Portre

Rus Edebiyatı Deyince

Bugün, dünyanın her yerindeki gibi Rusya’da da edebiyat krizde. En azından çağdaş Rus yazarları eski zamandaki meslektaşları gibi toplumun ilgi odağı değiller. Bununla beraber kitapçı raflarını dolduran uçsuz bucaksız zaman öldürücü “okuma metinleri” denizinde edebiyat denilecek adalar mevcut.

Andrey İsaev – gazeteduvar.com.tr

Rus edebiyatı deyince çoğumuzun aklına XIX. yy’den bir dizi ulu yazar ile en azından isimlerini duyduğumuz XX. yy’nin birkaç edebiyatçısı geliyor. Klasik Rus edebiyatının bilgeliği, Rus kültüründe felsefenin eksik oluşundan kaynaklanıyor olmalı. Gerçi XIX. ve XX. yy’nin başında din felsefesi patlak vermişti ama ilgilendiği konular oldukça sınırlıydı. Başka deyişle yazarlar ekseriyetle filozof da olmak  “zorundaydı”. Öyle olmasaydı Rus edebiyatı, Batı uygarlığının adeta taptığı ferdin ruh ve duygu dünyası tahlilinde yoğunlaşan Alman ve İngiliz şairleri ile Fransız romancıları sonsuza dek kopyalamaya mahkum olurdu.

Bugün dünyanın her yerindeki gibi Rusya’da da edebiyat krizde. En azından çağdaş Rus yazarları eski zamandaki meslektaşları gibi toplumun ilgi odağı değiller. Bilim devrimi, pokemonvari eğlenceler, sosyal medya patlaması ve genel olarak tüketim içinde boğulan insanlığın dejenere olması okumaya ayırdığımız zamanı daraltıyor. Bununla beraber kitapçı raflarını dolduran uçsuz bucaksız zaman öldürücü “okuma metinleri” denizinde edebiyat denilecek adalar mevcut.

Bu arada, art house edebiyatından bahsetmiyoruz, zira o sektörde okuyucu sayısı yazar sayısını küçük oranla aşıyor.

Eserleri onlarca dile çevrilen aLyudmila Ulitskay, Viktor Yerofeyev, Mikhail Veller, Dina Rubina ve Viktor Pelevin’in Türkiye’de bilinmesine rağmen bu yazarları kısaca tanıtmakta lüzum gördük. Belki ilginizi çeker diye. Başka biri her halde başka isimler seçerdi. Zevkler farklıdır.

DETAY UZMANI: ULITSKAYA 

“Tanrı’nın bizden bulunduğu mesafeden bakılınca günahkar ile bigünah arasındaki fark büyük görünmüyor.” (Lyudmila Ulitskaya)

Ana babası biyolog olan Lyudmila Yevgenyevna Ulitskaya, 1943 yılında ailesinin Nazilerden kaçtığı Başkurdistan’da dünyaya geldi. “Halkın düşmanı” ilan edilen iki dedesi o sırada GULAG kamplarında “günahlarını çıkarıyordu”.

Akademik kariyeri seçen Ulitskaya, çalıştığı Bilim Akademisi Genetik Araştırma Enstitüsü’nden SSCB’de yasaklanan kitap kopyalamaktan 1970’te ihraç edildi. Öykülerini 80’li yılların sonunda edebiyat dergilerinde yayımlatan yazar ilk kitabını Fransa’da bastırdı. Bugün de o ülkede sevilen Ulitskaya Légion d’honneur Nişanı sahibidir.

“Detay uzmanı” sayılan Ulitskaya’nın kitapları, ayrıntılara verilen önem sayesinde inandırıcı ve gerçekçidir. Bir röportajda dediği gibi, “Ben kitap yazmıyor, yazdığım kitabın içinde yaşıyorum. Bazen kitap içindeki hayat akışı, kafamdaki plana aykırı olunca kitabın sonu kendimi de şaşırtabilir.” Eserlerinde hastalık konusuna büyük yer ayıran yazar, “Hastalık, kafa çalıştırmamız, hayattan zevk almamız, merhamete önem vermemiz ve acı duymakla kendimizi değiştirmemiz için bize gelir. Ama çocuklar niçin hastalanıyor sorusuna cevabım yok” diyor.

En çok sevdiği okuyucunun yaşlı ve aydın hanımefendi olduğunu itiraf eden Ulitskaya, Rusya’da olup bitenleri olumsuz değerlendiriyor. Kendisine göre “barbarların ülkesine dönüşen” Rusya, zengin ile fakir kesimler arasında biriken gerginlik sayesinde sivil savaş eşiğine gelmiş.

Yazarın bazı eserleri şöyle: Soneçka, Medea ve Çocukları, Kukotskiy Olayı, Daniel Ştayn, Tercüman, Jakob Merdiveni.

