İnceleme

l. Bölüm – Thomas Mann ve Rus Edebiyatı

1 Bölüm

Bir Batılının Gözüyle Rus Edebiyatı  

 

Thomas Mann, Alman Edebiyatından sonra en çok ilgisini çeken edebiyat olan Rus Edebiyatı ve yazarlarına tutkusunun başlangıcını Denemeler’deki Theodor Storm hakkındaki yazısında (1930) açıklar. Mann burada farklı şekilde eserler veren yazarları aynı çatı altında toplayarak, onlarla bir tür “iletişim” kurup, Theodor Storm ile Turgenyev’in edebi kişiliklerini tartışır. Bu karşılaştırmayı tüm insanlığı kapsayacak geniş bir alana yayar ve iki yazarın neredeyse iki kardeş gibi birbirine benzediklerini söyler ve Babalar ve Oğullar yazarının nihilist kavramını yerleştirdiği bu sosyal romanındaki kişilerle, 1865 yılında Turgenyev’i Baden-Baden’de ziyaret eden ve Rus yazar memleketine döndükten sonra da onunla yazışmalarını sürdüren Storm’un eserlerindeki kişileri kar şılaştırarak iki yazarın aynı babadan ama farklı iki toprak-anadan gelen ikiz çocuklar olabileceği sonucuna varır.

Genç Thomas Mann’ın 20. yüzyılın başlarında yazdığı, kuzeyli burjuva duygularının, macera eğilimli güneyli sanatçı bir ruhun çatışmalarını ve ruhsal çelişkilerini incelediği Tonio Kröger başlıklı öyküsündeki kahramanının babası “uzun boylu, mavi gözlü, melankoliye yatkın düşünceli, yakasında sürekli bir kır çiçeği taşıyan” bir kişidir. Tonio’nun babasının fizyonomisi ile Turgenyev’in Babalar ve Oğullar romanındaki babanın fizyonomisi ustaca bir şekilde kaynaştırılmıştır. Thomas Mann burada üst -metine bir Turgenyev kişisini yerleştirmiştir. Romanın kahramanı Tonio ise aynen Gogol gibi edebiyata olan düşkünlüğünü, yaşam tarzı olarak edebiyatı seçmiş olmasını lanetler. Gogol’un hayatının sonlarına doğru kendi el yazılarını yaktığı ve bu arada Ölü Ruhlar’ın ikinci bölümünün de yok olduğu bilinen bir gerçektir.

“Kutsal Rus Edebiyatı” tanımlaması da ilk olarak Tonio Kröger’de (Mann,2005:294) geçer. Tonio ile sanatçı ve burjuva kişiliklerine ilişkin görüşlerini tartışan ressam Lisaweta Iwanowna, “tapılası Rus Edebiyatından” söz eder. Denemeler’de, başka yazarlar hakkında yazarken asıl amacının kendini keşfetmek (Selbstentdeckung) olduğunu söyler Thomas Mann. Edebiyat eleştirisinin ana kavramlarını Schiller ile Rus araştırmacı ve eleştirmen Merejovski’den almıştır. Merejovski’nin Tüm İnsanlık, Üçüncü Reich ve Vahşet Arzusu adlı yazısındaki düşüncelerinin Thomas Mann’ın edebî eserlerine olan etkisi, kültürün, şeytanî bir biçimde yeniden barbarlaşma olgusunu ele aldığı Doktor Faustus’a kadar uzanmaktadır. Merejovski’nin Rus edebiyatı ile ilgili görüşleri Thomas Mann’ın diğer edebî eserlerinde de kendini gösterir. Joseph romanları en belirgin örneklerden birisi olmasına rağmen bu konudaki araştırmaların sayısı henüz azdır.

