Yaşam

Sonya

Garip ve zavallı insan!

Yedi büyük günahtan birini işledin. Yedi büyük erdemden birini yitirdin.

Yoksul evlerinde çocukların benzi soluyor. Yaşlıların her sabah yüzüne yeni bir çizgi düşüyor. Ömürlerini buluttan hafif sanan gençler, kederli ve yastadır. Hayatın mutsuzları bunlar. Çıkış kapısı ararlar. Mutlular ise senden uzakta bugün.

Belki yetim hakkı yemedin, insanların ekmeğine el uzatmadın, ama eskilerin diliyle kebire yani büyük kötülük işledin.

Garip insan!

Raskolnikov cana kıymış, iki kadını baltayla öldürmüştü. Ki öldürmek bile yedi büyük günah arasında sayılmaz, hafif kalır. Sen daha büyük kötülük ettin. Bir insanın kalbindeki şarap kadehine kan akıttın.

Raskolnikov’un bir şey söylemeden ve Sonya’ya da bakmadan odanın içinde bir aşağı bir yukarı dolandığı günü anımsa. Suç ve Ceza romanında Dostoyevski, kendi yaşamış gibi anlatıyor, o günü sana da yaşatıyordu. Hani Raskolnikov gelip Sonya’nın önünde durmuştu. Gözlerinin içi alev alevdi. Sonya yoksul bir kızdı, zayıftı ama hâlâ kurtuluşa inanıyordu. Ailesine yardım etmek için, izbe bir odada para karşılığında erkeklerle yatıyordu. Raskolnikov o odada Sonya’yı omuzlarından tutmuş, gözyaşlarıyla kaplı yüzüne uzun uzun bakmıştı. Bakışları kupkuru, çakmak çakmak, dokunaklıydı. Dudakları titriyordu… Birden yere diz çökmüş, eğilmiş, Sonya’nın ayaklarını öpmeye başlamıştı. Anımsıyor musun? Sonya, karşısındaki bir deliymiş gibi dehşet içinde geri çekilmişti. Gerçekten de Raskolnikov o anda bir deliden farksız görünüyordu. Sonya’nın yüzü sararmış, yüreğine bir acı saplanmıştı. “Siz ne yapıyorsunuz, ne yapıyorsunuz?” diye mırıldanmıştı. Hemen ayağa kalkan Raskolnikov tuhaf bir sesle şöyle demişti: “Senin önünde yere kapanmadım ben, insanlığın çektiği acıların önünde yere kapandım…”

Sen de öyle yap. Kalp kırdın ki, yere kapan; zulmettin ki, hemen diz çök ve insanlığa saygı göster. Yoksa kötülük sadece kendisiyle sınırlı kalmaz, başka güzellikleri de eksiltir sende. “Bir kimsenin erdemi yoksa, müzikle nasıl ilgilenebilir” demişti Konfüçyüs. Kötülük ettiysen, 

hüzzam bir şarkıyı veya fado ezgilerini nasıl hakkıyla dinleyebilirsin?

Günahkâr insandan korkma, sen ızdırap çekmeyenden kork.

Bir günahın ateşiyle yanmayanların, yedi erdemi olsa ne kâr! Kötülük edip de huzur içinde mi uyurlar? Ölüm de öyle huzurludur. Senin huzursuzluğun ise hayatın işaretidir, sırtında ateşten damga gibi taşırsın. Uyuma, gece yarısı köpek seslerini dinle, idam mahkûmları gibi üst üste sigara iç. Saçlarına yeni aklar düşsün. Senin ızdırabın, 

insanlığın ızdırabını azaltır. Kalbin ağrıyorsa, bil ki zaman denen süvarinin kırbacı şaklıyor karanlıkta. Sakın uyuma, yüzünde çizgiler çoğalsın.

Herkesin içinde, dirilmeyi bekleyen bir mesih durur. Sen de başkalarına bırakma, kendi kendini çarmıha ger. Bir gün belki dirilirsin. Aziz Augustinus’un itirafları veya Dostoyevski’nin ölüler evi de, bunu anlatan birer mersiye değil miydi? İnsanlar başkalarını kınar, sen kendini kına. Herkes başkasının çarmıhına çivi çakar, sen ceplerinde sadece kendi çarmıhın için çivi taşı.

Bugün önünde eğileceğin Sonya’dan uzak ve yere düşmüş ekmek gibi biçare isen, unutma, sen varsın.

Sen soluk aldığın sürece umut da vardır, ey insan!

Aynanın karşısına geç, yüzüne uzun uzun, ıssız bir çöle bakar gibi bak. Sonra eğilip, kendi önünde diz çök. Senin suretin bütün insanlığın suretidir. Senin yalnızlığın da bütün insanlığın yalnızlığıdır. Yoksulların ve kalbi kırık âşıkların, yani dünyanın çektiği acıların önünde yere kapan. Şefkat, kutsal bir su gibi arındırır seni. Sonra acele etmeden, yavaş yavaş başını kaldırdığında, sakın şaşırma. Karşında onu, yani kendi Sonya’nı görecek ve anlayacaksın: Sevdiğin insan, senin ruhunun gerçek aynasıdır.

Burhan Sonmez

14 Şubat 2013, BirGün 

Kaynak – burhansonmez.com

Reklamlar