“ONDAN ÇOK SKANDAL ÇIKARANI YOKTUR”

“Dinlerin hepsi can çekişiyor. Onların saldırganlığı da zayıflığından kaynaklanır. Müslümanlık, Ortodoksluk olsun, fark etmez. Köktendincilik, dinin son aşamasıdır.” (Viktor Yerofeev)

1947 Moskova doğumlu Viktor Vladimiroviç Yerofeev, yurt dışında en iyi bilinen çağdaş Rus yazarı olmalı. Bir edebiyat eleştirmeninin deyişiyle çağdaş edebiyatta ondan parlak yazarlar olabilir, ama ondan çok skandal çıkaran yazar yoktur. Batılı okuyucunun sevdiği gibi kitaplarında “siyaset, edebiyat, diplomasi, erotizm, gastronomi ve metafiziği” birbirine kattığı için eleştirilen yazar, “Çağımızda milli edebiyat denen şey artık kalmadı” diye cevap veriyor.

Dünyaca ünlü bestekar Alfred Şnitke kendisine özgü üslubu ile, Yerofeev’in eserlerini okurken açık saçık süje ve karakterlere öfke duymaktan mı yoksa seyreltilmiş, gizlenen ama açıkça hissedilen acı kutsallık havasından mı ılık ılık nefes almayı bilemediğini itiraf etti.

Babası önde gelen bir Sovyet diplomatı olan Yerofeev, “Çocukluktan beri siyasetçilerle muhatap oldum. O zamandan beri onları sevmem” diyor. En azından çağdaş Rus siyasetçileri ve yürüttükleri politikayı sevmediği ortada. Son zamanlara kadar televizyona sık sık çıkan yazar, medyadan uzaklaştırılıyor gibi. Légion d’honneur Nişanı sahibi Yerofeev artık Rusya’dan daha çok Fransa’da yaşıyor.

En yüksek tirajlı eserleri arasında Anna’nın Vücudu veya Rus Avangardizmi’nin Sonu, Russkaya Dilber, Tanrı H.M., İyi Stalin, Şeytan Işığı veya Hayatta Anlam Arayışı var.

YAZAR OLMADAN ÖNCE 30 MESLEK DENEMİŞ

– Benim televizyonu neden satmışsınız?!

– Sen başkalarının hayatlarını izlemek yerine kendi hayatını kurasın diye. (Mihail Veller)

1948’de Ukrayna’da bir subayın ailesinde dünyaya gelen Mihail İosifoviç Veller yazarlığa başlamadan önce 30’u aşkın meslek denemiş. 1976 yılında SSCB’nin Moğolistan’dan satın aldığı canlı sığırları Altay Dağları üzerinden sürerken hayatının en mutlu dönemini yaşadığını itiraf ediyor. Bir gün bahse girip yanına hiç para almadan bir ay zarfında St. Petersburg’dan (o zaman Leningrad) Kamçatka’ya gelmiş.

Edebiyat “pazarında” çok başarılı olan yazar, bir eleştirmenin dediği gibi “Tam bir işkolik. Eserleri, ilham, acı ve gerçeklere ciddi yaklaşımlarla dolu. Seçtiği konular taze, stili değişik, çizdiği karakterlerin fikirleri ve hareketleri ilk bakışta mantıksız gibi ama her zaman yerinde.”

Felsefi edebiyat geleneğini sürdüren Veller, “Enegroevrimcilik” dediği bir öğreti icat etti. Kendisine göre evren, büyük patlama esnasında oluşmuş enerjinin evriminden başka bir şey değil. Tüm maddi objeler yoğunlaşan o enerjiden ibaret. Zamanı gelince maddi objeler çöker, parçalanır ve içindeki enerji çözülür. Tarih, söz konusu enerjinin tamamen çözülüşü, yani yeni büyük patlama ile son bulacak, yeni evren doğacak…

Zafiyet ve kararsızlık yüzünden Batı dünyasını hor gören yazar, IŞİD Çin’e bir şey yapmaya kalkarsa, IŞİD’in sonu çabuk ve net olur. Ondan sonra biri çıkıp masum siviller öldü diye şikayet ederse Çinliler umurunda olmayacak, diyor. Bugünkü iktidarın en öfkeli eleştiricilerinden biri olan Veller, bizim ülkede gelir dağılımının, üsttekiler mümkün olduğu kadar çok, alttakiler ise mümkün olduğu kadar az alsın şeklinde kurulduğunu iddia ediyor.

Okumadıysanız Yüzbaşı Zvyagin’in Serüvenleri, Samover, Pisa’dan Kurye ve Bizim Prens ve Han’ı tavsiye edebiliriz.