Thomas Mann’ın başka yazarları bu kadar derinlemesine incelemekteki amacı nedir? Burada ancak bir özdeşleştirme (subjektive Identifikation) söz konusu olabilir. Bu davranışın kaynağını Herder’de görürüz. Kavrama (Erkenntnis) veya kendini çözme ancak benzetme (Analogie) ile mümkündür. Karşıla ştırmalı edebiyata en iyi bir örnek teşkil eden bu tutum için Prof. Dr. Gürsel Aytaç şöyle demektedir: “Ait oldukları kültür çevreleri farklı olsa da, çeşitli milletlerin edebiyatlarında karşımıza çıkan ortak ya da benzer konular vardır. Tematik edebiyat bilimi, karşılaştırmalı yöntemle bu tür konuları incelemek, bunların farklı edebiyat ekollerinde farklı biçim ve üsluplarla nasıl işlenmiş olduğunu ortaya çıkarmayı amaçlıyor” (Aytaç,1990:13). Kurmaca figürlerin yaradılışında, değişik fikirleri anlayabilmek, kendini onların yerine koymak ön plana çıkıyor yazar açısından. İnceleyen ve incelenen kişi arasındaki paralellikler böylelikle kaçınılmazdır. Bir başka deyişle, yazarın kendi romanlarını güçlendirmek için başvurduğu bir teknik olarak da düşünülebilir bu tutum. Yazar, edebî bir mirası sürdürmektedir. Tek başına değildir yazın dünyasında. Diğer yazarların etik anlayışlarından soyutlamamalıdır kendini. Mann’ın eserlerinde kullandığı çeşitli alıntılar da bu bağlamda görülmelidir. “Romantik” bir tanımlamayla, tüm zamanları kapsayan geçmiş-yaşanan an-geleceği içeren milletler ve fikirler arası bir beraberlik olmalıdır yazarın hedefi. Thomas Mann’ın “kardeşlik” ve “sempati” kavramlarından anladığı budur. Nietzsche’nin “perspektif” görüşü yansımaktadır burada. Bir eser eleştirilirken, sadece kurallara uygun olarak beğenilip beğenilmemesi kıstas olmamalıdır. Eserin, kimin tarafından ve nasıl algılanacağı önem taşır. Bakış açısının önemini vurgulayan Mann, Denemeler’de bu yazarlarla bir sohbet içindedir. Mann, bu yazarları anlatırken bir bakıma kendi yaratıcılığını da beslemektedir. 

Thomas Mann’ın Dostoyevski Algılaması

Thomas Mann, Betrachtungen eines Unpolitischen (1918) başlıklı denemelerinin ilk üç bölümünde Dostoyevski’nin fikirleri ile bir hesaplaşmaya girer. Protesto başlıklı birinci yazıda, Rus yazarın Almanya ile ilgili düşüncelerini açıklarken onun dünya edebiyatının ilk psikoloğu olduğunu söyler. Dostoyevski’ye göre Protestanlık (karşı çıkma, protesto etme anlamında) Almanların ruhunda mevcut olan bir olgudur. Almanya’nın Protestanlığı, sadece Martin Luther ile başlayan din bağlamındaki Protestanlık olarak düşünülmemelidir. Almanya aslında var olduğundan beri Protestandır. İlk karşı koyma, Roma mirasını inkâr etmekle başlar. Roma İmparatorluğunun güçlü yıllarında Germenler, her milletten daha fazla “Roma” fikrine karşı çıkmış, hâkimiyeti kendileri ele geçirmek istemiştir. Sonuçta Germen dünyasının en derin, en öz düşüncelerinden “Yeni İnsan” kavramı oluşur. Ruhun özgürlüğünü ancak Tanrını n sesi ifade edebilir. Böylelikle protesto formülü bulunmuştur. Ama henüz olumlu bir netice elde edilememiştir. Dostoyevski’nin görüşüne göre, Germen ruhu uzunca bir süre susar. Bu arada Almanya’nın batısındaki ülkeler, Amerika’nın keşfinin de etkisiyle yeni bir döneme girer. Yeni bir yapılanma oluşur. İlk deneyim ise 1789 Fransız İhtilalidir. Germen ruhu için çok karmaşık bir kavramdır bu. Romantikler reformasyondan ne kadar çok anlarlarsa, Germen ırkı da ihtilalden ancak o kadar anlar. Artı k bireyselliğini ve kendine olan inancını kaybetmek üzeredir. Batısında yer alan ülkelere karşı kendini kanıtlamak için hiç değ ilse fizikî olarak sağlam bir organizasyon kurmalıdır. Ama Dostoyevski, Germen ruhunun Roma dünyası ile ilişkisini irdelerken Almanya’daki iki büyük sembolik oluşumdan birini fark etmez. Luther-Roma ilişkisini görür, ama çoğu Almana göre daha değerli ve önemli olan Goethe-Roma ilişkisini ihmal eder. Almanlara özgü tarihteki Protestanlık, Almanların batılı, yani Roma ruhu yanlısı düşünceye karşı sürdüregeldiği eski mücadelenin patlak vermesidir bu ikinci oluşum. Thomas Mann’a göre asıl protesto, Amerika’nın kurduğu “Batı dünyasının, Roma mirasçılarının, Almanya’ya karşı bir medeniyette birleşme fikri” dir.

