o yeni sözcüklerin kendisinden önce ve ilk defa bir dâhi tarafından söylenmiş olduğu gerçeğini değiştiremeyecektir.”

Turgenyev’e gelince, Savaş ve Banş’m açılış bölümünü şiddetle eleştirdikten sonra, kendini ki¬tabın sürükleyiciliğine bıraktı. “Savaş ve Barış’ta birbiri ardına gelen pek çok muhteşem sayfa var, kesinlikle çok kaliteli; bütün betimlemeler, gelenekler ve davranışlar (av, gece yapılan kızak yarışı, vs…). Öte yandan, okurları neredeyse çılgına çeviren tarihî ekler, kuklacılıktan ve şarlatanlıktan başka bir şey değil… Tolstoy, okuyucularına Aleksandr’ın çizmelerinin burnundan ya da Speranski’nin kahkahasından söz ederek, gözlerinin yerlerinden fırlamalarına yol açıyor ve aslında bütün bildiği bunlardan ibaret olduğu halde, haklarında bu özel şeyleri bildiği için bu insanlarla ilgili her şeyi bildiğine inanmalarım sağlıyor… Ancak romanda, Avrupa’nın başka hiçbir yerinde Tolstoy’dan başka hiç kimsenin yazamayacağı şeyler var, gerçek bir heyecan ateşiyle titrememe yol açan şeyler.” (Annenkov’a mektup, 14 [26] Şubat 1868). “İçinde, Rus dili yaşadığı sürece yaşayacak olan pasajlar var” (Borisov’a mektup; 27 Şubat [10 Mart] 1868). “Tolstoy çağdaşı yazarlar arasında bir dev, bana züccaciye dükkâ-nındaki fili anımsatıyor. Anlaşılmaz – hatta tuhaf, ama muazzam bir yaratık, ve çok zeki!” (Borisov’a mektup, 12 [24] Şubat 1869).

Bu eleştiri, Viyazemski ve NoroVun başında bulunduğu muhafazakâr yazarlar grubunun tipik görüşüydü. Puşkin ve Gogol’un eski bir arkadaşı olan Prens Viazemski, Tolstoy’un ulusal kahramanlan tahtlarından etmekteki azgm kararlılığı karşısında öfkelenmişti. “Ateizmde, cennet ve ölümden sonra hayat anlamsız hale gelir,” diye yazdı. “Tarihsel özgür düşüncede, geçmişteki olayların küçültülmesi ve popüler hayal gücünün putları¬nın hakir görülmesiyle, dünya ve yaşamın kendisi anlamsız hale gelir. (…) Bu artık kuşkuculuktan çıkmış ve edebi materyalizm olmuştur.”  Ve gençliğinde Borodino Savaşı’na katılmış olan Norov, yazann savaş sahnelerini detaylara takdire değer bir saygı göstererek resmettiğini, ancak “askerî tari¬himizden ayrı düşünülemeyecek olan ve adlan yeni nesil askerlerin ağzın¬da hâlâ dolaşan generallerimizin, kaderin işe yaramaz ve beceriksiz araçla- n olarak sunulduğu,”  gerçeğine esefle baktığını söylemişti, işin garibi, Action’ın tutucu eleştirmeni, yazann, savaşın resmî kahramanlarını olduklarından daha önemsiz göstermesini, ondaki vatanperverlik hissipin sapkınlaşmasına mal etti – “üstelik soyadına bakılırsa,” dedi eleştirmen, “gerçek bir Rus olmasına rağmen.” “Bazıları bu fenomeni,” diye devam etti, “yazann içinde büyüdüğü çevrenin etkisine atfettiler; çocukluğunda ya da gençliğinde etrafı, kuşkusuz Cizvit eğitimli Fransız mürebbiyelerle çevriliydi; onlann 1812 yılı hakkmdaki görüşleri, bebekken ya da çocukken kolay etkilenir zihnine, yetişkinliğinde bile kendini olayların bu karmaşık, cahil ve Katolik yorumlamalanndan kurtaramayacağı kadar derin sızmıştı.”* Monarşistler, ulusal değerleri kötüye kullandığı için Tolstoy’a sövgüler yağdırdılar; liberallerse, insanları kötüye kullandığı gerekçesiyle onu günah keçisi yapmak istediler, ilerici gazete The Affair’de, Bervi, Tolstoy için “onur ve inceliğin sadece zengin ve ünlüler arasında varolduğunu”, romandaki bütün karakterlerin “düşük nitelikli” olduklarım, örneğin Prens Andrey’in “kirli, bayağı ve mekanik, hissiz bir yaratıktan başka bir şey olmadığını”, yazarın “tutku, bayağılık ve anlamsızlığı yüceltmek için hiçbir fırsatı kaçırmadığım” ve savaş pasajlannm “insana sürekli olarak, dar kafalı ama geveze bir onbaşının ücra bir köyde bir grup cahil köylü önünde kahramanlıklanyla övündüğü izlenimini verdiğini,” ifade etti.Ancak Turgenyev, Tolstoy’un sanatı önünde diz çökmesine rağmen, felsefesini içine sindiremedi. “Tolstoy tarzında kendi kendini yetiştirmiş bir adamın felsefe yapmaya kalkışması,” diye yazdı bir kez daha Annen¬kov’a,  “büyük bir talihsizlik. Böyleleri, hiç değişmeyen bir biçimde, sihirli sopasıyla her soruna üç kolay adımda çözüm sağlıyor gibi görünen evrensel bir sistem icat eder -örneğin tarihsel determinizm- ve sonra ileri marş! Antaios gibi, yere indiği zaman, gücü yenilenir: yaşlı Prens Alpatiç’in ölümü, işçi ayaklanması, bütün bunlar dikkate değer şeylerdir.” Yaşlı Pogodin de daha az coşkulu değildi: 3 Nisan 1868’de “Eridim, ağladım, sevindim,” diye yazdı Tolstoy’a. Ve ertesi gün devam etti: “Şimdi şuna bak, bu nedir? Benim için yaptığın… Beni bu bunak yaşımda Nataşa’ya döndürdün!… Ve Puşkin bunu görmek üzere burada değil! Olsaydı nasıl alkışlardı, nasıl mutlu olurdu, ellerini nasıl da sevinçle ovuştururdu!” Birkaç ay sonra, bir kez daha düşündükten sonra, aynı Pogodin’in The Russian’da yayımlanan bir makalede, aynı roman hakkında çok daha tenkitçi bir görüş ifade ettiği doğrudur: “Romancının kesinlikle affedilemeyeceği şey, tarihe mal olmuş Bagration, Speranski, Rostopçin ve Ermolov gibi şahsiyetlere özensiz tutumudur. Yaşamlarım araştırmasına ve sonra onları kanıtlara dayanarak yargılamasına söylenecek bir şey yok, ama onları, hiç sebep yokken, alçak, hatta iğrenç, sığ insan müsveddeleri ve silüetleri olarak sunmak, bana kalırsa, çok yetenekli bir yazarda bile, mazur görülemez bir sorumsuzluk ve kışkırtmadır.”

