Söyleşi

Alexandr Sokurov: “Sinemaya Giden Yol Mutlaka Edebiyattan Geçiyor.”

18 Nisan 2008 günü Boğaziçi Üniversitesi Rektörlük Konfe-rans Salonu’nda dünyaca ünlü bir yönetmeni ağırladık. Alexandr Sokurov, Uluslararası İstanbul Film Festivali ve Mithat Alam Film Merkezi işbirliğiyle bir Ustalık Sınıfı (Master Class) vermek üzere Boğaziçi Üniversitesi’ndeydi. Söyleşi öncesinde hafta boyunca yönetmenin üç filmi göste-rildi. Sinema yazarı Esin Küçüktepepınar’ın moderatör-lüğünü yaptığı söyleşide ünlü Rus yönetmen sinema serü-veninden ve filmlerinden bahsetti, dinleyiciler de sorularıyla söyleşinin yönünü tayin etti. Söyleşiye Sokurov’un birçok filmine bestecilik ve yapımcılık yapmış olan Andrei Sigle de katıldı. 

Kaynak – mafm.boun.edu.tr

Esin  Küçüktepepınar:  Sizin  filmlerinize  baktığımız zaman, bir yönetmenin yanı sıra bir ressamın çizimleri ya da bir yazarın anlatımıyla da karşılaşıyoruz. Sizi sinemaya, görüntüyle anlatma sanatına, çeken neydi? Sinemaya nasıl başladınız?

Alexandr Sokurov: Aslında benim sanatımın gelişme-sinde sinemadan daha ön planda gelen husus radyo-dur. Radyodaki tiyatro eserleriyle çok yakından ilgilendim ve tabii ki birincil kaynağım edebiyat ve edebi eserler oldu. Esasında benim büyüdüğüm dönemde ve gençliğimin ilk yıllarında, Rusya radyosunda tiyatro altın dönemini yaşı-yordu.  Dostoyevski,  Çehov,  Tolstoy gibi  edebiyatçıların eserleri radyo tiyatrosu şeklinde yayınlanıyordu ve ben bunları  hayranlıkla dinliyordum. İlginç bir itiraf olacak ama ben sinemayla gerçek anlamda oldukça geç tanıştım. Önceden benim gönlümde yatan tiyatro ve ağırlıklı olarak edebi eserlerdi. Sinema çok uzun zaman sonra benim için edebiyata rakip olmaya başladı.

İlk kez sinemaya gittiğimde büyük bir baskı altında ve eziyet çekercesine kendimi farklı bir ortamda hissettim. Çünkü burada yönetmenin totaliter tutumuyla karşı karşıya kalmıştım. Kendi fikirlerini bana empoze etmek için bilincime, duygularıma ve aklıma baskı yapıyor diye düşünmüştüm. Edebi bir eseri okuduğunuzda bunu hayalinizde canlandırıyorsunuz, orada özgürsünüz. Bir radyo tiyatrosunu dinlediğinizde yine sizin hayalinizde canlandıracağınız çok şey oluyor. O eseri yazan sanatçının yazdıklarına kendiniz de bir ölçüde bir şeyler katabiliyorsunuz. Hâlbuki film izlediğimde sinemanın bana bir paket olarak sunulan ürün olduğunu ve “Bunu böyle alın.” diye bir zor-lama yapıldığını hissettim. İşte bu nedenle ben sinemayı dünyadaki büyük tehlikelerden biri olarak değerlendiriyorum. Çünkü sinema görsel bir ürün olarak sunuluyor ve burada izleyicinin iradesi gündeme geliyor. Mesela bir yönetmen eserinde Nazi’leri savunabilir ve bunu da ikna edici bir yöntemle izleyicisine empoze edebilir. Bolşevik bir fi-kir öne sürebilir veya son derece saçma bir fikri doğruymuş gibi izleyicisine ulaştırabilir. İşte bunları söylemem-deki asıl gaye izleyicinin iç dünyasındaki özgürlüğü izleyiciye bırakabilmek. Bir sinema yönetmeni izleyicinin bu iradesini felç edebilir ve onu hiç istemediği bir yöne sürükleyebilir. Ama bunu kabul etmemiz gerekiyor.