Denemeler’deki Das unliterarische Land (Edebiyatsız ülke) başlıklı ikinci yazısında Thomas Mann, Dostoyevski’nin Almanları “büyük, gururlu ve özel” bir halk diye nitelendirirken oldukça zorlanmış olacağını, çünkü onun Almanya’yı sevmediğini bildiğini belirtir. Bunun sebebi Dostoyevski’nin Almanya’nın daha batısındaki başka ülkelere hayranlığı değil, tüm Protestanlığına rağmen Almanya’nın da, nefret ettiği o “kendini beğenmiş Avrupa’ya” ait olmasıdır. Dostoyevski bu düşüncesiyle tarihi özgürce kabullenmiş olmalı diye devam eder Mann. Bu sözcükler yerine Almanlar için “dik kafalı, kötü niyetli“ de demiş olabilirdi. Dostoyevski’nin Alman ruhunu formüle ederken, Almanların Doğu ve Batı arasındaki yalnızlığını, herkesin onları itici bulmasını ve onlardan nefret ettiğini de gizlemez. Almanlar, bu duruma katlanmak ve kendilerini savunmak zorundadır. Bugün artık Okyanus ötesindeki yeni başkente kadar uzanan “Romalı ” Batıya karşı Almanların gözü kör kahramanlığından bahsederken, kendine oldum olası zıt düşen bu toplum için “barbarlık”tan daha uygun bir kelime kullanamazdı. Almanların ataları Germenlerin “Roma” medeniyeti ve kültürüne asla yanaşmak istememelerinden daha da kötüsü dik kafası ve inatçı iradesidir. Fakat Roma medeniyetini asıl rahatsız eden unsur, Germenlerde en beğenmediği özellik, onların bu iradesi değil, bu iradeyi sözle ifade edememesiydi. Germenler Roma’ya sadece irade ile karşı geliyor, sözlere başvurmuyordu. Çünkü söyleyecek sözleri yoktu, söze inanmaz ve sözü sevmezlerdi. Sessiz, eylemsiz bir direnci vardı Almanya’nın. Romalılar şüphesiz bu dirençten çok Germen ırkının sözsüzlüğünü “barbar” buluyordu. Romalıların yaşamında beğenilmek için söz kaçınılmazdır. Asil sözler kullanılmadığı süre en büyük kahramanlık bile değersizdir. Sözsüz kahramanlık barbarlıktır. Sözsüzlük insanlık dışıdır ve insanlık söz olmadan yönetilemez. Latin ırkının inancına göre Roma medeniyeti ve edebiyat birbirinden ayrılmayan bir bütündür. Düşünceler ancak sözle ifade edilebilir. Kısacası medeniyet eşittir edebiyat. “Romalı” ve “Batılı ” edebîdir. Onu Germenlerden, daha doğrusu Almanlardan ayıran en büyük özellik budur. Roma’nın büyük mirası olan edebî hümanizma, asil sözler insanın güzelliğini ve asaletini vurgular. İnsanı insan yapan gerçek değerlerdir bunlar. Düşünce ve eğitim önceleri asillere özgü bir olguyken Fransız İhtilali ile birlikte “söz” halka geçerek, burjuvanın elinde yozlaşmıştır. Bu inkâr edilemeyecek tarihi bir gerçektir. Burjuva, “söz”ü maddî çıkarları için kullanmaya ve içindeki isyankâr ve patlamaya hazır hislerini ifade için söze başvurduğundan beri dünya edebîleşmiş, fakat aynı zamanda burjuvalaşmıştır. “Medeniyet” derken kastettiği, sözün politik amaçlı kullanılarak edebîleştirilen düşüncenin zaferidir. Tüm dünyanın sözlerin bir kolonisine dönüşmesidir. İşte Almanya’nı n karşı geldiği de bu “medeniyet emperyalizmi” fikridir. Burjuva olgusunu savunan toplumların tümüne birden “ittifak” (“entente”) adı verilmiştir. Bu gerçek anlamda yürekten bir birleşmedir. Sürekli protesto eden, burjuva imparatorluğunun kesin şekil bulmasına karşı çıkan Almanya’ya yöneltilmiş, ona karşı oluşturulan bir silahtır. Almanya’nın bu ittifaka gösterdiği direnç karşısında, Roma İmparatorluğu’nun genişlemesi karşısında yaptığı savaşlar, Papalıkla girdiği savaşlar, M.S. 9 yılındaki Hermann Savaşı, 1813 ve 1870 savaşları bile önemsiz kalır.