Bu şiddetli saldırı, diğer radikal yazarlar için de çizgiyi belirledi. Illustrated Gazette’de, isimsiz bir eleştirmen, Savaş ve Barış’m “tümü kölelik çağının kötü şöhretli ürünleri olan” karakterlerine sövdü ve kitabın bütününü “obur aristokratlar, sahte kutsallık, riyakârlık ve günah için bir savunma,” olarak niteledi. The Spark Tolstoy’u, “vatan için ölmenin hoş ve kolay bir şey olduğunu” kanıtlayan savaş sahneleri özendirici tavrı için yarım ağızla kutladı. Ve Şelgunov, Bervi’nin The Affair’de bıraktığı yerden devam ederek, “Tolstoy’un felsefesinin hiçbir Avrupai önemi olamayacağım,” yazarın “doğulu kaderciliğe karşı, batılı mantığın” vaazını verdiğini, onun ve fikirlerinin “bireyin içindeki, kendi sosyal durumunu iyileştirmek ve mutluluğa ulaşmak için sahip olduğu bütün enerji, insiyatif ve arzuyu boğduğunu” ve kısaca, yaydığı öğretilerin “başta Auguste Comte olmak üzere, çağdaş düşünürlerin öğretilerine tamamen muhalif’ olduğunu savunarak tartışmanın çizgisini yükseltti. “İyi ki,” diye sonuca bağladı Şelgunov; “Kont Tolstoy büyük bir yazar değil… Eğer, sahip olduğu duygusal olgunluk eksikliğiyle, bir Shakespeare ya da bir Byron dehasım banndırsaydı, dünyanın en korkunç laneti bile onun için yeterince güçlü olmazdı.’’

Liberallerin Tolstoy’a olan güvensizlikleri, taşıdığı asalet sıfatı, Yasnaya Polyana’daki mülkü ve askerî geçmişi ile o günlerde hâlâ genç entelektüellerin bir bölümüne, halkın dostu rolü yapan bir aristokrat gibi göründüğü gerçeğiyle açıklanabilir. Romanlarının hiçbirinde, kölelerin bağımsızlığı, basın özgürlüğü, mahkemelerin yeniden düzenlenmesi, kadın hakları, hükümet reformu gibi halkın ilgilendiği konulardan tek bir bahis bulamazdınız. Kendi malikanesine kapanarak, sanki şimdiki zamanı göz ardı etmeye çalışıyor gibi görünüyordu. Doğruydu, Sivastopol Hikayeleri’ni yazmıştı. Peki daha sonra…? Gonçarov, Dostoyevski ve Saltikov- Şedrin’in romanları belirli bir tartışma yaratmıştı, çünkü onlarınki bir savaş sırasında indirilmiş bir yumruk gibiydi; birçoklan için Leo Tolstoy’unkiler bir sanat eserinden başka bir şey değildi. Anılarında, “herkes Savaş ve Barış’ı büyük bir ilgiyle okumasına rağmen,” diye yazdı Listsev, “büyük yazarın konu ettiği dönem, o sıralarda Rus toplumunu kaygılandıran sorunlardan çok uzak olduğundan, kitabın bize fazla bir coşku vermediğini itiraf etmeliyim ”

Her yandan saldırılara uğrayan Tolstoy’a adil davranan ve takdir eden kesim, ılımlı eleştirmenler ve genelleyerek kamuoyu diye adlandırdığımız kesim oldu. Fatherland Notes’da Pisarev “sade ve saf gerçekten” söz etti; aynı dergide yazan Bayan Tsebrikova, romanında yaşamı kurduğu merhametsiz ve yanılmai basitliği övdü; European Herald’da Annenkov, “dünyada başka hiçbir şeyle kıyaslanamayacak olan” kitaba uzun bir makale ayırdı; Suvorin Army and Navy Gazette’de tanımlayamayacağı nitelikler karşısında kendini boşlukta hissettiğini itiraf etti: “Romanda olağandışı, okurun imgelemini zorlayan hiçbir şey yok; bu hünerli yazar hiçbir hileye başvurmamış. Bu, resim yapan bir yazar tarafından yaratılmış, akıp giden bir destan”; ve The Dawriâa Strakov, Tolstoy’a gurur ve-ren şu satırları yazdı: “Nasıl bir büyüklük ve denge! Başka hiçbir edebiyat bize kıyaslanabilir bir eser sunmuyor. Binlerce karakter, binlerce sahne, hükümetler ve ailelerin dünyaları, tarih, savaş, bebeğin ilk ağlayışından, ölmek üzere olan piskoposun özenle seçilmiş son sözlerine kadar insan yaşamının her anı… Üstelik hiç kimse bir başkasının gölgesinde kalmamış, hiçbir sahne ya da izlenim bir başkası tarafından bozulmamış, bölümlerde olduğu gibi, bütünde de her şey açık, her şey uyumlu…”
Yenilikçiler bu nutukvari övgüden alındılar. St. Petersburg Gazette “Tolstoy’un bir dâhi olduğuna inanan tek kişi Strakov’dur,” diye yazdı. St. Petersburg News’da Burenin, Tolstoy’un romanının “evrensel bir önemi olduğu” yolundaki görüşleri yayımlayan The Davvn’un mizah dergileri ile rekabet etmeye kalkıştığım iddia ediyordu. Tolstoy’un “dünyanın en büyük dâhisi”  olarak nitelendirildiği alaycı sözler yaygınlaşıyordu.
Savaş ve Barış hakkında şiddetlenen bu vahim uyuşmazlıktan büyük keyif alan romancı Leskov, Stock Exchange Nevvs’da (1869-70), “Serinin her bir cildinin basımı arasında geçen uzun sürelerde, dedikleri gibi, yazarın sırtında ne sopalar kınldı: Ona şudur budur dediler; kaderci, aptal, deli, gerçekçi, ifrit; ve o bir sonraki ciltte her ne ise ya da her ne olmak istiyorsa, o olarak kalıyor… Kaskatı bacaklar ve demir nallan üzerinde dev bir savaş atı gibi yol almaya devam ediyor…” diye yazdı.

Tolstoy genellikle eleştirmenleri dikkate almazdı. “Puşkin, eleştirmenlerden çok dertliydi,” derdi. “En iyisi onlan göz ardı etmek.”  Ama Strakov’un onu öven makalelerini tekrar tekrar okumanın zevkinden de kendini alamadı; daha sonraları soylu bir güvenle, Strakov’un Savaş ve Barış üzerindeki çalışmasında “kitabın özünde taşıdığı yüce anlamı,” yakaladığını “ve artık asla kaybetmeyeceğini” söyleyecekti.
Savaş ve Barış’a ait notlann birinde Tolstoy, kitabın bir roman olmadığını, bir şiir, ya da bir tarihî günce de sayılamayacağını; bunun yeni bir ifade biçimi olduğunu ve “yazann anlatmak istediklerine uygun olarak tasarlandığını” söyledi. Böylelikle bütün edebi biçimlerden bağımsızlığını ilan ederek, okurlan da eski alışkanlıklannı bırakmaya ve kendilerince eserin genel yapısını keşfetmek için karakterlerin ve kurgunun ötesine geçmeye çağırdı. Ve gerçekten, ancak gözler resmin içindeki binlerce detaya odaklanmaktan uzaklaştığında, bütünün ihtişamı belirgin hale geliyordu. Sonrasında, bireysel kaderlerin kargaşa ve kalabalığının çok ötesinde, evrene hükmeden ebedi yasalar ortaya çıkıyordu. Doğum, ölüm, aşk, hırs, kışkançlık, acı, hiçlik: insanoğlunun derin ve durgun soluğu bizi yüzümüzden vuruyordu. İlk olarak 1805’te barışın son gürilerinde Rus yüksek sosyetesini görürüz. Çalışma odası sohbetlerini, kelebeklerin kanat çırpışını, ifade ve amacın kısırlığım. Önemsiz, ahmak, hilekâr, ahlâksız, tembel insanların bu küçük vitrininin içinden, birkaçı daha derin sesler çıkarır. Budala ve yufka yürekli Piyer Bezukov; gergin, şeytani ve gururlu Prens Andrey Bolkonski; zalim babasının gölgesinde tatlılık ve teslimiyet hissi yayan Prenses Mariya; canlılıkları, içtenlikleri ve gençlik dolu havaları kitap boyunca taze, serin bir rüzgâr gibi esen Rostov kardeşler; ve onların arasında Tanya Behrs ile Sonya Tolstoy’un bir karışımı olan Nataşa – tutkulu, kimseye aldırmayan, inatçı ve müşfik Nataşa.

