İnceleme

ll. Bölüm – Thomas Mann Ve Rus Edebiyatı

3.Çehov Hakkındaki Düşünceleri

Çehov Üzerine Deneme’ de (Mann, 1954:146), 1904 yılında Çehov’un ölüm haberini aldığında çok fazla etkilenmediğini açıklar Thomas Mann. Çünkü onun hayranlık duyduğu yazarlar, Balzac, Tolstoy gibi yıllar boyu bir epik eser yaratmak için çalışmış kişilerdir. Çehov ise, Maupassant gibi kısa formların, hikâyelerin ustasıdır. Gençliğinde Thomas Mann, hikâye yazarlarını neredeyse küçümser. Bir fikri kısa ve öz aktarmanın ne kadar zor olduğunu, nasıl bir güç gerektirdiğini ve ancak gerçek bir deha tarafından başarılabileciğini ancak ilerideki yıllarda kavrar. Çehov’un kendisi de yaratıcılığına şüpheyle ve eleştiriyle yaklaşmıştı r. Bu alçakgönüllülüğü edebiyat çevrelerinde sempatiyle karşılanmıştır. Başkalarının gözünde yücelmeyi, saygı duymayı hiçbir zaman ön planda tutmamıştır. Edebiyat dünyasının “grand senyör”ü Tolstoy’un aksine kısa hikâyelerinin önemsizliğine, sanatsal yetersizliğine o kadar inanmıştı ki, bu düşünceleri ister istemez çevresini de etkiliyordu. Gorki’ye göre Tolstoy, Çehov’da “parlak, sessiz ve mütevazı” bir yazardan daha fazlasını görmemekteydi. Tolstoy’un kendisini neredeyse peygamber gibi görmesi, Maksim Gorki’nin deyişiyle, kendini kutsal Boyar Leo’nun yerine koyması ve herkesin ona aynı gözle bakmasını beklemesi hoş karşılanmamaktaydı. Çehov, yarı peygember kabul edilen bilge Tolstoy’a gereken saygıyı göstermekle beraber üçüncü kişilere Tolstoy hakkında yazdıkları mektuplarında ironik bir dil kullanmaktan da çekinmiyordu. Sahalin Adasına yaptığı kültürel geziden dönüşünde şöyle der: “Evimin dört duvarı arasında çalışmaya devam etmek yerine bu yolculuğa çıkmakla ne kadar da iyi etmişim. Çünkü önceden Tolstoy’un Kreutzer Sonat’ını önemli bir eser zannetmekteydim. Oysa şimdi çok komik ve saçma buluyorum”. Bu sözlerde büyük yazara karşı açık bir baş kaldırma görülür. “Tüm büyüklerin felsefesinin canı cehenneme!”der. “Bütün büyük bilge kişiler, generaller gibi despot ve generaller kadar kaba, çünkü kendilerini kimsenin cezalandıramıyacağını düşünüyorlar”. Çehov doktordur, mesleğini severek uygulamış, her zaman bilim ve gelişmeyi savunmuştur. Tolstoy’un, “Kötülüğe karşı koymama” ve “pasif direniş” prensiplerini reaksiyoner saçmalık olarak değerlendirir: “Tolstoy’un ahlak anlayışını kabul etmiyorum. Benim kanımda da köylü kanı var, onun için kimse köylünün erdemi ile beni etkileyebileceğini zannetmesin. Gençliğimden beri ilerlemeden yanayım. Elektrik ve buhar gücü, insana dindarlıktan ve oruç tutmaktan daha büyük yararlar sağlar… Madde dışında hiçbir ilim, hiçbir gerçek yoktur” diyen Çehov, pozitivist düşüncenin temsilcisidir (Çehov,1964:7).

Doktorluğunu “resmi eşi”, yazarlığını “sevgilisi” olarak gören Çehov, acaba der, en önemli sorulara cevap bulamadığım için okuyucularımı kandırıyor mu sayılmalıyım? İşte Thomas Mann’ı Çehov’un biyografisini incelemeye iten sebep bu cümledir. Çehov’un hedefi neydi? Kölelikten yeni kurtulan Rusya’nın diğer bir gücün, burjuva-kapitalist toplumun kölesi olma yolunda ilerlediğini üzülerek izliyor ve yeni fikir akımlarının etkisiyle sanatın da köleleşeceğini iddia ediyordu. Asil Kont Tolstoy’un aksine meslek sahibi birisi olmasına rağmen işçi sınıfıyla ilişkisi yoktu. Gorki gibi “işçilerin yazarı” da değildi. Özgürlük fikirlerinin güya yeşermeye başladığı bu dönemde de halkın büyük çoğunluğunun, küçük bir azınlık için çalışmasını ve onları beslemesini eserlerinde dile getirir.