 Doktor Faustus ve Büyülü Dağ’daki Dostoyevski Benzerlikleri.

677543Thomas Mann’ın Rus Edebiyatıyla ilişkisi uzun zamandır Karşılaştırmalı Edebiyat Biliminin ana konularından birini teşkil eder. Mann ile Dostoyevski’nin düşünsel anlamda karşılaşmalarının en belirgin örnekleri Doktor Faustus ve Der Zauberberg’de görülür. Bu eserlerdeki birçok motif Dostoyevski tarzı düşünceye çok yakındır. Bunlardan ilk göze çarpanları: Hastalık-sağlık, soğukluk, sevgiden yoksunluk, şeytanla insanın senli benli olması ve “Homo Dei” motifleridir. Bu bağlamda Doktor Faustus’daki şeytanla ilgili bölüm, doğrudan doğruya Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler’deki şeytan bölümüne bağlanabilir. Rus yazarın romanındaki Şeytan. İvan Fyodoroviç’in Kâbusu başlıklı  bölüm ile Thomas Mann’ın Doktor Faustus’da Adrian Leverkühn’ü oluşturuşu arasındaki yakınlıklar göz ardı edilemez:

İvan Fyodoroviç, karşıdaki kanepenin üzerinde bir şeye bakıyordu. Orada oturan birisi ilişmişti gözüne birden. Kim bilir nasıl girmişti içeri. Çünkü İvan Fyodoroviç, Smerdyakov’dan geldiğinde odada yoktu. En iyi terzi elinden çıktığı belli, ama artık eskimiş, modası geçmiş bir ceket vardı üzerinde… Dikkatlice bakınca gömleğinin kirli, geniş eşarbının da eski olduğu kaçmıyordu gözden. Konuğun beyaz, tüylü şapkası da mevsime göre değildi…(Altay,2001:662-664).

Ve biraz sonra kendini tanıtır.

Satan sum et nihil humanum a me alienum… Senin gördüğün bir hayalim ben, ama aslında yaşadığın kâbustan başka bir şey değilim…Dur şimdi, nerede kalmıştım? Evet, o zaman üşütmüştüm biraz, ama dünyada değil, orada.

Aynı şekilde Doktor Faustus’ta da şeytanın varlığı kendini Karamazov Kardeşler’deki gibi soğukluk motifi ile gösterir. Şeytan varlığını kanıtlamak için önce soğukluğunu hissettirir. XXV. Bölümde kompozitör Adrian Leverkühn’ün şeytanla konuşmasında kişiliğindeki bölünme formal olarak da belli olur. O ana kadar konuşmasında geçmiş zamanı kullanan Leverkühn, birdenbire şimdiki zamana geçerek ruhundaki bölünmeyi dilde de hissettirir. Şeytanın kullandığı dil ise Ortaçağ Almancasından kelimelerle doludur. Romanın başlangıcından itibaren üçüncü kişi tarafından aktarılan olaylar şeytanla yapılan görüşme esnasında “Ben”(Leverkühn) ve “O”(şeytan)nun ağzından bir diyalog şeklinde devam eder. Leverkühn, üşümesini hastalığının başlangıcı olarak görmeyi tercih etmektedir, fakat şeytan onun şu anda son derece sağlıklı olduğunu, üşümesinin hastalığıyla ilgisi bulunmadığını iddia eder. Leverkühn soğuktan hala titremesine rağmen kendini şeytanın yanında rahat hissetmeye başlamıştır. Dostoyevski’nin kahramanı İvan da aynı şekilde şeytanla konuştukça rahatlamaya başlar.”Keyfim yerinde şimdi, yalnız şakaklarım zonkluyor biraz… başımın tepesi de” (Karamazov Kardeşler, S.664) Adrian Leverkühn’e babasından miras kalan baş ağrıları da aynı bağlamda düşünülebilir. Şeytan, iki kahramanın da beynine sahip olacağı için baş ağrılarını bu açıdan değerlendirmelidir. Thomas Mann burada bir satır boş bırakarak Leverkühn’ün kişilik bölünmesini görsel olarak da okuyucuya aktarmaktadır. Böylece rasyonellik ile irrasyonellik arasındaki gerilimi belirtir. Az sonra ruhunu şeytana verecek olan Leverkühn henüz bu iki ortam arasında bulunmaktadır ve giderek “normal” bir yaşam sürdüren Leverkühn’den farklılaşmaya başlar:

Salonda kepenkleri sıkı sıkıya kapalı pencerelerin önünde oturmuş, Kierkegaard’ın Mozart’ın Don Juan’ı hakkında yazdığı yazıyı okuyordum. Birdenbire keskin bir soğuk hissediyorum… Bu soğuk hava arkadan pencereler yönünden değil, karşımdan esiyor… Alacakaranlıkta divanın üstünde birisi oturuyor…Bacak bacak üstüne atmış. Bu Sch. değil, başka birisi. Ondan daha kısa boylu ve görünüşü hiç te bir beyefendiye benzemiyor.  Ama sürekli bir soğuk hava sarıyor beni (Mann,1947:224).

Şeytan ile Faustvarî bir anlaşmaya giren Leverkühn’e eserlerini dilediği gibi yaratabileceği 24 yıllık bir süre tanınır. Bu andan itibaren kum saati akmaya başlamıştır. Şeytanın “sattığı” bu zaman karşılığında Leverkühn sevgiden mahrum kalacaktır:

İnsanın ruhunu ısıttğı için aşk sana yasak. Hayatın hep soğukluk içinde geçecek, onun için kimseyi sevmeye hakkın yok… Biz seni hep soğuk görmek istiyoruz. Yaratacağın eserin alevleri bile seni ısıtamayacak ve hayatının soğukluğundan kaçarak bu alevlere sığınacaksın…. (Mann,1947:250).

Sevginin her türü bundan böyle ona yasaklanmıştır. Kendi eserindeki şeytanın Dostoyevski’deki şeytandan daha merkezî bir konumu bulunduğunu ve daha gerçek olduğunu söyler. Thomas Mann’daki şeytan, Dostoyevski’deki gibi fark edilmeden birdenbire koltukta oturarak karşısına çıkmaz insanın. O başlangıçtan beri vardır. Gittikçe belirginleşen bir biçimde en baştan beri, Adrian Leverkühn’ü saran “soğuk motifi” ile kendini göstermeye başlar ve nihayet şeytan bölümünde fiziksel olarak da gözükür. Bu görüntü belki Adrian’ın hasta beyninin ona hazırladığı bir oyundur, ama belki de beyni bu durumda olduğu için şeytanı görebilmesi “mümkün olmuştur”. İki şeytan figürünün de çıkış noktası, Dostoyevski’nin sara nöbetleri esnasında kavuştuğu zihin açıklığıdır. Thomas Mann’ın Karamazov Kardeşler’i ve buradaki şeytan bölümünü derinlemesine incelediği karşılaştırmalı edebiyat bilimcileri tarafından ispat edilmiştir (Wegner,1981).Thomas Mann’ın Karamazov Kardeşler ile bu kadar yakından ilgilenmesi büyük bir romana olan hayranlıktan öteyedir. Romanın fikrini ve yapısal elemanlarını derinlemesine inceleyerek kendi yaratıcılığına uyarlamıştır. Mann’da, özellikle Doktor Faustus’un kahramanı Adrian Leverkühn’de karşılaştığımız çiftkişilik (Doppelgänger) teması da Dostoyevski’den kaynaklanır. Karamazov’un Ivan’ı ile Doktor Faustus’un Adrian Leverkühn’ü, ikisi de hastadır. Bir tür ruh hastalığı sayılan sayrılar görmektedir ikisi de. Bu benzerliği Thomas Mann (Mann,1977:246) da kabul eder:

Beni, geçen sefer iddia ettiğin gibi, kendi kendine yarattığın bir hayal değil de, gerçek bir varlık saymaya başlıyorsun…

İvan gerçek bir öfkeyle,

Seni gerçek varlık falan saydığım yok, diye bağırdı. Bir hayal, hastalığımın doğurduğu bir kâbussun sen! (Altay,2001:665).