“GERÇEKTE ALÇAK BİRİSİNİZ” 

“Yaşlanınca karı değil, kendini değiştirmek gerektiğini anlarsın…” (Dina Rubina)

1953 doğumlu Dina İlyiniçna Rubina’nın birçok öykü ve romanı, memleketi olan Taşkent temalı. Ailesinin hayaline göre kızları müzisyen olacaktı. Bunun üzerine Taşkent Konservatuvarı’ndan mezun Rubina, ailesi 1971’de Moskova’ya geçinceye dek Özbekistan’da müzik öğretmenliği yaptı.

SSCB dağılınca İsrail’e yerleşen yazar, Rus dilinde düşündüğüm ve yazdığım sürece varım, diyor. Öte yandan Yahudi ve İsrail vatandaşı olmaktan gurur duyan Rubina, verdiği röportajlarda arada sırada şu anekdotu anlatır: “İspanya’dan kaçan Yahudi sığınmacıları kabul eden Osmanlı padişahı, İspanya kralı akıllı biri olsaydı bunları göndermekle ülke ekonomisine bu kadar
zarar vermezdi” demiş.

Eserlerine kendi hayatında olup bitenleri, çocukluk hatıraları, dedelerinden duyduğu aile efsaneleri ve gerçek tarih olaylarını karıştıran yazar, günlük hayata mistik renkler katmayı biliyor. Eleştirmenlere göre tirajları yüz binlere varmasına rağmen romanları tam anlamıyla “yüksek edebiyat”a ait.

En çok hoşuna giden okuyucu mesajı kısa ve sertmiş: “Gerçekte alçak birisiniz, Dina İlyiniçna. Onu (sevdiği romanın baş kahramanını kastediyor) öldürtmeye nasıl kalkmışsınız!?” Rubina, okuyucu kalbinden çıkan bu çığlığın yazara meleksi müzik gibi geldiğini itiraf ediyor.

İşte Mesih!, Leonardo’nun El Yazısı, Cordoba’nın Beyaz Güvercini, Petruşka Sendromu en çok bilinen eserleri arasında.

PELEVIN DİYE BİR YAZAR OLMAYABİLİR Mİ?

Bir elle alkışlamayı duydum mu hiç? Çocukken annem beni popodan şamarlarken çok duymuştum. Sanırım, onun için Budizm’e yönelmişim.” (Viktor Pelevin)

Subay bir aileden gelen Viktor Olegoviç Pelevin 1962 yılında Moskova’da dünyaya geldi. Hayal ettiği ve nihayet kazandığı Puşkin Edebiyat Okulu’nda, kendi itirafına göre yazarlık için hiç bir şey
öğrenememiş. “Bilim ve Din” dergisinde çalışırken Asya dinlerine ve özellikle Budizm’e ilgi duymaya başlamış. O zamandan beri Hindistan, Nepal, Kore ve Japonya’ya sık sık seyahat eder.

1996 yılında çıkan “Çapayev ve Pustota” romanı (Pustota, baş kahramanın soyadı ve aynı zamanda Rusça “boşluk”, “maddenin yokluğu” demek), eleştirmenlerce Rusya’da basılan ilk Zen Budist kitabı olmuş. Pelevin’in dediğine göre romandaki olaylar mutlak boşluk içinde cereyan ediyor. Budizm’e göndermelerin yanı sıra eserlerinde absürdizm, ezoterizm, kara mizah ve bilim kurgu eğilimleri mevcut. “Gerçek değişkendir” prensibine dayalı eserlerinin kahramanları, bazen gerçekte mi, hayal dünyasında mı yaşadıklarını anlamakta zorlanır.

Sosyetik ve medyatik etkinliklerden uzak duran Pelevin çok nadiren röportaj veriyor ve sosyal medyada bir tek hesabı bile bulunmuyor. Bunun üzerine Pelevin diye bir şahıs olmadığına, romanların bir grup edebiyatçı tarafından yazıldığına dair dedikodu kulaktan kulağa dolaşıyor.

Siyaset konusunda hiçbir zaman açıklamada bulunmayan yazar, gerçek Budist olarak dünyayı “maya”, yani yanılsama, kurgu olarak algılıyor. Ona göre nesnel, önem taşıyan ancak kendi iç dünyası. Pelevin, “Çoktan beri uyuşturucu kullanmam, bilincim net ve açık. O, terk etmeyi hiç istemediğim, rahat ve güzel evim” diyor.

Kurt Adamın Kutsal Kitabı, Generation π, OMON Ra, Böceklerin Yaşamı, Çapayev ve Pustota, Methuselah’ın Lambası veya KGB’cilerin Masonlarla Son Savaşı kitapları en çok talep görenlerden.

Pelevin’den sonra Rusya’da tek bir yazarın çıkmadığını söyleyen Viktor Yerofeev konuya hakim olmalı. Ama Rus edebiyatının Budizm’e göndermelerle son bulacağına inanmak zor.

 

Reklamlar