Yaşam

Şubat ve Ekim Devrimi’nin 100. yıldönümü: Rusya’nın Yeniden Dirilişi

Kaynak – tr.sputniknews.com

Rusya ve dünyanın gidişatını değiştiren ve bu yıl 100. yıldönümü olan Şubat ve Ekim Devrimi’ni, Sputnik Tükiye’den Tuğba Bolat,  ünlü tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı, Okan Üniversitesi Rusça Mütercim Tercümanlık Anabilim Dalı Başkanı Yard. Doç. Hülya Pekdemir Arslan ve şair Prof. Dr. Ataol Behramoğlu’na sordu. Ortaylı, “Rusya, Bolşevizm’le yeniden dirildi” dedi.

Çar 2. Nikolay yönetimindeki Rusya İmparatorluğu, 1. Dünya Savaşı’na katılmasının ardından yaşadığı başarısızlıklarla ülke içindeki ekonomik sorunlar derinleşmeye başladı. Gıda sıkıntısının yaşandığı ülkede Jülyen takvimine göre 23 Şubat’ta (8 Mart) Petrograd’da gıda dağıtımının düzenlenmesinin talep edildiği bir gösteri gerçekleştirildi ve onbinlerce kişi bu gösteriye destek verdi. Gün geçtikçe alevlenen gösterilere, daha sonra Pavlovskiy Alayı’na bağlı bir kısım asker de katıldı ve 27 Şubat’ta (12 Mart) katılımcı işçi ve erlerin genelkurmay başkanlığını basmaları ve silahlanmalarının ardından şehrin önemli noktaları ele geçirildi. Çar 2. Nikolay ise bu gelişmeler karşısında tahtını bıraktığını ve Duma’nın feshini açıkladı. Bu dönemde kurulan Geçici Hükümet ise 25 Ekim’de (7 Kasım) Bolşeviklerin Kışlık Sarayı basarak yönetimi ele geçirdiği Ekim Devrimi ile son buldu. Rusya’da yönetim artık Vladimir Lenin önderliğindeki Bolşeviklere aitti.

Prof. Dr. İlber Ortaylı Rusya’yı devrime götüren süreci, devrimlerle birlikte 1. Dünya Savaşı’nın gidişatının nasıl olduğunu ve o dönemde Osmanlı-Rusya ilişkilerinin nasıl etkilendiğini Sputnik’e anlattı.

“93 Harbi’nden (1878) sonra Rusya’ya Kars, Ardahan, Batum, Doğu Bayazıt ve Artvin’i Rusya’ya vermek zorunda kalan ve daha fazla toprak kaybetme endişesi yaşayan Osmanlı 1. Dünya Savaşı’na Rusya’nın yanında girmek istemedi.

Osmanlı İmparatorluğu büyük devletler içerisinde şuurlu olarak harbe girmek istemeyen tek devlet olduğunu belirten Ortaylı, savaşın ilk yıllarında ikili ilişkileri şöyle anlattı: “Zaten Osmanlı 1911’den beri savaş içindeydi. Bu arada Balkan Savaşı gibi bir yenilgi yaşadı. Ordunun itibarı da sarsılmıştı içte ve dışta. Alman Genelkurmayı kısmen Türkleri çok tutardı, tanırlardı, Avusturyalı askerler de… Fakat kısmen de Alman bahriyesi ve diplomatları Osmanlı’yı istemiyorlardı bir harpte. Osmanlı da zaten o cepheyle bir alakası yoktu, İngiltere ve Fransa’yı istiyordu. Fakat bunlar da itibar etmediler; çünkü dediler ki bu eski cengâver değil. Rus General Sazanof’un da idealleri vardı. Yani Boğazlar’ın kontrolünü, İstanbul’u istiyordu. Doğu’da daha fazla toprak istiyordu. Bunların hayal olduğu bir zaman Rusya için gerçektir. Nitekim Kont Sergey Vitte gibi akıllı bir devlet adamı bu gibi deliliklerin şiddetle karşısındaydı. Ama İmparator 2. Nikolay çok zayıf bir adamdı, bu açık bir şey. Ve sonunda Sazanov parlak bir diplomat olarak tabi ki diplomasi tekniklerini bütün Rus diplomatları gibi biliyordu. Osmanlı İmparatorluğu Talat Paşa’nın, hatta Kırım ziyareti sırasında Çar’dan ve Sazanov’la görüşmelerde istediler ki biz tarafsız kalalım. Rusya, Sazanov bunu istemedi. O yüzden Almanya’nın kucağında savaşa girmek zorunda kaldık, çünkü açıkçası Rusya’nın talepleri hükümeti korkuttu. Bazı akıllı zabitler, yani Mustafa Kemal Atatürk, Kazım Karabekir Paşa, Fevzi Çakmak Paşa, Esat Paşa savaşa girmek hiç istemiyorlar, mümkünse geç girme taraftarı hepsi. Hükümetle de bu konuda anlaşamıyorlar ve biz harbe girdik.”