“Yaratıcılığını yeterli bulmamak, her gerçek yeteneğin esas unsurudur”, diyen Çehov, hayatının sonuna kadar edebî alanda verdiği eserlerde şüpheciliğini, okura karşı doğru cevabı bulamamaktan duyduğu vicdan azabını sürdürür. Kendi hakkındaki bu gereksiz alçakgönüllü düşüncelerine rağmen Gorki onu şöyle tanımlar: “Çehov’un stiline erişmek imkânsızdır. Edebiyat tarihçileri ileride Rus dilinin gelişimi hakkında fikirlerini belirtirken, Rusçanın Puşkin, Turgenyev ve Çehov tarafından yaratıldığını söyleyeceklerdir”.

Bu deneme, yaratıcılık ve insanlı k bakımından Çehov’un Thomas Mann’ın kendine en yakın bulduğu yazar olduğunu göstermekten öteye, ona Rus Edebiyatı dünyasının kapılarını açan en mükemmel örnek olması açısından da büyük önem taşır. 

cehov-4

4.Tolstoy İncelemeleri

Tolstoy’un yazarlığını ele aldığı Anna Karenina (1940) başlıklı denemede, onun eserlerinin büyüklüğünü, ölümsüz gerçekçiliğini, anlatımındaki Homervarî ebediliğini denizin ululuğuna, sonsuzluğuna benzetir. Tolstoy’un Dostoyevski’den daha büyük bir yazar olduğunu söylemek mümkün olmasa da, onun dehası Dostoyevski’nin hasta, grotesk, gizemli tarzından çok farklıdır.

Turgenyev’in “Tüm eserlerimiz Gogol’un Palto’sundan türemiştir” deyişindeki birlik, geleneklerin gelecek nesillere aktarılması ve Rus Edebiyatın ın en doğru bir tanımlamasıdır. Gerçekten de bütün bu büyük ustalar ve dehalar aşağı yukarı aynı zamanlarda yaşamışlardır. Nikolay Gogol, Ölü Ruhlar’ı Puşkin’e kendisi okumuştur. Lermontov da eserlerini aynı çağda vermiştir. Turgenyev, Lermontov’dan dört yıl, Tolstoy’dan on yıl önce dünyaya gelmiştir. İşte der, Thomas Mann, benim geleneklerin sürekliliğinden anladığım şeyi en isabetli bir biçimde Tolstoy’un Anna Karenina’yı yazarken Puşkin’in hikâyelerinden etkilenmesi gösterir. Merejovski’ye göre Gogol ile birlikte “bilinçsiz yaratıcılık” “yaratıcı bilince” dönüşmüştür. Puşkin’in saflığından uzak Tolstoy, eleştirsel sorumluluk ve etik anlayışı içinde, düşüncelerini insanlara faydalı ahlakî öğretiler halinde sunar.

Her ne kadar Tolstoy’un yaşlılığında “mistik bir çılgınlık” içinde radikal ahlakî fikirleri uygulamaya kalktığı düşünülse de bu görüş yanlıştır. Düşüncelerinin gelişmesi Çocukluk ve Gençlik başlıklı otobiyografisinden itibaren izlenebilir. Anna Karenina’daki Levin de aslında yazarın kendisidir. Levin, yazarın kendi için düşlediği yolda ilerlerken aynı zamanda onun en derin inançlarını okuyucuya aktarmaktadır. Romanın asıl kahramanı Levin kişiliğine kendi hayat hikâyesini örmüştür. Büyük arazi sahibi olarak deneyimleri, aşkı ve tamamen otobiyografik olan nişanlanması, ilk çocuğunun doğması Tolstoy’un hayatıyla birebir örtü şür. Daha önemlisi, Tolstoy’un hayatın anlamına dair görüşleri, insanlığın görevi, iyi ve kötü arasında bocalaması, toplumun kültür adını verdiği olgudan nihilizme yaklaşan şüpheleri Levin tarafından temsil edilir. Levin’in Tolstoy’dan tek eksiği sanatçı olmamasıdır.

