Portre

Anna Ahmatova’nın Evinde

Özcan Yüksek – Kültür Mafyası Dergisi’nin Aralık 2012 tarihli sayısında yayımlanmıştır

Yaz Bahçeleri’nden çıkıp, Moyka ile Fontanka’nın buluştuğu su kavşağında, Mihailovski Mühendislik Kalesi’nin önündeki donmuş küçük gölette buz balesi yapan martıları bir süre izleyeceğim ve sonra, elimdeki şehir planına baka baka, Kiril alfabesindeki ters N’leri, pi işaretini ve deltaları tabelaların üzerinde çöze çöze Şeremetev Sarayı’nı bulacağım.

Bir elim kaz tüyünün cebinde, bir elim yün eldivenle örtülü. Havaalanında paraya kıyıp aldığım kocaman bir Cruzeros’u tüttürerek yürümek kadar keyifli çok az şey var şu günlerde hayatımda. Biliyorum, bir süre sonra bu mereti de bırakacağım, hevesi tükenen küçük bir çocuğun oyuncağını fırlatıp atması gibi. Sırf bu zevk uğruna, çoğu zaman metroya ve taksiye binmiyor, kadınsı bir mızmızlıkla tuhaf iniltiler çıkararak kulaklarıma esen soğuk rüzgara rağmen yürümeyi tercih ediyorum.

Köprüden geçip kanal boyunca yürüyeceğim Şeremetev Sarayı’na ulaşmak için. Çok sürmüyor, işte Şeremetev, Fontanka’nın kıyısında gözüküyor. Ahmatova’nın otuz yıldan daha fazla oturduğu ve 1989’ta müzeye dönüştürülen ünlü malikane. Şehirdeki pek çok malikane gibi kanarya sarısına boyalı. Sarayın ön yüzünde bir müzik müzesi var. Ahmatova’nın evi arka tarafta. Önüme çıkan ilk kişiden sıkı bir tarif aldığıma şaşırıyorum. Alt tarafı binanın arkası değil mi? Öyle değilmiş. Dar ve ıssız sokaklardan geçip Şeremetev Sarayı’nın arkasındaki mücavir evlerden birine anca gelebiliyorum. İşte burası Ahmatova’nın evi. Şairin, ikinci kocası, romancı ve sanat eleştirmeni Nikolay Nikolayeviç Punin’le beraber  yaşamak için 1918’de geldiği yer.

Petro zamanında mareşal olan  Kont Boris Şeremetev, İmparatoriçe Katerina’nın İtalyan Sarayı’yla komşu bir arsayı 1712’de elde etmiş, Moskova uluslararası havaalanına  bugün ismini veren ailesinin malikânesini burada kurmuştu. Ardından gelenler, bir ucu Liteiniy Prospekt’e uzanan orta ölçekte bir parkı bu saraya ekledi. Diğer bir adını kıyısında olduğu Fontanka Irmağı’ndan alan Fontani Dom, Fıskiye Malikanesi, Ahmatova geldiğinde devrimin bütün izlerini taşıyordu. Artık başkent olma vasfını yitiren şehir gibi sarayın güzelliği de geçmişi anımsatıyordu. Sarayın son sahibi Ahmatova, ikinci kocası Vladimir Şileyko ile beraber aristokrat Praskovya ve Nikolay Petroviç’in torunu Kont Sergey, Fontani Dom’u bir aile müzesi haline getirmişti. Kendisi Şeremetev sülalesinin tarihi üzerine bir çok kitap da yazmıştı. 1917‘deki Şubat Devrimi sırasında, kalabalık bir isyancı grubu saraya gelip, Çar taraftarı son birliklere karşı koymak için kendilerine silah yardımında bulunmasını istediklerinde, kont sarayın kurucusu Mareşal Boris Petroviç’in vitrinli dolaplarındaki koleksiyonu açarak onlara 16. yy’dan kalma mızrak, kazma ve baltaları vermişti. Kont Sergey, ailesiyle birlikte yurt dışına kaçmadan önce, evinin başıbozuk isyancıların şiddetinden korunması ve bir müze haline getirilmesi için, yeni kurulan Sovyet hükümetiyle bir anlaşma da yapmıştı. Çünkü Kızıl Muhafızlara ve kendi kendine atanmış silahlı işçi gruplarına, zenginlerin evlerini yağmalamaları ve mallarına el koymaları için yetki verilmişti. Zenginleri bir araya toplayarak sokaklardaki karları ve çöpleri temizlemek gibi işleri yapmaya da zorluyorlardı. Hatta Ahmatova’ya da malikane etrafındaki caddeleri temizlemesi emredildiği anlatılır.