Sonunda Çar ordusunun üç asker, bir tüfekle işe giriştiğini belirten Ortaylı, Rusya ordusunun kahraman ve dayanıklı bir orduya sahip olduğunu, ancak idaresinin kötü olduğunu vurguladı: “Çar Nikolay zayıf biriydi, etrafındaki genelkurmayı zayıftı, çok açık… Etrafta korrupt insanlar vardı. Osmanlı için de savaş iyi gitmedi, yani biz Sarıkamış cephesinde biraz fena olduk. Rusya orada biraz ilerleme kaydetti. Daha sonra Boğazlar’ın kapanılması, Gelibolu Savunması’nın beklenenden daha iyi sürmesi, büyük bir direnç göstermesi Türk askerlerinin… Bu savaşta durdurdu Türkler, Çanakkale savunmasında. Gelibolu düşmedi, düşmeyince bu Rusya için sonun başlangıcı oldu.”

‘BU 20. YÜZYILDA RUSYA İLE KARŞI KARŞIYA GELDİĞİMİZ TEK SAVAŞTI’

Ortaylı ayrıca “Bizim Rusya ile 20. yüzyılda karşı karşıya geldiğimiz tek savaştır bu. 1918’te ve 1919’dadır tabi savaşlarımız. 18’le 19’un başında Adriyatik’teki Yunan adaları için Amiral Uçakov ve Türk Amiral Kadir Bey müşterek donanma ile Fransızları tepelediler. Şimdi istiklal savaşımız başlayınca Rusya bizim müttefikimizdi. Beraber çarpışmadık ama müttefikimizdir” ifadelerini kullandı.

Ortaylı’ya göre, Çar 2. Nikolay yönetiminin savaştan çekilmemesi Rusya yönetimi için büyük bir kusur oldu ve Şubat Devrimi’nde Çar tahtı bırakmak zorunda kaldı: “Çar tahtı bıraktı ve Prens Lvov başkanlığında bir kabine kuruldu. Kerenskiy orada Adalet Bakanı’ydı, sonra o başbakan oldu. Rusya harpten çekilmedi, bu büyük bir kusur oldu. Tabi ilk müttefikleri bunu istemezdi. Harpten çekilebilselerdi mesele yoktu, kalırdı Rusya ayakta. Rusya’nın harbe girmesi de, çekilmemesi de hataydı.”

BOLŞEVİKLER, RUS HALKININ İSTEDİĞİ ŞEYİ VAAT ETTİ’

Ortaylı devrimlerin ardından yönetime gelen Bolşeviklerin Rusya halkına istediği şeyi vaat ettiğini söyledi: “Sonunda da kasımda Bolşevikler yönetime geldiler. Rus halkının istediği şeyi, yani barışı ve ekmeği onlar vaat etti. Savaşta herkes yoksuldu, ama Rusya tamamen yoksuldu. Savaşan devletlerin içinde en çok açlığa ve kıtlığa maruz kalanlar Ruslar ve Türklerdi. Her yerde kıtlık vardı, Avusturya, Almanya’da… Fakat biz savaşmayı biliyorduk, bütün mesele bu. Avusturya muvaffak olamıyordu Rusya karşısında mesela. Donanımı daha iyi olmasına rağmen, fakat bu tabi bir şey değiştirmiyor, Rusya mağlup olmaya mahkûmdu.”