Hem İvan hem Adrian ayn ı kelimeleri kullanarak şeytanı “yok etmek, defetmek” isterler başlangıçta. İvan, şeytanı “yanaşma” diye azarlarken Adrian ona Bay ”Dicis et non facis”4 hitap eder.

Doktor Faustus’da şeytan, sanatçının, katil ve delilerle kardeş olduğunu söyler:

Sağlık da ne demekmiş? Hasta ruhlar olmadan dünya olur mu hiç?…

Senin çılgınlığın sayesinde kendilerinin çıldırmasına gerek kalmayan gençler adını saygıyla anacaklar. Sağlam ruhları senin deliliğinle beslenecek ve onları görünce karşılığında sen iyileşeceksin.

Sağlık karşıtı hastalık, Thomas Mann’ın diğer eserlerinde de sanatçı ruhuna eşlik eden bir olgudur. Tonio Kröger’de Tonio’nun partöneri Magdelana Vermehren’in dans ederken düşmesi sembolik bir değer taşır. “Bu düşüş, anormalliğin işaretidir, sanatçı kişiliğin içgüdülerini frenlenmesinin bilincidir”(Orbis Litterarum,1969:271-304). 4. Bölümde ince ruhlu, beceriksiz, diğer bir deyişle “sürekli düşen” insanlardan söz edilir. Thomas Mann, hikâyesinde iki kız tipinin karşıtlığını, onlara verdiği isimlerle de belli eder. Sarışın, mavi gözlü “Neşeli İnge” ve Hıristiyanlık’taki günahkâr, çile dolduran “Azize Magdalena”dan esinlendiği Magdalena, burjuva ve sanatçı (Bürger-Künstler) düalizminin sembolüdür.

Königliche Hoheit (1909) romanında şair Martini şöyle demektedir.”Bünyem çok hassas, maalesef demiyeceğim çünkü yeteneklerimin bu zayıflığıma bağlı olduğundan eminim”(Mann,1951:177).

Denemeler’deki Dostoyevski Denemesi (1946) ‘hastalık büyüklük müdür yoksa büyüklük mü hastalıktır?’ konusunu işlerken Nietzsche’den bir alıntı yapar: “Sanatçı, patolojik özellikleriyle diğer insanlardan farklıdır. Hem sanatçı olup hem de sağlıklı olmak mümkün değildir” (Hoffman,1975).

İki eserin diğer bir ortak yanı ise iyilik-kötülük kavramlarındaki benzer tutumlarında izlenir. Karamazov Kardeşler’de şeytanın iddiasına göre, “Mefisto, Faust’un karşısına çıkınca kötülük yapmak istediğini, ama sadece iyilik yapabildiğini söylüyor”. Aynı düşünce Doktor Faustus’da şu şekilde ifade bulur: “Üniversitede öğrendiklerini unuttun mu? Tanrı kötülüğü iyiliğe dönüştürebilir. Bu fırsatı elinden almamak gerekir” der şeytan Leverkühn’e.

Dostoyevski’nin ve Thomas Mann’ın şeytan tiplerinin bir diğer ortak yanı da hitap tarzlarında yatar:

Senli benli olmamız hoşuma gidiyor, dedi şeytan. İvan gülümsedi.

Aptal! Bir de siz mi diyecektim sana?

“Bana ismimle ve sen diye hitap eden de kim?” diye sorar Leverkühn. “Benim”, diye cevap verir şeytan. “Sana iltifat ediyorum”. Leverkühn en yakınlarıyla bile samimi olamazken şeytan, ikisinin arasındaki ilişkinin böyle bir hitap tarzına izin verebileceğini açıklar.