Çoğunluğu devrimden önceki hizmetkar ve uşaklardan oluşan ev komitelerine, şehirdeki fakirleri, bir zamanlar ayrıcalıkları olan soyluların ve zenginlerin apartmanlarına yerleştirmeleri talimatı da verilmişti. Fıskiye Malikanesi gibi pek çok saray bölümlere ayrılarak apartman blokları haline getiriliyordu. Devrim, sınıf ayrımını ortadan kaldırmada kararlı gözüküyordu, ama geçmişe ait kültür de, on yıllarca birikmiş bir kin ve gözü dönmüşlüğe kurban ediliyordu. “Başka hiçbir şey, devrimin her günkü gerçekliğini, eve ait alanın dönüşümünden daha iyi anlatamaz” diye yazar Volkov.

Üçüncü hamur bir gazeteyi doğrar gibi büyükçe bir kağıt tabakasından makasla kestiği bileti veren gişedeki ihtiyar kadın parmağıyla bana yukarıyı işaret etti. Dar merdivenlerden iki kat yukarı çıktım ve kapıyı çaldım. Yaşlı mı yaşlı, sevimli mi sevimli iki babuşka karşıladı beni. Beli bükülmüş gövdelerinden başlarını zorlukla kaldırıp hüzünlü bir gülümsemeyle sessizce yüzüme baktılar. Sanki evin sahipleriydiler, sanki Ahmatova’nın büyüttüğü iki küçük kız çocuğunun aradan hayli zaman geçmiş halleriydiler.

Dar antrede şairin zarif omuz çantaları portmantonun üzerine aceleyle atılmış gibi duruyor. Sanki şair, yorgun bir halde eve gelmiş ve çantasını savurup kendini hemen içeriye atmış. Köşede koca bir yolculuk sandığı duruyor, hemen üzerinde bir askı ve Ahmatova’nın kadifeden minik şapkaları var. O kadar fazla değil, yalnızca iki tane, biri siyah, biri de mor. Kim bilir ne kadar yakışıyordu, durgun iki göl gibi bakan güzel şaire. Portmantoda sırları artık dökülmeye yüz tutmuş aynasına bakıyorum onun, çünkü “Ve aynada okumak gerek beni” demişti şair. “Ben zorunlu olarak  tersinden yazıyorum, aynaya tut yazdıklarımı okuyucu, orada doğrusunu okuyacaksın!” Zihni, hayatı, oğlu, her şeyi baskı altında bir sanatçı, ancak bu kadar ipucu verebilir okuruna. Bir kez daha kendime bakıyorum, şairin o kadar çok baktığı ahşap çerçeveli aynasına ve o meşhur aynalı dizesini anımsıyorum: “Ve o kadar çok aynada yaşadım ki / O kadar çok aynada ama o kadar çok da yansıda.”

Ahmatova kendi yüzüne tutkun olduğu için aynaları severdi. Şiirinde bile kendi yüzünden sıkça söz etti. Ama onu en çok ressamlar anlattı. Hayatı boyunca Ahmatova’nın yüzünü ve bedenini, bakışlarını, ruhunu, esrarını sayısız ressam çizdi, boyadı, karaladı. Sadece bilinenler sayıldığında bile Anna Ahmatova’yı 66 ressam 192 defa resmetmiş. Acaba dünya yüzünde resmi bu kadar çok ressam tarafından bu kadar çok yapılmış bir şair, bırakın şairliğini, bir kadın var mıdır?

Ahmatova, her şeye rağmen bu şehirde kalmayı seçmişti. Kocasının devrimciler tarafından kurşuna dizildiği şehirde. En yakın arkadaşlarının hapsedildiği bu şehirde. “Dostum için diktim/ Bu acılı giysiyi/ Sever–kanı sever/ Bu Rus toprağı” dizelerini yazdığı bu şehirde.