Daha sonra sinemanın bir devamı olarak gördüğümüz televizyon ortaya çıktı ve televizyon aynı şekilde sinemanın yaptığı her şeyi sergilemeye başladı. İşte burada görsel sanatın iki farklı istikameti gündeme geliyor. Bunlardan bir tanesi sinemayı ticari bir ürün olarak ortaya koyarken, diğeri gerçek anlamda bir sanat eseri olarak üretilen, içinde insani değerler barındıran sinema. Tabiî ki bunun zorlukları var. Sanat adına üretilen bu eserler çoğu kez kenarlara itiliyor ve uzaklarda kalabiliyor. Amerika bu son geliş-menin çok bariz bir örneğini teşkil ediyor. Vakti zamanın-da halk bir talepte bulunuyordu ve iradesini ortaya koyarak ne görmek istediğini sinemacılara belirtiyordu. Sonra zaman değişti ve sinemacılar kendi ürünlerini dayatmaya başladılar. Ama yine de halkın bu tutumu devam ediyor, bugün Amerika’daki izleyici aradığı ürünü sinemada görmek istiyor ve görmeyince sinemaya gitmiyor.

 Esin  Küçüktepepınar:  Sovyet  dönemine  dönecek olursak, o dönemde filmleriniz yasaklanmıştı. Peki, siz kendinizi geleneksel Rus sinemasından ayrı tutuyor musunuz?

Aleksandr Sokurov: Tabii ki o dönemlerde farklı bir tarafım vardı ama bunu genellemek de mümkün. Her insanın kendine özgü bir düşünce yapısı ve bir tarzı  var. Aynı şekilde her insanın kendine özgü bir acısı, hayalleri, beklentileri var. İnsan kendi eserlerini bu çerçevede belli ediyor. Tabii ki benim de duygularım farklıydı ve bunları hissettiğim gibi ifade ettim. Dolayısıyla genel çizgiden ayrılan bir yönüm oldu. Bir de ailemden söz etmek istiyorum. Benim ailemde tanınmış, büyük sanatçılar yoktu. Sıradan bir aile içinde ben kendi yaratıcılığımı konuşturmak zorundaydım. Bunu yapabilmek için kendi yöntemlerimi geliştirdim. Tabii insan her şeyden önce sürdürülebilir bir şekilde düşüncesini savunmak durumunda. Burada da insanın kendi savunma mekanizması gündeme geliyor. Çünkü farklı yönetimler söz konusu ve bu yönetimler sizin fikrinize katılmayabilir, sizi ezmeye kalkabilir veya size yaşam hakkı tanımayabilir. Bu durumda kendi savunma mekanizmamı geliştirmem gerekiyordu. Bunu da, kimse-den yardım beklemeden, kendi irade gücümle çizgimi oluşturmak suretiyle sağladım. Tabii ki totaliter bir rejimde yaşadığınızda, sanatla iştigal etmek gerçekten zor bir olay. Ve gözlemlediğim şu ki, eğer bir rejim totaliter olarak varlığını sürdürmek istiyorsa sanatın desteğine kesinlikle ihtiyacı var. Ancak demokratik toplumlarda sanata bir hoşgörü olduğunu görüyoruz. Fakat bu hoşgörünün beraberinde sanata karşı bir kayıtsızlık, daha amorf bir yaklaşım da oluyor. İster inanın, is-ter inanmayın ama totaliter rejimler, kendi sanatının ve kültürünün gelişmesi için devasa kaynaklar kullandılar Ne olursa olsun tek başına silahlı mücadele veya ayaklanma siyasi bir sorunun çözümü için mücadele olamaz. Çeçen gençlerin hayatlarını feda etmesi bir ideolojinin veya bir siyasi konunun haklı çıkarılması için kullanılmamalı. Güçle ve baskıyla bir sorunu çözmek mümkün değil. Burada esas suçlu siyasetçidir. Gençlerin eline silahı veren, büyük laflar eden ve neticede gençlerin bu dava için ölmesini isteyen kişidir asıl suçlu. Savaşın bile insani bir boyu-tu olması lazım ama silahlar patladığında federal, resmi güçler ve oradaki Çeçen güçler birden hesapsız bir şekilde güç kullanmaya başladılar ve kendi haklılıklarını kullanarak hatalı davranışlara saptılar. Savaş başladığından beri insanlık değerleri her iki taraf için de çiğnenmeye başlandı. Savaşın kendisi esasında çok da üzerinde durulması gereken bir şey değil. Taraflar savaşır, insanlar ölür ama savaşlar sonsuza kadar sürmez. Önemli olan silahlar bırakıldıktan sonra ne olacağıdır. Birbirinin boğazını sıkmış, birbirine ateş etmiş insanların sonra birbirinin yüzüne nasıl bakacağı, sulh döneminde insanların yaşamlarını düzenlemeleri ve savaştan sonra hayatlarını yeniden kura-bilmeleri çok önemli. Biz de insanların bundan sonra ha-yata nasıl bakmaları gerektiği konusuyla ilgilenelim.