Savaş çıkar. Her birinin sorunlan, hepsinin sorunuyla kenara itilir. Tarih öykülere bir son verir. Rus ordusu Avusturya’yı işgal eder. Gereksiz olduğu kadar kaçınılmaz da olan kanlı savaşlar verilir. Gerçek liderler, Napoleon gibi savaş hileleri planlayanlar değil, Kutuzov gibi “alt kadrolarının iradesini ve şansın getirdiklerini koşullara teslim edenler”dir. Prens Andrey, cephede kendi kontrolünde olmayan bir sele kapılıp sürükleniyor olmaktan garip bir rahatlama duyar. O, bütün ulusların üzerinde esen bu şiddetli fırtınanın anlamını ararken, Piyer Bezukov, cephenin çok gerisinde, kendi çevresinin yapmacıklığından etkilenir ve güzel Elena Kuragin ile evlenir; Elena’nm erkek kardeşi Anatol, zaten âşık olmadığı Prenses Mariya tarafından reddedilir. Savaş devam eder. Austerlitz’de yaralanan Prens Andrey yaşamın tuhaflığım ve amaçsızlığım sezer. Sırt üstü yatarken yukarıda, “içinde gri bulutların sürüklendiği, bir biçimde belirsiz ama çok uzak ve yüksek, sonsuzluk gibi yüksek bir gökyüzü” görür. Ve kendi kendine “Nasıl durağan ve huzurlu, nasıl heybetli… Bu uçsuz bucaksız gökyüzü hariç her şey boş, her şey sahte. Ondan başka hiçbir şey, kesinlikle hiçbir şey yok…” der. Hayat, o ve diğerleri için, bütün dehşeti ve hataları ve sonuçsuz uğraşlarıyla eski halini alır. Piyer Bezukov, Elena’mn sadakatsizliğinden şüphelenir, bir düelloda rakibi Dolokhov’u yaralar, karısından aynlır, varoluşunu tiksintiyle algılar, masonlukla ilgilenmeye başlar, kölelerini serbest bırakmayı planlar. Prens Andrey eve döndüğünde karısını, “küçük prensesi” doğum yapmak üzere bulur. Karısına çok az sevgi duymaktadır ve ona çocuk gibi davranmaktadır, ama karısı doğum yaparken, neredeyse gözlerinin önünde ölür ve bu ölüm Prens Andrey’i bunalıma sokar. Kendine başka bir sevgi kaynağı arar ve Nataşa Rostov’dan hoşlanmaya başlar. Nataşa bundan etkilenmiş ve kabul etmiştir, ama aile gelenekleri uyarınca evlilik tarihi bir yıl sonrası olarak belirlenir. Nataşa için gecikme ölümcüldür: Prens Andrey’i unutarak, yakışıklı Anatol Kuragin’e âşık olur ve onunla kaçmayı planlar, ama bu teşebbüs rezil bir skandal ve utançla sona erer. Kargaşanın korkunç tehdidi bir kez daha doğar ve kurbağa havuzu üzerinde yükselir: 1812 – tekrar savaş çıkar. Napoleon’un birlikleri Rusya’yı işgal eder. Borodino. Prens Andrey ağır yaralanır. Cephe hastanesinde yanındaki sedyede henüz kesilen bacak, dünyada en çok nefret ettiği adama, Anatol Kuragin’e aittir. O anda nefreti eriyerek yerini titrek bir acıma duygusuna bırakır. “Herkes için, kendisi için, onların hataları ve kendi hataları için” ağlar. Nataşa’yı düşünür. Onu bir daha görmenin hayalini kurar. Mucize eseri, geri çekilme sırasında onu bir kere daha görür ve ölür. Ama o günlerde Rus topraklarında yatan bütün cesetlerin arasında bir ölüm nedir ki? Moskova alevler içindedir. Ulusal birlik. Kararsız, endişeli Napoleon. Piyer Bezukov tiranı öldürmeyi planlamaktadır. Yakalanır ve Fransızlar tarafından sınır dışı edilir. Konvoyunda, acıya gülen, dindar ve hayattan kopmuş bir Rus işçisi ile tanışır, Platon Karatayev. Partizanlar, kaçan Fransızlan yakalarlar. Bunlardan biri öldürülen Petya Rostov’dur. Ama Piyer Bezukov, Kazak askerlerince serbest bırakılır. Moskova’ya döndüğünde tekrar Nataşa Rostov’la görüşür, vicdanıyla yaptığı uzun mücadeleden sonra onu sevdiğini anlar ve evlenme teklif etme cesaretini gösterir. Çift, sonsözde daha yaşlı, dahs^ağırbaşlı ve sakin olarak karşımıza çıkar. Piyer hâlâ liberal fikirlerin heyecanı içindedir. Kuramların tümünde reformlar yapmak isteyen küçük bir siyasi gruba katılır; birkaç yıl geçtikten sonra onu Aralıkçılar’m arasında bulmamız muhtemeldir. Öykü, karakterler -ardlannda genç, aşka ve savaşa susamış, kıpırdaşan bir sonraki dalgayla- yollarının sonuna varmadan sona erer.