“Tanrı-insan” da her iki yazarın felsefesine yerleşmiş bir kavram olarak dikkat çeker. Karamazov Kardeşler’de Dostoyevski bu düşüncesini şöyle ifade eder:

…yamyamlığa gerek kalmadan eski dünya görüşü, ahlâk anlayışı kökünden yok olacak, yepyeni bir hayat başlayacak. İnsanlar yalnız bu dünyanın nimetlerinden faydalanmak, hayatın kendilerine verebileceği mutluluğu, sevinci sonuna kadar tatmak için birleşecekler.

İnsanoğlunun ruhu tanrısal, dev bir gururla büyüyecek, “Tanrı-insan” çıkacak ortaya.

“Homo Dei” ile Der Zauberberg’de de karşılaşırız. “Ölüm ve hayat – hastalık ve sağlık – ruh ve doğa? Bunlar karşıtlık (Gegensätze) mı sayılmalıdır? Ölümün yolu hayattan geçer ve orta konumdaki “Tanrı-insan” dengeyi sağ layabilmelidir… İnsan, iyilik ve sevgi adına, ölümün düşüncelerine hâkim olmasına izin vermemelidir”.

Denemeler’in (Mann,1977) birinci cildinde Çehov (1954), Dostoyevski (1946) ve Tolstoy (1939) hakkındaki yazıları Karşılaştırmalı Edebiyat Biliminin ana kaynaklarından birini teşkil eder.

Dostoyevski’nin dehasından bahsederken “caniyane” sözünü kullanmamak imkânsızdır. Büyük Rus eleştirmen Merejovski, Karamazov’un yazarından söz ederken bu sözcüğü iki anlamda kullanır. Birinci anlam, Dostoyevski’nin kişiliği ve onun anlayışının caniyane olana merakıyla bağlıdır. İkinci bağlamda ise, bu anlayışın objesi insan ruhunun en gizli yönlerini ortaya çıkarmasıdır.

Thomas Mann’dan Dostoyevski’nin altı hikâyesini kapsayan kısa romanlarına bir önsöz yazması istendiğinde, bu fikri çok çekici bulmakla beraber, yazarlık hayatı boyunca Tolstoy ve Goethe hakkında sayısız makalesine rağmen, yazarlığının oluşumunu borçlu olduğu diğer iki büyük isme, Dostoyevski ve Nietzsche’ye yeterince eğilmemiş olduğunu itiraf eder. Onu bugüne kadar susmaya zorlayan şey derin, mistik bir çekingenliktir.

Dostoyevski’nin hasta dehasına ve “lanetli” yazarın dinî büyüklüğüne yaklaşmaya cesaret edememiştir. Ruh sağlığı yerinde yazarları incelemek, “kutsal hastaları” incelemekten daha kolaydır, der. Sağlam beyinlerin, doğanın şanslı çocuklarının doğal (naiv) eserlerini eleştirmenin eğlenceli bile olabileceğinden, ama büyük günahkârların ve lanetlenmiş kişilerin ürkütücü büyüklüğünden söz eder. “Yıldızı parlak” egoist Goethe veya Tolstoy’un ahlâk anlayışı hakkında rahatça, hatta alaycı bir dille yazabildiğini söylerken, ruhunda cehennemi yansıtan büyük dindarlara ve hastalara olan saygısını da belirtmekten kaçınmaz.

Nietzsche’nin Zerdüşt eserindeki Solgun Mücrim Hakkında başlıklı bölümü okurken Dostoyoevski’nin esrarengiz fizyonomisi canlanır Thomas Mann’ın gözlerinde. Dostoyevski’nin dehasından bahsederken “caniyane” sözünü kullanmamak imkânsızdır. Büyük Rus eleştirmen Merejovski, Karamazov’un yazarından söz ederken bu sözcüğü iki anlamda kullanır. Birinci anlam, Dostoyevski’nin kişiliği ve onun anlayışının caniyane olana merakıyla bağlıdır. İkinci bağlamda ise, bu anlayışın objesi insan ruhunun en gizli yönlerini ortaya çıkarmasıdır. Dostoyevski’yi okurken, kendimize bile itiraftan çekindiğimiz en derin hislerimizle karşılaşırız. Görünüşte tıbben açıklanabilecek araştırmalara dayanan bu bulgular, geniş anlamda psikolojik lirizme örnek teşkil eden dehşet verici ahlakî bir araştırma, yazarın ruh bilimciliğinin en iyi bir örneğidir. Başka hiçbir yazar, gelmiş geçmiş en büyük cinayet romanı Suç ve Ceza’yı bu denli bilimsel kaleme alamazdı. “Cehennemin sırlarına” vakıf olan Dostoyevski’ye karşıl ık Tolstoy, insanlardan saklayacak hiçbir şeyi olmadığın ı söyler. Kendine olan sonsuz güveniyle “ne yaptığımı herkes bilebilir”, der.