Tolstoy, Anna Karenina’yı hayatının en mutlu yıllarında yazmıştır. Romandaki Kitty, Tolstoy’un karısı Sophia’dır aslında. Büyük çiftliğin idaresi, sürekli hamilelikler ve annelik görevinin yanı sıra Savaş ve Barış romanı nı yedi kere kopya eden bu sadık eş, ileriki y ıllarda aile, millet, devlet, kilise, aşk, av merakı gibi tüm değerlerini yitiren “Yasnaya Polyana  Peygamberi”nde gençlik yıllarının Leo’sunu özler. 15 yıl boyunca Moskova arşivlerinde, zorla Batı medeniyetini yerleştirmek isteyen, aslında nefret ettiği Çar Pedro hakkında araştırmalar yapar. Savaş ve Barış’ın büyük bir üne kavuşturduğu “milli yazar”, bunca yılın emeğinin boşa gitmesini göze alarak ani bir kararla bu projesinden vazgeçer ve Petersburg ve Moskova sosyetesinde “iffet kavgası” veren Anna Karenina’yı yazmaya başlar. Thomas Mann’ın dünya edebiyatının en büyük toplumsal romanı diye nitelediği bu eser aslında topluma karşıdır. Romanın başlangıcındaki İncil’den yapılan alıntı “Öc alma bana aittir, dedi Tanrı” sözleri, yazarının kültür toplumuna duyduğu nefretin simgesidir. Yazarın asıl gayesi, asil ruhlu ve gururlu Anna’yı korkunç sona iten acımasız toplumu cezalandırmaktır. Yazarının Anna’yı çok sevdiği hissedilmesine rağmen asıl kahramanı Levin’dir. Kendi kopyası olan filozof ruhlu Levin, eleştirsel vicdan gücüyle bu büyük toplumsal romanı, toplum düşmanı bir esere dönüştürür.

Buddenbrooks’u yazmaya başladığında kuzeydeki örnekleri gibi bir aile romanı planlarken, eser hesapladığı boyutları aşınca Thomas Mann’ın ilk başvurduğu tedbir, güç bulmak için tekrar tekrar Anna Karenina ve Savaş ve Barış’ı okumak olmuştur. Hayatını anlattığı Lebensabriß’de yer alan mektuplar ı arasında (Mann,1930) Buddenbrooks’u yazarken Kielland, Lie, Jacobsen, Hamsun, Tolstoy, Turgenyev, Gogol ve az miktarda Dostoyevski gibi İskandinav ve Rus yazarların kendine yol gösteren ustalar olduğunu söyler.

5.Goethe Ve Tolstoy Karşılaştırması

The russian writer LEO Nikolaevic TOLSTOY  ( 1828 - 1910 )

Thomas Mann, Birinci Dünya savaşının bitiminden birkaç yıl sonra yayımlanan Goethe ve Tolstoy başlıklı denemede bu iki yazarın benzerliğinden, eşdeğerliliğinden bahseder. Başlıkta adı geçen yazarlar ile onların karşıt kutupları Schiller ve Dostoyevski’yi inceler. Goethe ile Tolstoy’u karşılaştırırken Dmitri Merejovski’nin İnsan ve Sanatçı Olarak Goethe ve Tolstoy (1901-1902) eserinden ve Almanya’daki Goethe – Schiller karşılaştırmasından hareket etmiştir. Schiller, Naive und sentimentale Dichtung (1795) başlıklı incelemesinde Goethe ile aralarındaki zıtlığı işler. “Bu yazısı nda Schiller iki şair tipi tanımlar: doğal (naiv) ve düşünsel (sentimental) şairler. Naiv şairin algılaması doğaldır, tabiatı hisseder, yaratıcılığı da bilinçsizdir… Sentimental şair tipine gelince: bu şair artık tabiatla birlik halinde olmadığını bilir ve bütün gayesi, iş bölümü, ihtisaslaşma yüzünden insanla tabiat arasında açılan mesafeyi kapatmaktır. Naiv şair, gerçekliği elden geldiği kadar mükemmel bir şekilde taklit etme amacını güderken, sentimental şairin başarısı ideal olanın dile getirilmesidir” (Aytaç,2001)  Mann’ın asıl amacı, Goethe ve Tolstoy arasındaki zıtlıklardan çok benzerlikleri ortaya çıkartmaktır. Çünkü Goethe ve Tolstoy, iki büyük naiv yazardır. Rus okur, iki yazarın karşılaştırılmasında, onların doğa ve düşünceyle ilişkileri gibi soyut kavramlardan yola çıkmaya alışkın değildir. Thomas Mann’ın Tolstoy hakkında yazarken kullandığı biyografik malzemeler arasında Maxim Gorki’nin Tolstoy ile ilgili anıları da bulunmaktadır. Tolstoy’un kişiliğiyle ilgilenmekle beraber, incelediği yazarlar arasındaki paralelliklerle yetinmemiş, asıl sosyal ve sanatçı kişiliklerindeki benzerliklere ağırlık vermiştir.