Kitabına başladığında, Tolstoy ilk satırdan son satıra kadar kahramanlarını hangi maceralann beklediğini biliyor muydu? Her şey, bilmediğini düşünmemiz yönünde ipuçları verir: tıpkı kişilikleri gibi kaderleri de yarıldıkça ortaya çıkmıştır. Üstelik davranışları, her dönemeçte kişilikleriyle örtüşür. En olmayacak tasavvurlar bile, sanki yaşayan insanlar tarafından düşünülmüş gibi gerçek görünür. Tolstoy’un mucizesi de budur: Hepsi birbirinden farklı, hafif ama unutulmayacak darbelerle çizilen yüzlerce karaktere, yaşamı armağan eder: askerler, işçiler, generaller, yüce soylular, genç bakireler ve kadınlar. Kolaylıkla yaşı, cinsiyeti ve sosyal »ınıfı değiştirerek birinden diğerine geçer. Her birine ona özgü bir düşünce ve konuşma biçimi, bir fiziksel görünüm, etten kemikten bir ağırlık, bir geçmiş ve hatta bir koku verir. Eğer bunlar yüzleri asitte eritilip oyulan gravürlerden yapılmış istisnai insanlar olsalardı, bu kadar takdire değer bir şey kalmayacaktı. Ama hayır: bu dramın kahramanlan, sokakta rMtlamış olsak merakımızı uyandırmayacak kadar sıradan insanlar. Ancak burada, öyle bir beceriyle kimliklendirilmiş ve canlandırılmışlar ki, kitabı kapattıktan sonra zihnimizde yaşamaya ve dolaşmaya devam ederler. “Güzel sayılamayacak, siyah gözlü, geniş ve anlamlı dudakları olan… dar omuzlar, çocuksu bir kucaklamaya hazır çıplak kollan”yla Nataşa Rostov’u binlercesinin arasında tanırız. Nataşa, Boris Drubetskoy’u düşler, Vaska Denisov’u kışkırtır, Prens Andrey Bolkonski’ye âşık olur ve onunla nişanlanır – ama bu ayaklarının Anatol Kuragin tarafından yer¬den kesilmesini engellemez ve en sonunda Piyer Bezukov ile evlenir. Böylece, mutluluğa doğru kendi sancılı yolunda ilerlerken, kitabın bü¬tün ana karakterleri arasında da bir bağ işlevi görür. Herkes, bir noktada, ona yakınlaşır, alevleriyle aydınlanır ve yanar. “Yaptığı her şeye, kendini bütünüyle verdi, bedenini ve ruhunu,” diye yazmıştı Tolstoy. Yaralılara bakarken, ölüm döşeğinde Prens Andrey’le otururken, şarkı söylerken, dans ederken, ülkenin bir ucundan diğerine koşuştururken ya da ahmak, tuhaf Kuragin’i severken, kendisini neşesine, görevine, tehlikeye ya da acısına tamamen teslim eder. Çok akıllı ya da iyi tahsilli değildir belki; ama onda aklın işlevini içgüdüleri üstlenir. Hatırlatma notlarına Tolstoy, “Müsrif … Kendine güvenen … Herkesçe sevilen … Gururlu … Uyumlu … Bir eşi olması gerek, iki eşi, çocukları, bir yatağı olması gerek…” diye yazmıştı. Savaş, erkek kardeşinin ve Prens Andrey’in ölümleri, kızm üzerinde yakınlarının onu “sevimli küçük şeytan” olarak adlandırmalarına neden olan zalim, yıkıcı izler bırakır. Bu acı sarsıntıdan sonra, dünyayı yeni bir ciddiyetle algılar. Sonsözde onu mutlu bir evlilikte, kör bir saadetin tadını çıkanrken görürüz. “Öyle şişmanlamış ve genişlemişti ki, bu yaşlı ve sağlam kadının içinde eski, narin, cıva gibi Nataşa’yı bulmak zordu… Kadın hakları ya da eşler arasındaki ilişkiler hakkında yapılan konuşmalar ve tartışmalar, onu ilgilendirmemekle kalmıyor, bunları anlamıyordu da.” Yazarın değer yargılan dahilinde, bir kadının yalnızca ev işleri ve çocuklarla ilgilenmesi yanlış değildi. Kendi zamanının, bağımsızlığı savunan yenilikçi yazarlarının aksine, Tolstoy, ailenin ve onunla birlikte toplumun temellerinin çökmesi istenmiyorsa, kadınların, kocalanna itaat ederek, aile ocağına bağlılıklarıyla, olmaları gereken yerde kalmaları gerektiğine inanıyordu.

Yine de kendi teorisinin tersini kanıtlamak istercesine, çirkin ve garip ama hassas, vakur, içten, her şeyi inkâra yatkın, evlilikte kendi kişiliğini kaybetmek bir yana, eskisi gibi kalan, ruhu “sonsuza, ebediye ve kusursuza” dönük Prenses Mariya Bolkonski’yi yarattı.

8bb4732fecb6426ba576bbcb0c015f71

Erkekler arasındaki iki kahramandan, Andrey Bolkonski ve Piyer Bezukov, Leo Tolstoy’un iki ayrı yanıdır. Birine yaşama zevkini, pragmatizmini, zalimliğini; diğerineyse ideal barışa ve merhamete özlemlerini, saflığını, garipliğini, tereddütlerini verir. Onları Boguçarovo’da bir gölün kenarında bir sohbette ve Lisiye Gori’de biraraya getirir – aslında Tolstoy günlüğünde kendi kendisiyle konuşmaktadır. Prens Andrey’in şüpheci bir kafa yapısı vardjr: yüreğine güvenmez ve duygularını ironiyle gizler. Hırslıdır; savaşı, kendisini cephede kanıtlamak için bir fırsat olarak görür. Ama Austerlitz cephesinde, sürüklenen gri bulutlarla dolu uçsuz bucaksız gökyüzünün altında, şöhret için duyduğu açlık diner. Karısının ölümünden sonra işçilerinin hayatlarım iyileştirmeye karar verir; ama o sefil insanlara duyduğu merhametten değil. “Serileri serbest bırakmak harika bir fikir,” der Piyer’e. “Ama bu, senin gibi -sanırım şimdiye kadar hiç kimseyi kamçılatmamış ya da Sibirya’ya göndermemiş- biri için iyi bir şey olmayabilir, onlar için daha da kötü. Üstelik dövülüp, kırbaçlanıp, arada sırada Sibirya’ya gönderilirlerse, onlara yazık olduğuna inanmıyorum. Sibirya’da aynı hayvani mevcudiyetlerini sürdürmeye devam edecekler, kamçı izleri kabuk bağlayacak ve eskisi kadar mutlu olacaklar.”

1812’de vatanseverlik coşkusunun patladığı bir anda, Nataşa’nin ihanetinin acısını ve nefretini unutur. Ama umut ettiği ahlâki yeniden doğuş için Borodino’da ölümcül bir yara alması gerekir. Boş olduğuna inandığı gökyüzü sonunda üzerine eğilir, boş yere aradığı iç huzur, gücü gittikçe azalırken, yüreğinde büyümeye başlar. Ateist Prens Andrey ansızın “Aşk Tanrı’dır ve ölmek, o aşkın bir parçası olan benim,, her şeyin ebedi kaynağı o büyük boşluğa dönmem demektir…” diye düşünür.

Onun zıttı -iri yarı, hantal, miyop- Piyer Bezukov, öyle geçirgen bir maddeden yapılmıştır ki, en olmadık tasavvurlar onun içinden iz bırakmadan geçer, iyi niyeti ancak, sonsuz saflığıyla kıyaslanabilir. Yozlaşmaya, evliliğe, düellolara, masonluğa, vatanseverliğe, sivil giyimli kahramanlığa, Napoteon’u öldürmeyi planlamaya, halkla birleşmeye ve Nataşa’nm aşkına balıklama dalar. “Sevmeli, inanmalıyız…” der. Ama kimi seveceğini, neye inanacağını bilmez. Sonunda, uyuşuk Kutuzov en kurnaz strateji uzmanlarına nasıl galip geliyorsa, dünyada mutluluğu bulan da, bu -kararsız, kaypak, sersem- Piyer olur. Piyer’in aydmlamşı cephede bir yıldırımla değil, işçi Platon Karatayev’i dinlerken gerçekleşir. Bundan sonra, şüpheye düştüğü anlarda, dünyayla uzlaşabilmek için, Fransızlar tarafından öldürülen işçiyi düşünmesi kâfidir.

Tolstoy, Piyer Bezukov’a ve Andrey Bolkonski’ye kendinden çok şey verdi, ama özelliklerinden birkaçını da Nikolay Rostov’a ayırdı: kuvveti ve sağlığı, pagan doğa sevgisi, abartılı gururu ve avcılık tutkusu. Ama Nikolay Rostov her şeyin ötesinde, kurulu düzene ters düşecek herhangi bir şey yapmaktan çekinen, orta zekâlı bir oğlandır. Kendi zamanına ve çevresine ait olmak ister. Onu çok iyi tanıyan Nataşa, “Nikolay’m bir kusuru var: başka herkes sevmeden önce bir şeyi sevemez! ” der.