RUSYA, BOLŞEVİZM’LE DİRİLDİ’

Sovyet yönetiminin ilk icraatlerinden biri 3 Mart 1918’deki Brest-Litovsk Anlaşması ile savaştan çekilmeleri oldu.

Ortaylı Rusya, Almanya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Osmanlı ve Bulgaristan arasında imzalanan bu anlaşmaya da değindi: “Sonunda da Bolşevikler Almanlarla anlaştılar. Onlar da katılıp müstakil bir barış yaptılar. Bu müstakil barışla da birlikte Berlin Anlaşması ile kaybettiğimiz Kars, Ardahan, Doğu Bayazıt bize verildi. Tabi ki Baltık devletleri çıktı, Polonya çıktı ve tabi ki Moldova… Rusya’nın toparlanması, geri kalanının toparlanması gene de Bolşevikler sayesinde mümkün oldu ve ortaya diktatöryal bir federatif sistem çıktı. Rusya imparatorluğu bitmişken, Bolşevizm sayesinde dirildi, bir restorasyona gidildi. Bir federasyon ortaya çıktı.”

Bugün Rusya ile tamamen barış içinde olduğumuzu vurgulayan Ortaylı “Uçak kriz dışında tekrar bir dönüşüm başladı. Bu da iki tarafın lehine oldu. Bizim için normal olanı budur ” dedi.

BEYAZ RUSLAR VE İSTANBUL

Okan Üniversitesi Rusça Mütercim Tercümanlık Anabilim Dalı Başkanı Hülya Pekdemir Arslan, devrim sürecinin halk arasında nasıl bölünmelere yol açtığını, Beyaz Ruslar olarak anılan grubun nasıl bir yaşamla karşılaştığını ve İstanbul’a olan yolculuklarını anlattı.

“Rusya’daki devrimleri büyük halk hareketleri olarak nitelendirmenin doğru olacağını belirten Arslan, bir toplumda bu kadar büyük başkaldırıların umut, beklenti ve yenilik arayışının olduğunun göstergesi olduğunu belirtti. Rusya’nın bu aşamada çok köklü bir değişikliğe hazırlandığını vurgulayan Arslan, toplumu ve toplum içindeki olayların da ikiye ayırmanın doğru olacağını söyledi: ” Bu değişikliklere umutla bakan bir kitle var. Artık Çarlık’ın özellikle çökmekte olmakta olan bir ekonominin son bulacağı, sınıfsız bir topluma geçileceği, herkesin daha iyi koşullarda yaşayacağına inanan bir görüş var. Ama öbür tarafta da bir asilzade sınıfı var, toprak sahipleri, çarlığın ya da Çarlık Rusyası’ndaki sosyal-ekonomik düzenin üst tabakasını oluşturan bir kesim var. Tabi ki onlar bundan rahatsız.  Bundan öncesi ve sonrası da var tabi. Büyük bir devrim oluyor, büyük bir imparatorluk sona eriyor. Dünyada başka bir örneği olmayan yeni  bir düzen kuruluyor. Çok uzun bir süreç bu. Kanlı olaylara da sahne oluyor tabi. Çok acılı olaylara sahne oluyor hem maddi hem manevi açıdan…”

AYDIN SINIF DEVRİMİ VE HAREKETLERİ SELAMLADI’

Arslan, genel anlamda bakıldığında aydın sınıfın devrimi ve toplumdaki bu hareketleri selamladığını söylemek yanlış olmayacağını, ancak daha sonradan bu aydınların içinden beklediklerinin bu olmadığını söyleyenlerin de çıkacağını vurguladı:

“Devrimin ilk oluşum aşamasında ve devrimin ilk yıllarında, 1917 başları ve 1920-23’e kadar olan süreçte aydın sınıfın içinden bunu ciddi anlamda selamlayanlar da karşı çıkacak olanlar da var. Örneğin, Mayakovski başta çok canlı bir devrim yanlısı ama daha sonradan uygulamaların buna uygun olmadığını söyleyip bundan sıkıntı duyuyor. Onun gibi bir dolu aydın ve yazar var tabi ki. Ama asıl devrimden rahatsızlık duyan, imparatorluk düzeninin yıkılmasından sıkıntı duyan kesim, toprak sahipleri, asilzade sınıfı, yani üretmeden toplumun belirli bir kesimi üzerinden kendine gelir sağlayan, rahat yaşamaya alışmış, saraylarda geniş bütçelerle yaşayan insanlar tabi ki bundan çok rahatsız. Gene edebiyattan örnek verelim. Bulgakov’un eserlerine bakacak olursak, gene Moskova’da üst tabakadan insanların 5-6 odalı evlerini daha sonra halktan insanlarla paylaşacak olması onları rahatsız ediyor. Bu çok basit bir örnek gibi görülebilir ama çok derin bir yara. Bunlar kendilerininken neden halkla paylaşmaları gerekiyor bunu anlayamıyorlar. Öbür taraftan da o evleri paylaşacak olanlar, kendilerine artık bir çatı edinecek olanlar tabi ki buna seviniyor.”

‘BEYAZ ORDU, KIZIL ORDU İLE MÜCADELE İÇERİSİNDE’

“Bu arada Çar’ın ordusu, Beyaz Ordu, bir şekilde mevcut düzeni sağlamak için, devrim taraflarının oluşturduğu Kızıl Ordu ile bir mücadele içerisinde” diyen Arslan, ülkenin üst sınıfı Beyaz Ruslar’ın Türkiye’ye geliş nedenini de açıkladı: “Moskova’dan başlayan mücadele daha sonra kanlı çarpışmalara, iş savaşa yol açıyor. Bölgelere de Kızıl Ordu geldiğinde halk da devrim taraftarı olup kızıllaşıyor. Beyaz Ordu gelip onlar egemen haldeyse Çarlık’tan yana tavır alıyor. Çünkü onların, özellikle de küçük şehirlerde ve daha merkezden uzak bölgelerde insanların çok fazla söz söyleme hakkı yok. Güç kimin elindeyse onlar da o tarafa geçiyor gibi görünüyorlar. Bu arada tabi bundan rahatsız olan asilzade sınıfı bir şekilde kendi coğrafyalarından kaçmayı düşünüyor. Yani Beyaz Ordu geri çekildikçe, yenildikçe kendilerinin maddi kayıplarının yanı sıra canlarını da kurtarmak için bir kaçış içerisinde oluyorlar. O noktada da İstanbul’a doğru bir hareket başlıyor.”

‘İSTANBUL’DA UMUDU YAŞATMA ARAYIŞI’

Ekim Devrimi’nden sonra üst sınıfı oluşturan Beyaz Ruslar, ülkenin Karadeniz kıyılarından kalkan gemilerle ülkeyi terk etmek istedi. İstanbul da Beyaz Ruslar’a kucak açan yerler arasındaydı. Net rakam bilinmese de, kaynaklara göre 80 bini sivil, 70 bini Beyaz Ordu Generali Pyotr Vrangel’in komutasındaki askerler olmak üzere, Rusya’dan Türkiye’ye ortalama 150 bin kişi geldi.

‘İstanbul’da umudu yaşatmaya devam etme ve İstanbul üzerinden kaçış’ olarak tanımladığı göçün 1918’den itibaren başladığını kaydeden Arslan, İstanbul tercihinin yakınlığından kaynaklı olmadığını ifade etti:

“Orada ilk hedef kaçmaktı, Karadeniz’den Rusya’nın kıyılarından gemilere atlayıp yanlarına alabildikleri ne varsa ve ne kadar da aile fertlerini yanlarına alabilirlerse o gemilere bindiklerini; bel kemerlerini, altın paralarını sakladıklarını biliyoruz. Ancak geminin nereye gideceğini çok da biliyorlar mıydı, İstanbul kendi tercihleri miydi ondan çok emin değilim. Çünkü ilk gemiler İstanbul’a geldiği zaman, İstanbul da işgal altında bu dönemde. Gemilerin kıyıya yaklaşmasına izin verilmiyor, onlar da zaten nerede olduklarından çok emin değiller. Geminin içindeki itiş kakış insanlar… Sonuçta bir kısım Karaköy tarafından, bir kısım Tarabya tarafından İstanbul’a çıkıyor.”