Sanat çok güzel bir olgu ama sanat bir taraf değil. Sanat ihtilafın her iki tarafına da eğilmek zorunda. Böyle güzel bir misyonu var. Ortaya çıkmış sanat eserlerinin insanların içinde birikmiş, patlamaya hazır olan birtakım duyguları yumuşatmaya, gerginlikleri azaltmaya hizmet etmesi gerekiyor. İnsana bazı kötülükleri yaptıran şey şeytan veya birtakım doğaüstü güçler değil. İyilik gibi, kötülük de insanın içinde bulunuyor. Burada önemli olan in-sanın içindeki kötülüğün susturulabilmesi. Bu nedenle de yaşlı kadın o güne kadar silahların konuştuğu noktaya gidiyor ve orada ne olup bittiğini anlamaya çalışıyor. Önemli olan anlayışı, empatiyi geliştirebilmek. Eğer karşınızdakinin hissettiklerini anlamazsanız, iki taraf da birbirinin ne düşündüğünü bilmezse o zaman en azından bir taraf eline bıçak alıp kendini korumak amacıyla saldırıya geçebilir. Bunu neden bu kadar uzun uzadıya söyledim? Çünkü sinema sanatı dendiğinde insan özü itibariyle açık, samimi olmalı. 

027

Esin Küçüktepepınar: Alexandra’yı (2007) konuşmaya başlamışken filmin yapımcısı ve müzik bestecisi Andrei Sigle’ye de soru sormak istiyorum. Böylesine hassas bir konuda para bulmak kolay oldu mu? Bir yapımcı olarak böyle bir yönetmenle çalışmak nasıldı?

Andrei Sigle: Sokurov’un belirttiği gibi hayatın özünde bir mücadele var, yaptığınız her işte de büyük bir mücedele gerekiyor. Alexandr Sokurov, çok hoş bir şekilde ifade etti: Sinemacı  kendisini seven izleyicisini yaratıyor ama bunun yanı  sıra bir şekilde de izleyicisini kendine bağlamış,  onu  esir  almış  oluyor.  Biz  samimiyetle Alexander’ın sinemasının günışığına çıkması  gerektiğini, perdeye onun ışığının yansıması  gerektiğini düşünüyoruz. Bunun için de azami ölçüde gayret gösteriyoruz. Ancak finansmanıyla ilgili ilginç olduğunu düşünebileceğiniz bir husus da bu eserlerin yapımıyla ilgili kaynakların oldukça büyük bir bölümünün, Rusya Kültür Bakanlığı  tarafından tahsis ediliyor olması. Tabii ki bunların her zaman yeterli olmayacağı  malum. O zaman özel kaynaklardan finansman bulunması gerekiyor. Burada Alexandr Sokurov’un çok önemli bir özelliğin-den bahsetmek istiyorum. Kendisi paranın ne demek olduğunu, her kuruşun ne kadar zor kazanıldığını biliyor. Dolayısıyla eline geçen her kuruşu da sonuna kadar hak-kını vererek kullanıyor. Ama tüm bu söylediklerim yapım aşamasıyla ilgili, en azından bir kısmını özel kaynaklardan bulmamız gerektiğini söyledim. Ama tüm dünyada Alexandr Sokurov’un sanatına saygı duyan, ona değer veren ve filmlerini heyecanla bekleyen bir izleyici kitlemiz var, dolayısıyla bu izleyiciler sayesinde de ödenmiş paralar geri dönüyor. Doğrusunu söylemek gerekirse, gişe hâsılatı ne kadar olursa olsun, bu sinema hiçbir zaman ticari olarak görülemez. Neticede buradaki çaba, Alexandr Sokurov’un sanatını ayakta tutma çabası.

Reklamlar