Bu birinci dereceden yıldızlarla birlikte, küçük Sonya, Anatol Kuragin, Dolokhov, Petya Rostov, yaşlı Prens Bolkonski, Denisov ve daha birçoklarının da anılmaları gerekir! … Tolstoy onları ne zaman ve nasıl betimler? Kesin bir yer göstermek olanaksız. Her birinin portresi, kitap boyunca dağılmış binlerce değişik çizgiden oluşur. Yazann karakterlerinin ruh hallerini açıklığa kavuşturmak için arasıra iç monologa başvurduğu doğrudur; ancak çoğu zaman kahramanlarının düşüncelerini bir tavır ya da jestle, ya da anında yakalanan yüz ifadeleriyle ima eder. Onun kişileri asla sadece gülümsemezler, bunu “ani bir iyi niyetle”, “lütfederek”, “hafif bir melankoliyle” yaparlar. Yazılannda “gölge” sözcüğüne sık rastlanır ve bu onun bir duygunun doğru yorumlanmasına verdiği önemi kanılar. Babasının ölümünden sonra Piyer, Anna Pavlovna tarafından “bir ke- derlilik gölgesiyle” karşılanır; Prens Andrey mutluluktan “bir sertlik ve ironi gölgesiyle” söz eder; Nikolenka’nın amcasına olan sevgisinde, “zor hissedilir bir küçük görmenin gölgesi” vardır.

Kitabın anıtsal boyutlanna rağmen, bu aynntı düşkünlüğü Tolstoy’u bir an için bile terk etmez. Ameliyat çadırından çıkan cerrahtan söz ederken “purosunu, lekelemekten korkarak, dikkatle başparmağı ve küçük parmağı arasında tutuyordu” der; Kutuzov, çara hitap ederken “üst dudağında bir titreme” vardır; Anatol, Prenses Mariya’yla konuşurken “bir parmağını üniformasının iliğinden içeri kaydırır”. Yan karakterler her ortaya çıkışlarında tekrar edilen bazı fiziksel özelliklerle tanımlanırlar. Yazann küçük Prenses Bolkonski’yle ilgili olarak belirttiği ilk şey, “hafifçe aşağı doğru gölge yapan, kısa üst dudağıdır.” Bu “kısa dudak” dört ya da beş kez tekrarlanır ve genç kadının ölümünden sonra mezar taşının üzerindeki meleğe de “sezilemeyecek kadar hafif kalkık bir üst dudak” verilir. Piyer’in kansı sevgili Elen, hep “gülümseyişi”, “tombul elleri”, “çilli omuzlan ve boynuyla” belirir. Dolokhov, açık mavi gözleri ve üst dudağı “bir dar açı oluşturarak, büyük alt dudağının üzerini kapatmış” olan ağız çizgileriyle tanımlanır. Rostopçin tarafından çeteye teslim edilen Moskovalı tüccar Vereshagin’in onu diğerlerinden ayırdedebi- leceğimiz bir “tilki tüyü ceketi”, “traşlı kafası”, “ince uzun boynu” ve “çelimsiz elleri” vardır. Diplomat Bilibin, yüzünün değişkenliğiyle dikkat çeker: “Bazen alnı geniş çizgilerle kırışır ve kaşları kalkar; bazen kaşlan iner ve yanaklarında derin çizgiler oluşurdu.”
Tolstoy’un bu yöntemi kullanarak karakterlerini hareketsizlikle dondurduğu sonucu çıkanlmamalıdır. Aksine, insanın kişiliğinin karmaşık, dinamik ve değişken olduğuna inanarak, kişilerini ortamlanna göre farklı ışıklarda göstermeyi başarır. Prens Andrey, “topluluk” içinde Piyer’le yalnızken olduğu gibi değildir; diplomat Bilibin’leyken, kendi alayından subayların arasındayken, babasının yanındayken, kızkardeşine eşlik ederken ya da Nataşa’yla birlikteyken aynı kişi değildir. Her seferinde onu birlikte olduğu kişilerin gözüyle görürüz ve karakterinin yeni bir yönünü keşfederiz. Ama bu psikolojik dalgalanmalar, bireyin kişiliğinin tümünün üzerine inşa edildiği kayayı etkilemez; kaya, onu yutan dalgaların altında her zaman hissedilir. Temel kendisiyle çelişkiye düşse bile varlığı sona ermez. Savaş ve Banş’ın kahramanlarına böylesine hayat veren şey, hepsinin birbirleri açısından tanımlanmış olmalandır.

“Ordudan Moskova’ya döndüğünde,” diye yazar Tolstoy, “Nikolay Rostov, yakın akrabaları tarafından oğulların en iyisi, bir kahraman, yeri doldurulmaz Nikolenka olarak; ailesinin diğer üyeleri tarafından da hoş, uyumlu ve efendi bir genç adam olarak; arkadaşları tarafından da süvarilerin yakışıklı teğmeni, birinci sınıf bir dansçı ve Moskova’daki en cazip genç adamlardan biri olarak karşılandı.”

Öte yandan, St. Petersburg sosyetesi Prens Andrey’in peşinden koşmaktadır: “Reformcuların partisi ona kapılarını sonuna kadar açtı – çünkü öncelikle zekâsı ve kültürüyle tanınıyordu, sonra kölelerini serbest bırakmakla bir liberal olarak ün kazanmıştı. Tedirgin yaşlı adamlar onun himayesini istiyorlardı çünkü onlar için Prens Andrey her şeyden önce babasının oğluydu ve bu yüzden reformculan onaylamadığını düşünüyorlardı. Kadınlar onu kollarını açarak karşıladılar çünkü bekârdı, zengindi, dillere düşmüştü, cephede öldüğü sanıldığından ve karftını henüz kaybettiğinden masalsı bir hale ile çevriliydi.”

Kutuzov’un kurmayları arasında “Prens Andrey birbiriyle çelişen iki üne sahipti. Bazıları -azınlık- onun sıradışı biri olduğunu anladılar, ondan büyük şeyler beklediler, onu dinlediler, hayranlık duydular ve taklit ettiler… Diğerleri -çoğunluk- ondan hoşlanmadılar, katlanılamayacak kadar kibirli, soğuk ve kötü olduğunu düşündükr.”
Bu türden binlerce gözlemle Tolstoy, karakterlerinden her birinin etrafında kesin bir atmosfer yaratır. Her biri çok zor fark edilir bir sempati ve antipati örgüsünün araSmda kalır. En belirsiz jest bile, başka bir sürü bilinçte yankılanır. Prens Andrey, Piyer, Nataşa ve Prenses Mariya, her zaman aynı yandan görünen tek boyutlu resimler değillerdir; okur onların etrafında dolaşır ve bütün diğer karakterlerle karşılıklı bağlılıklarını hisseder. Hepsi görecelik kanununa itaat ederler.