‘İSTANBUL İLK KEZ BÖYLE BİR KİTLE İLE KARŞILAŞIYOR’

Arslan, generaller, saraya yakın çevreler, sarayın ya da çarın üst rütbeli çalışanları olan siviller ve General Vrangel’in başında olduğu askerlerden oluşan bu grubun geldikleri zaman düşündükleri tek şeyin her şeyin geçeceği ve bir zaman sonra tekrar yurda dönme umudu olduğunun altını çizdi: “Bu Ruslar açısından görülen kısmı. İstanbul da işgâl altında. Yabancılar çoğunlukla Pera tarafında, bugün Beyoğlu kısımda yaşıyorlar. İstanbul o zaman da çok göç alıyor, ama ilk defa böyle bir göçmen kitlesi ile karşılaşılıyor. Aradaki fark ise savaştan kaçıyorlar, canlarını kurtarmak için kaçıyorlar oradan ama umut dolu, bir bezginlik yok. Biz burada hayatımızı değiştirip idame ettireceğiz ve tekrar yurdumuza döneceğiz inancıyla geliyorlar.”

ÇİÇEK PASAJI’NA İSMİNİ VEREN BEYAZ RUSLAR…

Ruslar, savaştan kaçıp sığındıkları İstanbul’a kendi renklerini kattılar. Sözgelimi bir dönemin ünlü Maksim Gazinosu, Rusya’dan gelen Fyodor Tomas’a aittir. Ünlü vodka Smirnoff da, Moskova’dan sonra ilk kez markanın sahibi Vladimir Smirnov’un savaştan sonra geldiği İstanbul’da üretilmeye başlandı.

Arslan, Rusların İstanbul’a kattıklarını da şöyle anlattı: “Çok enteresan bir şekilde de kendi alıştıkları düzende, daha doğrusu kendi bildiklerini bir şekilde uygulamaya çalışarak, rütbelerinden, ihtişamlarından sıyrılarak bir şeyler yapmaya başlıyorlar. İstanbul da bunları çok içten karşılıyor açıkçası. Örneğin bir ‘haroşo’ modeli dolaşıyor kadınlar arasında. ‘Haroşo olmak’ gibi bir deyim yerleşiyor. Bu da saçını kısa kestirmek anlamına geliyor. Çünkü o zaman gemilerden inen Rus hanımların çoğu saçını kestiriyor. Çünkü bunlar bulabildikleri pansiyonlarda, yurtlarda yaşayan kadınlar hijyen için saçlarını kısa kestiriyorlar. Ama onların endamları, yürüyüşleri, vücut dilleri Türk kadınında bir etki yaratıyor ve onlar da ‘haroşo’ modasına uymak için saçlarını kestiriyorlar. Bu kadınlar gene para kazanmak amacıyla çiçek satmaya başlıyorlar ve bu kadınların çoğu yabancıların sıklıkla gidip geldiği bugün Çiçek Pasajı diye bildiğimiz yerde olduğu için orası Çiçek Pasajı olarak anılmaya başlanıyor.”

Arslan, Beyaz Ruslar’ın gelmesinden sonra İstanbul’da  kültürel ve sosyal yaşamın tam anlamıyla değiştiğini ifade etti: “O zamana kadar bizim bildiğimiz ya da Türk kültüründe insanımızın bir yerde oturalım dediği yerler muhallebiliciler. Ruslarla beraber pastane kavramı gelişiyor, kendi arkadaşlarıyla oturup sohbet ettikleri pastaneleri buraya getiriyorlar. Beyoğlu’nda bir dolu pastaneler açılıyor. Bunlardan bir tanesi Petrograd Pastanesi. Hem de ilk defa İstanbul’da 24 saat çalışan bir pastane oluyor böylece. Hanımlar da eve geç gelen beylerine ‘burası Petrograd Pastanesi mi?’ diye sitem ediyorlar. Her şeyin bir saati var, geç kaldın anlamında… Böyle deyimler türüyor. Petrograd Pastanesi’nde dönemin bir dolu Türk edebiyatçısı, sanat insanı buluşuyor. Hayatımıza böyle köklü yenilikler girmiş oluyor.”