Goethe ve Tolstoy, eğ itime ve kendini eğitmeye büyük önem vermiştir. Otobiyografi de onlar için ön planda yer alır. Thomas Mann, bu iki büyük yazarın sanatçı kişiliklerini incelerken, tipik bir Thomas Mann özelliği olan “kutupluluk” (Dualismus) açısından ele almıştı r. Doğaya güven – doğadan kopmuş kurmacalara güvensizlik veya sağlık – hastalık işlediği temalar arasındadır.

Rus Edebiyatı Thomas Mann için ne ifade eder? “Kutsal Rus Edebiyatı” tanımlamasına nasıl varmıştır? Yazarın tanımına göre insanlık iki şekilde yücelir: Doğanın lütfu sonucu Tanrısallığa yaklaşma veya ruhun bağışladığı güçle doğa karşısında özgürlüğe kavuşma… İşte Rus Edebiyatı işte bu ikinci güçtür.

Goethe’de 19. Yüzyılın Tolstoy’unu bulmak mümkündür. 19. Yüzyılın Tolstoy’u ise Dostoyevski’nin mistik-güçlü dindarlığından daha çok 18. Yüzyılın, yani Goethe çağının akılcı deizmiyle örtüşür. Tolstoy, Dostoyevski’nin derin ve dine dönük ahlâkçılı ğından ziyade 18. Yüzyılın akıl gücüne inanan analitik ahlâk anlayışı ve 18. Yüzyılın sosyal eleştirilerine yakındır. Tolstoy ve Dostoyevski, Batılılar tarafından Rus Edebiyatının “Büyük Dioskur İkilisi”6 olarak adlandırılır. Bu iki yazar, dünya görüşleri ve birbirlerine zıt felsefeleri ile sadece Rus Edebiyatının değil, Batı romanın da zirvesini oluşturur. Gerçek romancı Dostoyevski, rasyonalizmden nefret eder, paradokslarla çalışır. İsa’ya karşı çıkmaktansa gerçeği inkâr etmeyi yeğler. Tolstoy, epik geleneğin mirasçısıdır. Mantık ve gerçeklerle büyülenmiş, toprak ve pastoral hayat hayranı, fanatik bir gerçek arayıcısıdır. Rus yazar ve filozof Vasiliy Rozanov (1856-1919) ondan “hayatın ressamı” diye söz eder. Tolstoy’un metodu ”plastik gerçekçilik”dir.

Ütopyaya eğilimi, medeniyetten nefreti, kırsal hayata düşkünlüğü ve ruhun bukolik7 huzuruna verdiği önemi Anna Karenina’da Levin’in kişiliğinde görürüz. Levin, 18.Yüzyıl asılzadesinin en iyi örne ğidir. Tolstoy ve Goethe’nin çalışmaları ve çıkış noktaları farklıdır. Goethe, sosyal roman Wilhelm Meister’de ince hesaplanmış organizasyonlar aracılığıyla sosyal-ekonomik gelişmeyi işler. Endüstrileşen toplum, toprağın makine gücüne dönüşmesi, makinenin egemenliği, sınıflararası çatışmalar, demokrasi ve bu değişikliklerden kaynaklanan ruhsal ve eğitimsel sonuçlarla ilgilenir.