Tarihî figürler, kurmaca olanlar gibi “hareketli” resmedilmişlerdir. Onlar için de yazar tekrar eden ve çabuk tanınmalarına yardımcı olan, daha çok bir leitmotif gibi, birkaç fiziksel özellik seçer: Napoleon -yuvarlak göbeği ve “tombul elleri”; Kutuzov- uykulu hali, kalın boynu, tek gözü ve yara izi. Ancak Tolstoy kendi hayal gücünün ürünleri karşısında dikkate değer ölçüde tarafsız kalmasına rağmen; Napoldon sahneye çıktığında, kontrolünü tamamen kaybeder. Uzun zaman önce Paris Invalides’deki mahzende duyduğu öfke, zihnine dolar. Sivastopol’ün emekli askeri, farkında olmadan elinde kalemiyle intikamını almaktadır. Kullandığı betimleme yöntemi, bu tahrip etme işinde çok faydalı olur. Kendini taraf tutma ithamından kurtarmak için “hiçbir şey yaratmadığı” itirazında bulunur, “her bir detayı” çağdaş anı kitaplarından topladığını söyler. Şüphesiz; ama am kitaplarından seçtiği detaylar, sadece Fransızların imparatorunu gülünç gösterecek olanlardır. Örneğin Napoleon’un tuvaletteki haline dair betimleme tam da böyledir: “Şişman ve kıllı göğsü”, “burnundan soluk verişi”, “san, yağ bağlamış yüzü”, uşağı onu kolonya suyuyla ovarken “Haydi!” “Daha sert” der gibi ifadesi – bütün bunlar Las Cases tarafından doğrulandı, ancak söz konusu sahne, Borodino arifesinde değil; uğursuz St Helena döneminde geçmişti. Ne fark eder! Her ne pahasına olursa olsun, zalim Latin hükümdann, Rus topraklannı kirleten bu adamın, gülünç gösterilmesi gerekir. Kurnazca yerleştirilen bu birkaç ayrıntı Napoleon’u, kurduğu sözde savaş hileleri bir nezle yüzünden geri tepen, yaverleri, askerleri ve aynasının önünde küçük oyunlannı oynamayı bir an için bile unutmayan, gittikçe yaşlanan, akılsız bir yaratığa dönüştürür. Telaşlı tikleri hariç, hiçbir psikolojik sezgisi, hiçbir askerî dehası, hiçbir şeyi yoktur. Dünyanın kaderi, bir adamın sindirim sistemine bağlıdır. “Tarihin hiçbir yerde, sürgünde bile, asla insani bir vakar sergilememiş olan, önemsiz bir aracı” diye yazar Savaş ve Barış’ta. Ve kitabına koymadıklarına günlüğünde yer bulur Tolstoy – orada Napoleon’dan “cesetleri ve yaralı adamları görmekten heyecan duyduğu” cephelerde dolaşmaktan haz alan, “kötü bir süvari,” bir “resim ve heykel hırsızı” diye söz eder. “Kendisi değil ama etrafındaki, ondan etkilenen kalabalıklar ilginçtir. Başlangıçta Murat ve Barras’ya kıyasla, dar kafalı ama adildir; sonra el yordamıyla yolunu arayan, halinden memnun ve muüu biri olur; en sonunda da Caesar ailesinin kızını yatağına almak isteyen bir deli. St Hele- na’da tam bir deli, bunak ve düşkün. Sırf faaliyet alanı çok büyük olduğu için edinilen sahte bir heybet, ama alanın daralmaya başlamasının hemen ardından – beceriksizlik. Ve utanç verici bir ölüm!”  Kana susamış bu ca- navann yanı başında, Aleksandr bir ışık meleği olarak belirir: o zeki, iyi yürekli, hassas biridir; muazzam gücünün zirvesinden erdeme ulaşmak amacıyla yola çıkan, doğru yolu arayan bir adam.  Puşkin’in hakkında “görünüşüyle ve hareketleriyle bir palyaçoydu” diye yazdığı, entrikacı, zayıf ve vefasız prensle, bu portrenin ne ilgisi vardır?

Gerçeğin bu vatanseverlikle çarpıtılmış halinden en çok kâr eden I. Aleksandr değil, Kutuzov oldu. Kurmaylarıyla toplantılarını uyuklayarak geçiren bu yaşlı, tek gözlü generalin üstünlüğü, Napoleon’un aksine, kendini bir dâhi olarak görmemesi, gelecek nesillerin tarihçileri için sonsuza kadar poz verip durmaması, asla plan yapmaması, asla emir vermemesi, kendini olayların akışına bırakması gerçeğinde yatar. “Kitap okumaya ve zekâya ayıracak sabrının olmadığı çok açıktı; o başka ve daha kesin bir bilgi biçimine sahipti,” diye yazdı Tolstoy. Bu “kesin” bilgiye sahipti; çünkü Rus’tu ve dolayısıyla bir çeşit kadercilik hissi taşıyordu. Kutuzov Napoleon’un tam karşıtıdır; “güçlü bir kişilik” değildir, ama tevazusu, yavaş hareket etme alışkanlığı, insanüstü altıncı hisleriyle halkın vücut bulmuş halidir. “Halk, tuhaf bir şekilde, o hisse sahip olduğunu fark ettiği için, çarın isteğine karşı gelerek gözden düşmüş bu yaşlı adamı [Kutuzov] seçti ve onu halkın savaşında, halkın temsilcisi yaptı. Onu üstün bir kudret mertebesine yükselten şey yalnızca bu histi; başkumandan olarak bütün gücüyle öldürmek ve yok etmek için değil; kurtarmak ve korumak için çalıştı.” Burada yazar, “gölge”nin büyük yorumcusu, aniden bir hajiyografi yazarına dönüşür. Şovenizm kalemini ağırlaştırır. Rus tarafında her şey pembedir, Fransız tarafında her şey siyah.

1-13

Ama yüzünü büyük adamların eleştirisinden, büyük olaylım betimlenmesine döndüğünde, hızını geri kazanır. Savaşlar, sakin bir tarihçinin ağzından aktarılmaz; canlı, üç, beş, hatta yirmi, korkmuş, tükenmiş, hiçbir şeyi kavrayamayan katılımcı tarafından yaşanan olaylar olarak anlatılır. Her yanda korkunç bir gürültü, ölüm, çaresizlik, anlaşılmazlık. Emirler yolda kaybolur ya da çok geç ulaşır. Bir muharebenin kaderi, direnebilecek ya da direnemeyecek olan bir bataryaya, havaya uçurulacak ya da uçurulmayacak bir köprüye, adamlannı ateş hattından çıkarmaya cesaret edecek ya da edemeyecek bir subaya bağlıdır. Şans eseri bir köprübaşı direnir, diğeri teslim olur. Hiçbir şey plana göre işlemez. Ve her şey olup bittikten sonra, generaller adamlarının kontrol edemedikleri harekeüeri için mantıklı nedenler bulurlar. Gerçek, zafer ve yenilginin, ordunun, yani halkın moraline bağlı olduğudur. Ve Rus halkı düşman çizmeleriyle kirletilmiş topraklarım korumak için savaşır. Bu yüzden düşmanlarını yenmekten başka çareleri yoktur: “Piyer, vatanseverliğin -fizikte dedikleri gibi- gizli ısısının, gördüğü herkesi canlandırdığına tanık oldu ve ölmeye giderken soğukkanlı, neredeyse neşeli olmalarını bununla açıkladı.”