Koridorun solundan açılan mutfağa geçtim. Koyu yeşil badanası solmaya yüz tutmuş mutfağın emaye lavabosunun hemen kenarına dizilmiş porselen tabaklar, az önce bulaşıklar yıkanmış, durulanmaya bırakılmış gibiydi. Kim bilir hangi konuklarını ağırlamıştı? Duvara asılı girintili kalın bir tahta, muhtemelen çamaşır yıkamada kullanılıyordu ve sanırım bu iş için ayrıca bir yer yoktu. Çünkü hemen yanında bir de madeni çamaşır yıkama leğeni duvara yaslanmıştı. İki köşe arasına gerilmiş ipe yeni yıkanmış bir masa örtüsü mandallarla tutturulmuştu. Her şey Ahmatova’nın ne kadar iyi bir ev kadını olduğunu anlatıyordu. Çinko bir çaydanlık, demir ütüler ve gaz ocağı, bu düşünceyi biraz daha güçlendiriyordu.

Ahmatova “Hayatımızın en iyi yılları birçok insanın öldürüldüğü, aç kaldığımız ve oğlumun çalışmaya zorlandığı savaş yıllarıydı” dediğinde 1940’ların sonlarında bir vakit, Nadezhda Mandelstam’la beraber Leningrad’da yürümekteydi. Sovyet yönetimi şaire yalnızca o yıllarda saygı göstermişti, o korkunç yıllar Ahmatova’ya daha iyi gelmişti. Yürüyordu ve kafasında kuşatma altındaki bu şehir için yapacağı konuşmayı tasarlıyordu. Ahmatova hasta olduğu için, konuşmasının Fıskiye Sarayı’nda kaydedilmesine karar verildi. Şairin söylevi oldukça mağrur ve cesur sayılabilirdi. Şehrin, meşruiyetini yalnızca Lenin’den değil, aynı zamanda Büyük Petro, Puşkin, Dostoyevski ve Blok’tan aldığı konusunda ısrar etmişti. Konuşmasını eski başkentin kadınlarına yaptığı heyecan dolu övgüyle bitirdi: “Atalarımız savaş zamanı yaşamış her anneyi onurlandıracaktır ve bakışları, hava saldırısı sırasında elinde kanca ve ateş maşası tutarak bir evin çatısında dikilen ve şehri yangından koruyan Leningrad kadınının ve bir binanın hala tüten yıkıntıları arasındaki yaralılara gönüllüce yardım eden Leningrad kızının imgelerine  takılacaktır… Hayır böyle kadınlar yetiştirmiş olan bir şehir fethedilemez.”

Almanların Petersburg’u kuşatmasının hemen öncesinde şehir normal yaşamını sürdürüyordu. Örneğin Şostakoviç, şehir için yeni bir senfoniyi tamamlamak üzere olduğunu bildirdi. Ne var ki 16 Eylül 1941’de aynı gün, Almanlar, Leningrad’ın kapılarından içeri girmeyi başardı. Artık normal yaşanamazdı bu şehirde. Almanlar 900 gün boyunca şehrin tüm yiyecek ve yakıt stokunu kestiler ve yaklaşık bir milyon insan -kimi hesaplamalara göre üç milyon- ya da savaş öncesi nüfusun üçte biri, Leningrad kuşatması Ocak 1944’de kırılana kadar, hastalık ve açlıktan dolayı öldü. Daha sonra Şostakoviç’in o senfonisi, hayatta kalmanın ve sabrın ve tahammül ruhunun bir simgesi olarak, sadece Leningrad’da değil, faşizmin tehdidine karşı birleşen tüm ülkelerde, çalındı.

Savaş öncesi Ahmatova 19’uncu yüzyılın ünlü ve eğitimli bir ailesinden gelen, evli bir doktora, Vladimir Garşin’e aşık olmuştu. Garşin, ona oğlunun tutuklanması ve 1940’da kendisinin geçirdiği ilk kalp krizi sırasında yardım etmişti. Ahmatova, Leningrad’a döndüğünde hala onunla birlikte olmayı umuyordu. Ama doktorla istasyonda karşılaştığında, yolunda gitmeyen bir şeyler vardı. Kuşatma sırasında Garşin Leningrad’daki baş koroner,  şüpheli ölüm vakalarını tahkik eden memur veya sorgu yargıcı olmuştu. Yamyamlığın yaygınlaştığı açlık içinde kıvranan bu şehirde her gün şahit olduğu vahşet, akıl sağlığını bozmuştu. Ekim 1942’de karısı caddede açlıktan yere yığılmış ve ölmüştü. Bedenini morgda tanımıştı. Garşin, Ahmatova ile istasyonda karşılaştığında ona sadece ilişkilerinin bittiğini söyledi. Ahmatova, Fıskiye Sarayı’na döndü. Saray Alman bombaları yüzünden yarı yıkılmış bir haldeydi. Eski dairesinin duvarlarında geniş delikler vardı ve camların hepsi kırılmıştı. Su ve elektrik de yoktu. Nihayet 1945 Kasım’ında savaşmak için çalışma kampından salınan oğlu Lev, onunla beraber yaşamak için yanına geldi ve üniversitedeki eğitimine geri döndü. Aynı ay esnasında Ahmatova’ya bir İngiliz ziyaretçi geldi. Adı Berlin olan ziyaretçi o gece geri döndü ve belki de ona aşık olmuş olan Ahmatova ile gece boyunca sohbet etti. Rus edebiyatı, Ahmatova’nın yalnızlığı ve yalıtılmışlığını ve daha pek çok şey hakkında konuştu.