İki yazarın birleştiği en önemli nokta, Fransız İhtilalinin duygusal dünyasını hazırlayan Rousseau’ya olan yakınlıktır. Tolstoy’un Rousseau hayranlığı ve edebî kişiliğinin gelişmesindeki etkisi, Kazan’daki öğrencilik yıllarında başlar (Zagoskin,1984). Goethe’nin anlayışına göre dinsel kavramlarla tanımlanan rafine toplum, kendi ayakları üstünde duran bir varlık olmaktan uzaktır. Bu toplum, tabiatın her türlü işaretini silme çabası içindedir. Goethe’nin yaklaşımı aslında “Sturm und Drang”ın başlangıcıdır ve genel anlamda Rousseau’culuğu temsil eder. Nitekim Rousseau’culuk, Tolstoy’da kendini Hırıstiyan- medeniyet karşıtı çizgiler içinde gösterir. Tolstoy, Rousseau’ya o kadar hayrandır ki, göğsünde haç yerine onun madalyonunu kutsal bir ikon gibi taşır. Annesinin en sevdiği kitap, Rousseau’nun Emile’idir. Emile, dini çevreler tarafından tepkiyle karşılanır. Ütopik ve radikal bir eserdir. Tolstoy, daha küçük bir çocukken metni henüz kavrayamadan kutsal bir kitap gibi görür bu eseri. Savoyarlı papazın tutkulu inancını ve Katolik kilisesinin doktrinlerini sorgulamasını özümser. Goethe’de ise hümanizma fikirleri, eğitim, gelişme ve sosyallik ön plandadır.

Hayatın anlamını doğanın saflığında bulan ve tabiata bağlanmanın, onunla özdeşleşmenin doğruluğundan yana olan Rousseau konusunda iki yazarın ortak konusu, eğitim ve otobiyografidir. Rousseau, Emile (çocuk eğitimiyle ilgili düşünceler) ve İtiraflar’ın yazarıdır. Goethe’nin baş yapıtları Faust ve Wilhelm Meister’dir. Bu eserlerin hepsi insan eğitimiyle ilgilidir. Wilhelm Meister’in Gezginlik Yılları’nda eğitim fikri, daha objektif bir görünüm kazanarak, sosyalleşmeye, devlet adamlığına doğru kayar. Eserin merkezinde güzel bir ütopya vardır: Pedagojik ülke (pädagogische Provinz). Tolstoy ve Goethe’nin bu eserlerinin ana fikrini Rousseau’ya bağlayabiliriz Çünkü Rousseau’ya göre gerçek din, kilise dogmalarını inkârla başlar ve ancak insan ruhunun derinliklerine ve bilincine yaklaşarak kazanılabilecek bir değerdir.

Tolstoy’un, kısa aralıklarla da olsa hayatının sonuna kadar günlük tuttuğu bilinmektedir. İtiraflar, etik kurallarla dolu, başkalarından çok kendine ve düşüncelerine yönelik, merkezine kendini oturttuğu bir günlüktür. Ne yaptığını değil, nasıl ve ne olmak istediğini yazar. İnsanın hayattaki gayesi ne olmalıdır? Bunun tek cevabının “gelişme “ olduğunu söyler. Thomas Mann’a göre otobiyografi yazmak için ilk şart ve başlangıç noktası kendini sevmektir. Goethe ve Tolstoy, kendilerine hayran oldukları için otobiyografi yazarlar. Kendilerine bahşedilmiş olduğunu düşündükleri

Tanrısal özelliklerini anlatmak, asalet ve mutluluklarını, şanslı seçilmiş yaratıklar olduklarına inançlarını göstermek arzusu onları otobiyografi yazmaya iter. Bu arada Schiller ve Dostoyevski susarlar. Otobiyografik ögelere, iki yazarın eserlerinde de bolca rastlanır. Sava ş ve Barış’ta Tolstoy’un dedesi Bolkonski, bir harf değişikliği ile Prens Volkonski’ye dönüşür. Annesi Marya Volkonski’nin ismini romandaki kız kardeşine verir. Genç prens Andrey Volkonski ise Tolstoy’un babasının bir kopyasıdır. Thomas Mann’ın Buddenbrooks romanında kendi ailesinden izler görmek mümkündür. Venedik’te Ölüm’ün kahramanı Tadzio’ya âşık olan Aschenbach ile Mann’ın özel hayatındaki benzerlikler şaşırtıcıdır. Sanatçı-burjuva kimliği arasında sürekli bocalayan Tonio Kröger ise Thomas Mann’dan başkası değildir.