Harap olmuş yollarda okurun önünden sıraya girmiş binlerce asker geçer – sedyelerinin üzerinde yaralılar, topallayan piyade subayları, topluluktan ayrılan süvariler, keplerinde haçları ve beyaz gömlekleriyle işçi milisler: sayısız, bilinci yitik, meçhul, mağlup yürüyen halk. Ancak bu insanların yalnızca kitabın sonlarına doğru ortaya çıktıklarını unutma- inak gerek. Kitabın onda dokuzu boyunca Tolstoy neredeyse onlann varlıklarından bile habersizdir. Sınıf bilinciyle, kahramanlarını aristokradar arasından seçer: kıdemli yetkililer, sosyete üyeleri, toprak sahipleri. Ve genellikle, kişileri demokratik özlemlerle yanıp tutuşmazlar. Prens Andrey ve Piyer Bezukov’un rüyaları, on dokuzuncu yüzyılın başlarında Rusya’daki bazı kişilerin düşüncelerini kışkırtan liberal tutkuyla kıyaslandığında hafif kalır. Tolstoy, “Bir eser ancak kişinin ona hakim olan düşünceyi sevmesi halinde başarılı sayılır, Savaş ve Banş’ta benim sevdiğim düşünce halktı” der: kitabın iki bin sayfasından sadece iki yüz sayfası sıradan insanlarla ilgilidir.  Sanki varlıkları yazara son dakikada hatırlatılmış gibi. Ansızın belirirler, kesif, gri bir tufan gibi: MoskovalIlar, askerler, işçiler, kahraman partizanlar… Piyer Bezukov tutukluyken o olağanüstü Platon Karatayev sayesinde gerçek Rusya’yla, ebedi işçilerin Rusya’sıyla tanışır. Ama Platon Karatayev bile Savaş ve Barıj’m üçüncü cildinin ilk iki taslağında yoktur. Üçüncü taslakta ortaya çıkar – sabırlı, güler yüzlü, yorulmak bilmeyen, atasözleriyle konuşan, “iyi kötü, her şeyi yapabilen” biri olarak. Piyer onun sayesinde, “koşulların kontrol edemediği bir iç özgürlüğün” varlığım fark eder. Daha önceleri, Moskova’nın terk edilmiş caddelerinde rastgele dolaşırken, kendi kendine “zenginlik, güç, yaşam, insanın büyük özenle kurduğu ve koruduğu her şey; onlardan vazgeçerken duyduğumuz sevinç dışında, değersizdir,” demiştir. Rus halkı bu inancı kuvvetlendirir. Rus gücünün başka bir ifadesi de dinç, cesur ve becerikli, baltasının tek vuruşuyla bir tahta kazığı ikiye ayırabilen ya da ince bir kaşık yontabilen, partizan Tikhon Şerbati’dir. Ahlâki ve fiziksel direnişin birleşimi. Mermi ve süngüden daha güçlü bir alaşım.

Adları tarihe mal omuş kahramanlar, bu bilinmeyen savaşçıların yanında ihmal edilebilecek kadar küçük görünürler. Tolstoy bu düşünceden ilham alarak, Alexandre Dumas ve Walter Scott’un romantizmine sırtını döndü ve kendini bütün büyük adamların düşmanı ilan etti. Kitap boyunca put yaratanlara meydan okuyan satırlar serpiştirdi: “Tarih kitabının kahramanı kitleleri yönetmez, her zaman kitleler tarafından yönetilir.” “Tarih kroniklerinde sözüm ona büyük adamlar sadece olayları anlatmak için kullanılan etiketlerdir, ama olaylarla ilişkileri, etikederiyle ilişkilerinden daha azdır.” “Kral tarihin kölesidir.” “Bütün bu dönem boyunca, Napoleon bir arabanın içine tutturulmuş bir çift kurdeleyi tutan ve atlan kendisinin yönettiğini sanan bir çocuk gibiydi.”
Geleneksel tarihin putlarını yıkma kararlılığıyla Tolstoy, Kazan Üniversitesi günlerindeki görüşlerine dönüyordu. Tarihçi Shebalsky’nin söylediği gibi, bu “tarih! nihilizmdir”. Ama bireylerin olaylar üzerinde kontrolleri yoksa,, savaş nasıl açıklanabilir? Ne de olsa, birbirlerinin gırtlaklarını kesmek için sabırsızlananlar kitleler değildir! Romancı için rahatsız edici bir soru. Napoleon’un bir katliamı başlatabileceğini kabul etmek, tarih üzerinde bir güce sahip olduğunu kabul etmektir ve kahramanın tamamen etkisiz biri olduğuna dair o çekici kuram, artık geçerli değildir. Bir tek adamın “beş yüz bin kişiyi ölmeye mecbur edemeyeceği”nde ısrar etmek, beş yüz bin kişinin, az ya da çok bilinçli olarak bir komşu ülkeyi işgal etmeye kararlı olduklarını kabul etmektir; yani -insanların içlerindeki iyiliğe dair- aynı ölçüde çekici bir kuram daha bir kenara itilmek zorundadır. “Savaş ve Barış Üzerine Birkaç Söz” adlı makalesinde, Tolstoy ikileminden kolay bir çıkış yolu bulmuştur: kadercilik. “Başından beri herkes, ahlâki ve fiziksel anlamda yanlış olduğunu bildiği halde, neden milyonlarca adam birbirini öldürdü?” diye yazar. “Çünkü bu öyle kaçınılmaz bir şeydi ki, savaşırken, sonbaharda birbirlerini öldüren anlar ve birbirlerini yok eden bütün eril hayvanlarla aynı ilkel zoolojik kanuna uyuyorlardı.”

Böylelikle yazar, sorunlardan birini halletmiş olur, ancak onun yerinde bir başka tehlikenin beklemekte olduğunu göremez. Kişilik tapınmasına muhalefeti onu kişiliksizlik tapınmasına sürükler. Birinin nedensiz tanrılaş tırılmasını reddederken, halkın nedensiz tanrılaştınlmasını kabule zorlanır. Karakter tahlilinde pek değer verdiği nüanslara ayırdığı yer, düşüncelerin tahlilinde tamamen eksik kalır. Aniden, bir sayfaftıın çevrilmesiyle, romancı bir polemikçiye, bir ahlâkçıya, bir strateji uzmanına dönüşür. Ama makalelerini unutup öyküsüne döndüğü an, geçici olarak kopan tılsım yeniden oluşur… kendi değişiyle bir “Rus tılsımı.” Savaş ve Banş’ta “Rus” sözcüğünün kaç kere tekrar edildiğinin sayılması ilginç olacaktır. Ordu “Rus sesleri ve Rus düşüncelerinden oluşan bir uğultu ile” yürür; Nataşa “Rus stiliyle” dans eder; diplomat Bilibin kampanyayı Fransızca anlatır, “ama, merhametsiz bir özeleştiriye ve kendini alaya almaya izin veren, o her şeyiyle Rus açıkyürekliliğiyle.”