‘İSTANBUL KABARE İLE TANIŞIYOR

Arslan, İstanbul’un Ruslarla birlikte kabare ile tanıştığını söyledi: “Gelenlerin çoğu belki general, asilzade ama iyi müzik eğitimi aldıkları için hepsi ya bir enstrüman çalıyor, ya şarkı söylüyor. İçlerinde sanatçılar da var. Güç birliğiyle kabareler açıyorlar. Canlı müziklerle gelen konukları eğlendiriyorlar. Bu tip etkinlikler, mekânlar, eğlenme alışkanlığı Ruslarla beraber giriyor hayatımıza.”

Osmanlı’dan gelip geçen Rus sayısının 200 bini bulduğunu düşündüğünü kaydeden Arslan ” Ruslar ayrıca o dönemde 5 tane hastane açıyorlar kendi insanları için. 11 tane ilk yardım birimi açılıyor, 11 doğum evi, 7 dişçi, 4 tane eczane açılıyor. Bunlardan İstiklâl Caddesi’nin baş kısımlarındaki eczanelerden biri, İstanbul’un ilk bu kadar büyük ve kapsamlı eczanesi. 80 aş evi açılıyor, 6-12 yaş grubu için okul açılıyor. Yani bir hayli kısa sürede burada örgütleniyor Beyaz Ruslar. Ama onun yanı sıra hayatlarını idame ettirebilmek için kültür ve sosyal hayatımızı etkileyecek gelişmeler onlar sayesinde oluyor.”

BİZ ONLARDAN, ONLAR BİZDEN BİR ŞEYLER ALIYOR’

Gelenlerin içinde ünlü ressamların da olduğunu belirten Arslan şu ifadeleri kullandı: ” İlk resim sergisi Mayak’ta açılıyor, yine İstiklâl’de, Beyoğlu’na açılan sokaklardan birinde. Bunlar hem sergi açıyorlar hem de Beyaz Ruslar’ın içerisindeki ressamlar örgütlenip kendi içlerinde bir birlik kuruyorlar. Sürekli üretiyorlar. Daha sonra onlardan Fransa’ya gidenler, kendi sanatlarına etki etmiş İstanbul ve Bizans nüanslarıyla ünleniyorlar. Aslında onlar da bizden bir şeyler alıyorlar. Birçok Rusça gazete çıkmaya başlıyor. Novoye Vremya, Novıy Vek, Naşi Dni, Russkaya Valna gibi… Böylelikle hem birbirlerinden haber alıyorlar hem de dünyadan haberler veriyorlar buradaki Ruslara. Sonra 1921’de Kültür isimli bir kitapçı açılıyor. Bir zaman sonra bu kitapçı minik bir kütüphaneye dönüşüyor. Ruslar buradan kitap alıyor, kitap veriyor, oraya gidiyor ve kendi içlerinde yine bir sosyal yapılaşma gerçekleşiyor. Sonra Posta Sokak’ta bir gazete kiosku (büfe) açılıyor. Yani önce gazeteler basılmaya başlanıyor. Sonra kendi kiosklarını oluşturuyorlar. Bütün bunları araştırdığımızda, o insanların anılarına, yazdıklarına ulaştığımız zaman hep ‘Bir gün’ nüansı var. O bir gün gelecek ve ülkelerine döneceklerini düşünüyorlar. Malesef o bir gün hiç gelmiyor, hiçbiri dönmüyor ama bütün bunlar o bir günün umuduyla… Ama belki de İstanbul’un da onlara çok iyi kucak açmasıyla çok hoş ürünler, çok hoş etkiler çıkıyor ortaya. O dönem Stella adında bir Rus restoranı açılıyor. Orada borş çorbası içmek önemli, orta bütçeli bir restoran. Zengin olanlar daha bütçesi yüksek Ermitaj restoranına gidiyor. Moskovit restoranı açılıyor. Hepsi Beyoğlu’nda. Ama bir tanesi restoran açıyor, öbür tarafta da restoranın vestiyerinde Beyaz Ordu’nun generallerinden biri çalışıyor. Birbirlerine de böyle bir iş ortamı geliştiriyorlar.”