Pedagog yazar kimliğiyle Tolstoy şöyle demektedir: Otobiyografi, eğitime ve pedagojiye yardımcıdır. Eğ itimin konusu olan halk, ruhî gelişimini hazırlayan çalışmalarımızı veya yazılarımızı sakince izler. Çünkü kendine uymayan eğitim sistemlerinin geri döneceğini, uygulanamayacağını bilmektedir. Rus milletinin Alman eğitim sistemiyle yönledirilip yönlendirilemeyeceği sorununu tartışır. Halkın eğitime gereksinimi vardır ve onlarda bilinçaltında eğitilmek arzusu vardır. Eğitilmiş zümre ve devlet adamları, kendi bilgilerini basit halka aktararak onları kendi doğrularınca yetiştirmek ister. Neticede, eğiten zümre ile eğitilen zümrenin sonunda gayelerinin örtüşmesi beklenirken bunun tam aksi durum ortaya çıkmaktadır. Halk, kendisine verilmek istenen eğ itim türünü kabul edemezse ve içine sindirimezse o zaman ne yapmalıdır? Halkı kendi fikir ve ideallerimize göre biçimlendirmeye devam mı etmeli? Halkın direncini kırmak mı yoksa kendi tutumumuzu değiştirmek mi ilerisi için daha faydalıdır? Eğitici zümrenin, halkın düşmanlığını kazanmaması gerekir. Eğitimciler, halk için neyin iyi neyin kötü olduğunu iyice araştırmalı ve bu arada halkın memnuniyetsizliğini ifade etmesine imkân sağlayarak ona özgürlük tanımalıdır. Kısacası, eğitim metodunun tek kıstası özgürlük olmalıdır. Çünkü Tolstoy da, aynen Rousseau gibi, başkalarının kurduğu kurallara göre eğitilen insanın özgürlüğünü kaybedeceğini ve köleleşeceğini savunur.

mann1

Thomas Mann, Tolstoy’un anarşist bir eğitimci olduğunu, disipline karşı çıkmak istediğini düşünür. Goethe ve Tolstoy yazısında esas gayesi Tolstoy’un fikirlerini eleştirmek değildir. Asıl vurgulamak istediği Tolstoy’un öğretimle ilgili düşüncelerinin, çağının diğer antinasyonal, demokratik öğretileriyle çelişki içinde olmasıdır. Batı kültürünün Rusya şartlarına uydurulması gerektiğine inanan Tolstoy’un Rus’luğu burada ön plana çıkmaktadır. Avrupaî-Bat ılı-Liberal kafadaki üst sınıfı n halkın gerçek ihtiyaçlarına cevap veremeyen bir eğitim sistemine karşı, mevcut sosyal

düzene uyumun daha önemli ve doğru olduğu kanısındadır. Eğitimcinin görevi, halkın gereksinimleri yönünde eğitim sistemleri yaratmaktır. Savaş ve Barış’ın yazarı, asil-köylü halka dönük bir yazar olarak anlaşılmak ister. Rusya’daki liberal eleştirmenler, bu eserin tamamıyla bir Rus eseri olduğunu, hiç kimsenin böylesine bir yaratıcılıkla, böylesine güçlü bir analiz ve sentez gücüyle Rus halkının ruhunu anlamadığını kabul ederler.

Goethe ve Tolstoy başlıklı yazısında Tolstoy örneğinden yola çıkan Thomas Mann, aslında Almanya için bir plan çizmektedir. Batının hümanist liberalizminin Almanya için önemi tartışılmaz. Almanya büyük kararla karşı karşıyadır. Roma mı, Moskova mı? Sonunda Roma lehine karar vermiştir, ama bu sorunun cevabı Thomas Mann’a göre ALMANYA olmalıydı. Halkın kabul edemeyeceği bir eğitim sistemi yerine kültür kavramının benimsenmesinden yana olduğunu belirterek yazısını bitirir. “Aslımızı değiştirmek, hiçbir eğitim sisteminin başaramayacağı bir hedeftir”(Mann,1930).

Thomas Mann’ın bu denemesiyle geliştirmek istediği ikinci düşünce, Der Zauberberg romanının yazarı ile aynı paralelde düşünen kahramanı Hans Castorp’u, “Eros-Tanatos”8 hayranlığından kurtararak “düşüş”e karşı “yükselme”yi savunmaktır (Mann,2001).

Kaynak – İclal Cankoreldergiler.ankara.edu.tr

Reklamlar