Tolstoy Savaş ve Barıştaki fikirlere derinden bağlıydı. Ama kitabın gelecek nesillere aktanlmasını sağlayan şey fikirleri değil, yolunu tıkayan tarihî, askerî ve felsefi değerlendirmelere rağmen, insan ve doğa için, dünya edebiyatında benzeri görülmemiş bir ilahi olmasıydı. Nataşa’nın balodaki neşesi, Alman generallerinin tartışmaları, Prens Andrey’in sonsuz gökyüzü altında sırt üstü yatarken aklından geçen ışıklı düşünceler, ordugâh kuran askerlerin şakalan, genç kızların açık bir pencere önündeki gece fısıldaşmaları, iz süren av köpeklerinin çoşkulu sıçrayışlan, işçi ayaklanması, Nikolay Rostov’un kahramanca düşünceleri, Kutuzov’un kurmaylarıyla yaptığı toplantılardaki uyuşukluğu, Piyer’in evlilikteki mutluluğu, Speranski’nin yapmacık gülüşü, maskeli balo, tüyler ürpertici atlı kızak yanşı, yüzüne yanık mantarla bıyık boyanmış küçük bir kızın ifadesi, masonların uğursuz ayinleri, ateşler içindeki Moskova ya da kar alündaki manzaralar; Tolstoy’un bütün bunların son derece ikna edici bir portresini vermesi, duyduğu büyük yaşama aşkının, yaşamın herbir izlenimini aynı yoğunlukla tecrübe etmesini saglamasındandır. Ve bu çök katmanlı varoluşu, basitleştikçe daha da derin değerlendirmiştir: onun için doğaya yakın olan her şey iyidir. Kadınla erkek arasındaki çekime, evliliğe ve aileye saygı duyar. Dansları ve kirlilikleri, garip konuşma biçimleri ve cesaretleriyle sıradan insanlara hayranlık besler. Kitapta insan kaderinin anlamını en iyi kavrayan kişi bir akademisyen ya da filozof değil; okuma yazma bilmeyen Platon Karatayev’dir. Ve insan bu köylü gerçeklikten ne kadar uzaklaşırsa, toplumun efendilerinin yapay ve şehvet düşkünü halkalarına daha fazla dolanır. Orada, ayaklı şamdanların belirsiz aydınlığında, ruhlar gerçek seslerini çıkarmazlar. Tolstoy bu boşkafalı kuklaları küçük görür, “insan mutlu olmak için yaratılmıştır,” der Piyer Bezukov; “mutluluğunu içinde taşır, doğal tutkularının tatmininde… Yaşamda gerçekten korkutucu hiçbir şey yoktur… insanın tamamen mutlu ve özgür olamayacağı hiçbir durum yoktur.”

Bir aristokrasi romanı olarak başlayıp, bir ulusal destan olarak sona eren bu uzun ve benzersiz eser, bazı yerlerde bitmemiş gibi görünür.  Metin, yazar, karısı ve profesyonel düzeltmenler tarafından yüz kereden fazla okunmuş olmasına rağmen, hatalarla doludur. Prenses Mariya erkek kardeşi Andrey’e savaşa giderken küçük bir gümüş ikon vermiştir; ama Austerlitz’de yaralandığında onu bulan Fransız askerleri boynundan küçük bir altın ikon çıkarırlar. Nataşa Rostov, Ağustos 1805’te on üç, 1806’da on beş ve 1809’da on altı yaşındadır. Aralık ayı sonlarında parasını kumarda kaybettikten sonra Nikolay Rostov, kasım ayı ortalarında Moskova’dan ayrılır. Yan karakterler her bölümde ilk adlarını değiştirirler. Piyer Bezukov 1812’nin kuyruklu yıldızını, 1811’in Şubat ayında görür. Ancak okurların çoğunun bu boşlukları fark etmedikleri gerçeği, bir öykücü olarak Tolstoy’un sanatının gücünü kanıtlar.

Üslubu amacına tamamen uygundur. Tek hedefi, yaşamı olanca bütünlüğü ve çeşitliliği içinde yakalamak olduğundan, cümlelerinin ahengine aldırmaz: onları uzatır, sıfatlarla bozar, yan cümlelerle doldurur.

Lüzumundan fazla kullandığı göndermeler, dikkatsizliğinin sonucu değil, itinalı bir doğruluk arayışıdır. Çeşitlilikleri biriktirerek yazar, çok çalışır, bu gayretinin sonucunda yaratmak istediği izlenimin kaçınılmaz olduğu hissini verir. Bir duvarı üç kıllı bir minyatürcü fırçasıyla doldurmaya çalışan bir ressam gibidir. Burnunu tuvale dayayıp, bir miyoplu azmiyle fırça darbelerini yapar, üzerlerini kaplar, sertleştirir, karalar, tekrar yerlerine koyar; ve bitirdiği zaman, binlerce renk noktası, belirli bir mesafeden bakıldığında, bir freske dönüşür. Taslaklarının kenar boşlukları, bir ressamın paletinin kenarında denemek için renkleri karıştırdığı gibi, deneme sıfatlarıyla doludur. Napoleon’u, Austerlitz muharebesini başlatma emrini verirken portrelemek için bir kağıt üzerine “katı, dinç, zeki ve kaygısız”; “sağlıklı, neşeli, dinç”; “kaygısız, mutlu, parlak”; “yüzünde haklı bir memnuniyetin yansımasına benzer bir ifadeyle” diye yazar. Sonra, bu kılavuzların yardımıyla cümlesini oluşturur: “Napoleon, her şeyin mümkün göründüğü ve her şeyin işe yaradığı o mutlu ruh hali içinde, kendini dinç ve kaygısız hissederek, atma bindi ve savaş alanına sürdü. … Soğuk yüzünde, ateşlerini söndürmüş genç âşıkların kendinden ve bu ödülü hakettiğinden emin mutluluğunun ifadesi vardı.”  Ya da bir sonraki bölümde olmasını istediği şeyleri unutmamak için, akimdan geçen izlenimleri not alır: “Sonya, yüzü kızararak. Sadık bir köpeğinkine benzeyen siyah gözleri, saçlarının bir köpeğin kulakları gibi yüzüne dolaşmışkalın örgüleri. (…) Yaşlı uşak. (…) Sarkık, hareketsiz dallarıyla yaşlı huşağacı. (…) Avcı borusunun sesi. (…) Köpek ulumaları.” Ve bu notlardan Rostovların avına ait hayranlık uyandıran sayfalar ortaya çıkar.

Diyaloglarda, her bir karakterin dili, sosyal konumu, mizacı, etrafındakiler ve yaşı ile örtüşür. Manzara asla bir sahne dekoru gibi karakterlerin arkasına kurulmamıştır, onların ruh hallerini yansıtır ve hareketlerinin bir parçasıdır. Kalbin kalp, ordunun ordu üzerindeki etkisi: okur kitabın son sayfasından başını kaldırdığında, sanki onu yaşama bağlayan ip kesilmiş gibi, kendini kaybolmuş hisseder. Ama körleşmemiştir, aydınlanmamış, hiçbir kehanet duymamıştır. Burada Tolstoy, bir hayalperest değildir; uçurumun dibini aydmlatmamaktadır, Dostoyevski gibi kişilerini bir çift eldivenlermişçesine ters yüz etmez, bizi kendi gölgelerimizle korkutmaz. Tolstoy’un arayışları, sıradan ölümlüler tarafından doğrudan hissedilir olanlann ötesine geçmez. Ama o, varlıkların ve şeylerin cazibesine sıradan ölümlülerden daha yoğun karşılık verir. Bizi Öte’ye yaklaştırmak yerine, Burada-ve-şimdi’ye yaklaştırır. İnsanlar ve bitkiler, taşlar ve hayvanlar onun için aynı düzlemdedir. Bir parça pisliği bir çiçekmiş gibi kendim vererek inceler. Onun evreni kavrayışı açısın¬dan, yaşlı bir atm gözlerindeki yorgunluk, yüzbaşının yüzünde pırılda¬yan beyhude kibir kadar önemlidir. Paradoks, saf ve saf olmayanı, büyü¬ğü ve küçüğü, güzeli ve çirkini, canlıyı ve cansızı birbirine bağlayan bu panteistik yaratım sürecinin, ikinci Tekvin haşmetiyle bütün eserin üze¬rine yayılmasıdır.

Çeviren ÖZGE ÖZGÜLER

(*) iletişim yayınları’nın savaş ve barış çevirisine (leyla sonkul) önsüz olarak konulan bu yazıyı yayınevi, henri troyat’m, “tolstoi” isimli kitabından almış.

Reklamlar