Ahmatova’nın gözünde Berlin, 1917’de bölünen iki Rusya arasında gidip gelen bir haberciydi. Onun sayesinde bir iç sürgünü olarak uzağında yaşadığı şehre, Avrupalı Rusya’nın St. Petersburg’una dönebilmekteydi. Bu ziyaretten sonra Stalin “Rahibemiz şimdi de yabancı ajanlardan ziyaretler almakta” dedi. Çok sürmedi bir hafta sonra, Stalin’in baş ideologlarından biri olan Andrey Jidanov, Ahmatova’nın Yazarlar Birliği’nden çıkarıldığını açıkladı ve onu, eski aristokratik kültürden arta kalan biri ve “yarı-rahibe, yarı orospu” ya da “günahı duayla karışmış orospu-rahibe” olarak tanımladığı kin dolu bir konuşma yaptı.

rm_at_158ATDOST34

Stalin tipi sanat ve edebiyat eleştirisini merak edenler için doğru adres diyebileceğimiz Jidanov, ölene değin (1948) partinin propaganda sorumlusudur. Edebiyat ve sanattan da anlar pozisyonundadır. Süprüntü dediği Ahmatova’nın bir şiiriyle ilgili şu sözlerini not etmeden geçmek kendisine haksızlık olurdu doğrusu: “Bu şiirde Ahmatova siyah bir kediyle paylaşmak zorunda kaldığı yalnızlığını ve terk edilmişliğini anlatır. Kedinin kendisine dikilmiş gözleri, yüzyılların gözleri gibidir. Bu tema hiç de yabancı değildir; Ahmatova 1909 yılında da siyah bir kediyi anlatıyordu. Sovyet edebiyatının ruhuna yabancı olan bu yalnızlık ve umutsuzluk havası onun bütün şiirlerine sinmiştir. Bu şiirin, devletimizin ve halkımızın çıkarlarıyla ne ilgisi vardır? Hiçbir ilgisi yoktur.”

Bu konuşmanın ardından Ahmatova’nın elinden karnesi alındı ve arkadaşlarının kendisine verdiği yiyeceklerle yaşamak zorunda kaldı. Oğlu Lev’in üniversite diploması alması da engellendi. 1949’da Lev tekrar tutuklandı ve bir itirafta bulunması için kendisine işkence yapıldı ve 10 yıl süreyle Omsk yakınlarındaki çalışma kampına gönderildi. Ahmatova çok ciddi bir şekilde hastalandı. Tutuklanacağı yönünde etrafta dolaşan söylentiler yüzünden Fıskiye Sarayı’ndaki tüm el yazmalarını yaktı. Bu el yazmalarının arasında yazarlar mahkemesi tarafından mahkum edilen bir kadın yazar hakkındaki oyunun taslağı da vardı. Bu yazı kendi azap dolu durumunun bir alegorisiydi aslında. Çünkü meslektaşlarından oluşan mahkeme düşünce özgürlüğüne ihanet etmişti. Bu durum eğitimli bürokratların devlet polisinden daha korkunç olabilecekleri anlamına geliyordu. Oğlunun salınmasını sağlamak için Stalin’e bir övgü yazması onun durumunun çaresizliğinin boyutlarını gösterir. Lev ancak 1956’da Stalin’in ölümünden sonra serbest kalabildi. Ahmatova’nın evinden çıktığımda aklımda hep Jidanov’un onun hakkında söylediği sözler vardı: “Orospu-rahibe.” Bir iktidar ya da bir diktatörlük, ancak bu kadar tecavüzcü ruhlu bir “maço” olarak görünebilir, hem de bir “kültür adamı”nın sözleriyle.

Reklamlar