‘TÜRK VATANDAŞLIĞINA GEÇİYORLAR’

Arslan, ‘Gelenlerin tamamı burada mı kalıyor, yoksa bir kısmı başka ülkelere de gidiyor mu?’ sorusunu da şöyle yanıtladı:

Bunların burada kalan kısmı çok az. Vrangel’in başında olduğu Beyaz Ordu Gelibolu’ya yerleşiyor. Siviller Taksim, Tarlabaşı, Tünel, Galata, yani Beyoğlu’nda yaşıyor. Her şey güzel gidiyor. Fakat bu arada siyasi çerçeveye bakarsak Türkiye Cumhuriyeti kuruluyor. Atatürk döneminde, Sovyetler Birliği’nin bize yaptığı yardımları biliyoruz özellikle Kurtuluş Savaşı döneminde, bizi maddi ve manevi anlamda destekliyorlar. Hal böyleyken bir zaman sonra Sovyet hükümeti, Beyaz Ordu’dan kalan bu insanların bu kadar yakınlarında olmasından biraz rahatsızlık duyuyor. Siyasi bir takım gelişmeler sonucunda bizim kültürel anlamda çok beslendiğimiz bu değerli insanları da Atatürk’ün birazcık da hoşgörüsü, iyi niyeti ve öngörüsüyle, onları da çok fazla kırmadan bir çözüm bulunuyor ve çıkan soyadı kanunu ile beraber bu insanlara ‘Türk soyadı alın, Türk vatandaşlığına geçin’ deniyor. Vatandaşlığa geçmeyi kabul edenler kalıyor, etmeyenler gidiyor. Büyük bir kısmı da gidiyor, o dönemde bunlara Fransa, ABD ve Arjantin vize veriyor ve kitleler halinde İstanbul’u terk ediyorlar, ama bunların içinde kalanlar da var.”

Kalanlardan birinin 24 yaşında İstanbul’a gelen Bolşoy Tiyatrosu’nda balerin olan Lidya Arzumanova olduğunu belirten Arslan “İstanbul’da da geldiğinde piyano çalmaya, bale yapmaya çalışıyor, bale okulu açmaya çalışıyor. Sonunda da onun hikâyesi Ankara’da Devlet Konservatuvarının kuruluşuna kadar gidiyor. Arzumanova, İstanbul’daki ilk bale okulunu açıyor. İlk konservatuvarın açılmasında da ciddi emekleri olmuş çok değerli bir insan” ifadelerini kullandı. 

DEVRİMLER VE RUS EDEBİYATI

Mihail Lomonosov, Fyodor Dostoyevski, Mihail Bulgakov, Vladimir Mayakovski gibi isimlerin yurdu olan Rusya’yı ve Rus tarihini edebiyat olmadan düşünmek mümkün değil. Devrim sürecinin, Rus toplumunun tarih boyunca kendisini en iyi aktarım yolu olan edebiyat üzerinde yol açtığı etkileri, yönelimleri ve öne çıkan isimleri şair, çevirmen ve İstanbul Aydın Üniversitesi Rusça Mütercim Tercümanlık Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ataol Behramoğlu’na sorduk.

“Rus edebiyatı, Rus sanatı ve devrim denildiğinde genellikle, Ekim Devrimi süreçlerinde biraz öncesi ve sonrasında Rus edebiyatı ile toplumdaki devrimci hareketler, oluşumlar arasındaki ilişkiler düşünülür” diyen Behramoğlu şöyle devam etti:

“Devrim ve edebiyat denildiğinde çok dolaysız ve birden olan bir oluşumu değil de, bir süreci düşünmek gerekir. Rus edebiyatı ve sanatında devrimi çok boyutlu düşünmeliyiz. Klasik Rus edebiyatında pek çok değerli yazar, hem toplumsal anlamda devrimci hem de yapıtlarında hem o yapıtın içeriği hem de biçim, sunum, kurgu ile ilgili özellikler bakımından devrimcidirler. Bütün büyük şairler, yazarlar genellikle böyledir. Yani bir önceki dönemin tekrarını yapan sanatçı, önemli ve değerli bir sanatçı olabilir ama bir devrim sanatçısı denemez ona.”