Dostoyevski’nin bilinçaltı ve bilincinin suçluluk hisleriyle dolu olmasını “kutsal” ve mistik bir hastalık sayılan sarasına bağlayabiliriz. 1848 yılında politik görüşleri yüzünden idama mahkûm edilmiş, tam kurşuna dizilecekken son anda cezası Sibirya’da dört sene esarete dönüştürülmüştür. Bu olaydan sonra daha da sıklaşan sara nöbetlerinin kendisini ölüme veya deliliğe götüreceğinden şüphesi yoktu. Bazen haftada iki kere geçirdiği sara krizleri esnasındaki deneyimlerini, eserlerinde psikolojik bakımdan tercih ettiği kahramanlarına aksettirir.

Budala’nın kahramanı Prens Mişkin ve Ecinniler’in nihilist Kirlov’u bunlara birer örnektir. Krizlerinden önce içine girdiği coşkulu ruh halini anlatırken böylesine mutlu birkaç dakika için hayatının on senesini, hatta tümünü seve seve verebileceğini söylemekle beraber kriz geçtikten sonra kendini bir “katil” gibi hissettiğini, bilinmeyen bir suçluluğun ağır yükünü taşıdığını belirtir.

Zarathustra (Zerdüşt) ve Antichrist’in yazarı Nietzsche de ara sıra ağır krizler geçiriyor olmasına rağmen onun hastalı ğı sara değildir. Tutulduğu frengiden dolayı yavaş yavaş ilerleyen bir felç söz konusudur. İki yazarın psikolojik yakınlığını (pyschologische Verwandtschaft) belirtmek için Thomas Mann ısrarla “caniyane” sözcüğünü kullanır. İkisinde de aşırılık, gerçeklikle her türlü bağını kopartmış bir algılama ve şeytanî bir ahlak gözlemleriz. Sara ve frenginin mahvettiği beyin hücreleri, söz konusu kişilerin yaşam gücünün sübjektif yükselmesine ve patolojik olmakla beraber yaratı cılığın artmasına yol açar. Hastalar kendilerini bu mutluluk dalgası içinde Tanrıya daha yakın, hatta Tanrı zannederler.

Dostoyevski, Suç ve Ceza, Ecinniler, Budala, Karamazov Kardeşler’i yazarken sadece hastalığının tutsağıdeği, aynı zamanda maddî olanaksızlıklarının da pençesi altındaydı. Alacaklılardan kurtulmak için çareyi sık sık yurt dışına kaçmakta bulmuştu. Ama bu sefer de ikinci bir hastalığa, kumara yenilmişti. Onu maddi-manevi yıkan kumar düşkünlüğünü Kumarbaz romanında görebiliriz.

Yeraltı Dünyasından Notlar, Dostoyevski’nin yaratıcılığında bir dönüm noktası sayılır. Eserin anti-kahramanının düşüncesine göre, her insanın anılarında herkese açıklamak istemeyeceği, ancak çok yakın dostlarına söyleyebileceği sırlar bulunur. Bazen de arkadaşlara bile söylenemeyecek, sadece kendine itiraf edebileceği olaylar vardır hayatta. Ve en nihayet öyle anlar vardır ki, insan onları kendine bile açıklamaktan ürker. Her normal insanın hayatında buna benzer sonsuz anı vardır. Hatta denilebilir ki, bu anıları n miktarı insanın normalliği derecesinde artar. İşte bu romanın içeriği de bu tür “geçmiş anılarla” doludur. Romanın sonunda şu soruya cevap aranır: “İnsan hiç değilse kendine karşı dürüst davranarak korkmadan tüm gerçeği açıklayabilir mi?”

Kaynak İclal Cankorel  –  dergiler.ankara.edu.tr

Reklamlar