Rus edebiyatında Ekim Devrimi ve öncesindeki süreci ele aldığımızda Maksim Gorki’nin adıyla başlanması gerektiğini vurgulayan Behramoğlu “Onun 19. yüzyılın sonlarında yayınladığı ilk hikâyeleri, gerçekten de Rus toplumuna bir devrim enerjisinin biriktiğini gösterir. Modernizm kavramı üzerinde de durmamız gerekir. Fütüristler, imgeciler gibi şairleri de düşünmek gerek… Maleviç gibi bir ressam ya da sahneye koyucu olarak Meyerhold, şair olarak Mayakovski, Ekim Devrimi’nden önce de devrimci bir çizgi içinde olmuşlardır” ifadelerini kullandı.

‘EKİM DEVRİMİ’NDEN SONRA HALKTAN SANATÇILAR DOĞDU’

“Ekim Devrimi’nin tüm Rusya toplumunu çok etkilediğini belirten Behramoğlu, bu etkinin sanatı ve edebiyatı ve kültürü de kapsadığını kaydetti: “Özellikle de halk insanları içinden yazar ve sanatçılar doğdu. 19. yüzyıl Rus sanatına ve edebiyatında daha çok aristokrat çevrelere ait olduğunu görürüz. Orta tabakalardan küçük bir esnaf çocuğu olarak Çehov çıkmıştır. Gorki bir işçi çocuğudur. Genellikle 19. yüzyıldaki yazar ve sanatçılar, toprak sahibi, zengin ailelerin çocuklarıdırlar. Ekim Devrimi ile birlikte, devrim süreçlerinde Şolohov, daha sonraki yıllarda Ostrovski, Gladkov gibi yazarlar çıktı. Yani devrim ve edebiyat olgusunu ikili bir açıdan düşünmek lazım. Doğrudan devrim hareketini konu alan yazar ve şairler vardır. Mayakovski, Demyan Bednıy gibi şairler, Durgun Don’un yazarı Şolohov gibi… Bir de doğrudan devrimci denilmesi doğru olmayan, ama yapıtları gereği devrimci yazarlar vardır. Örneğin Zamyatin, onu devrimci bir yazar saymamız gerekir. Pasternak’ı… Sonuç olarak Rus edebiyatını, kültürünü düşündüğümüz zaman özellikle de 19. yüzyıl sonlarını ve 20. yüzyılın ilk çeyreğindeki süreçlerde devrimci oluşumlar ve edebiyat arasında çok yakın ilişkiler vardır.”

Behramoğlu, ‘devrim sürecinde edebiyat kullanıldı mı?’ sorusunu da şöyle yanıtladı: “Yer yer evet. Örneğin; Gorki’nin Ana romanı, bir ajitasyon yapıtı olarak düşünülmüştür. Demyan Bednıy’in şiirleri… Ancak bunun edebiyatın kullanılması olarak düşünülmemesi lazım, edebiyat yansıtır. Dönemin yansımasıdır, tabi ki etkileri de olmuştur okuyan insanlar üzerinde.”

Behramoğlu ‘Devrimi eleştiren yazar ve şairler kimlerdir?’ sorusunu da “Eleştiriler biraz daha sonradır, 1930’lu yıllarda ciddi eleştiriler başlamıştır. Aslında Mayakovski de bile görülür bu. Örneğin Tahtakurusu oyununda… Bazı şiirlerinde de görülür bürokrasiye yönelik ciddi eleştiriler. Leonid Andreyev’in, Bunin’in eserlerinde bunu görürüz. 1930-40’lı yıllar edebiyatında görülür. Genel anlamda da tabi ki devrime yönelik eleştiriler de hep olmuştur” yanıtını verdi.

Reklamlar