Portre Yaşam

İlya Ehrenburg – Nadya Livova

On beş yaşında gizli bir teşkilâtın üyesi olmuştu. On altısında tutuklanmış, on dokuzunda şiir yazmaya başlamış, yirmi ikisinde de kendini öldürmüştü. Bu kadarı yetmez mi!”

Livov, küçük bir posta memuru idi. Beylik bir ev­de oturuyordu. Kızlarının rahatça kocaya varacaklarım umuyordu. Ama kızları gizli çalışmayı tercih ettiler. Nadya Livova’yı tutukladıkları zaman benden altı ay küçüktü, daha on yedi yaşında bile değildi. Kanun ge­reğince kısa bir süre sonra da babasının kefaleti ile mahkemeye kadar onu serbest bıraktılar. Nadya hapishaneden çıkarken, jandarma subayına “ Beni serbest bırakırsanız ben yine inandığım davaya hizmet edeceğim,”  demişti. Nadya şiire tutkundu. Bana  Blok’u , Balmont’u  Brüsov’u okumak denemesinde bulunmuştu.

Ben ise, insanı ikiye ayıracak olan her şeyden korkuyordum.  Güzel sanatlar, beni çekiyordu, ben ise ondan nefret ediyordum. Nadya’nın bu şiir tutkusuyla alay eder, şirin saçma olduğunu söyler: “Biraz kendini tut!” derdim. Nadya bu şiir tutkusuna bakmadan kendisine verilen bütün parti işlerini çok iyi başarırdı.

Nadva, yumuşak başlı, geriye doğru düzgün taranmış açık sarı saçlı, saf bakışlı, sevimli bir kızdı. Daha on altı yaşında iken Jimnazyumun sekizinci sınıfına yük­selmiş, altın madalya almış, okulu birincilikle bitirmiş­ti. Ablası Marusya ona saygı beslerdi. 1908 yılında bir­birimizden ayrıldık. Onu son defa, Avrupa’ya giderken görmüştüm. Ben, 1909 yılında şiir yazmaya başladım, o benden bir yıl sonra.

Bilmiyorum, şair Brüsov la ne münasebetle tanış­mıştı? Sonraları birbirleri için yazdıkları duygulu şiir­lerini okudum.

1913 yılı Sonbaharında iki şiir kitabı çıktı: Biri Nadya Livova’nın «Eski Masal» adlı şiir kitabı, ötekisi de Nadya Livova ya ithaf edilmiş «Nelli’nin Şiirleri» adını taşıyan imzasız bir kitap… Kitabın başında, bu imzasız kitabın yazarı olan Brüsov’un bir giriş şiiri var. Brüsov bu kitabında :

“Ne yalan söyleyeyim: Ben genç değilim, yaşım kırk…” diyor.   

Nadya ise, Brüsov’dan tam on sekiz yaş küçüktü. O da şöyle yazıyordu :

“Ama bir başıma eve giderken,

Birden, genç olmadığınızı,

Sağ şakağınızın kırlaştığını gördüm

Ve pişmanlıktan buz gibi oldum .”

Bu mısralar 1913 yılı Sonbaharında yazılmış, Nad­ya ise 24 Kasımda kendini vurmuştu. Nadya o sıralarda, Pazar günlerinin çekilmez sıkıntısından söz eden Jules Laforgue’un şiirlerini çeviriyordu. Laforgue’un şiirlerinden birinde, bir kız öğrencinin, bilinmeyen bir sebepten kendini ırmağa attığı anlatılıyordu.

Nad­ya ise kendini tabanca ile öldürdü.   Ölümünden sonra çıkan biraz genişletilmiş Eski Masal’ın önsözünde şunları okudum:

 “Livova’nm yaşamında önemli bir olay geçmemiştir. Aman yarabbi, başka ne olaylar olsundu? Nadya on beş yaşında gizli bir teşkilâtın üyesi olmuştu. On altısında tutuklanmış, on dokuzunda şiir yazmaya başlamış, yirmi ikisinde de kendini öldürmüştü. Bu kadarı yetmez mi!”

Nadya’nın mezar taşınaa Dante’nin şu mısrası yazılmıştı: Bizi Ölüme Götüren Aşk,

Ama şimdi ben, Brüsov’u değil, Nadya’yı düşünüyorum: Nedense, onun alın yazısı beni hâlâ heyecanlan­dırıyor. Ayrı bir bölüm halinde ondan söz etmeye beni zorlayan bir yakınlık var. Evet, Nadya, kendisini ölü­me götüren şeyin aşk olduğunu varsayarak kendini vur­du. Ölümünden sonra çıkan bütün şiirleri de bunu söy­lüyor. Kim bilir, belki de onu ölüme götüren şiirdir?

Bir insanın bir dünyadan bir başka dünyaya geç­mesi çok zordur. Nadya, Blok’u seviyordu. Ama, Çernişevski nin, Lenin’in, Plehanov’un kitaplarıyla, gizli parti buluşmalarıyla, polis izlemeleriyle, devrimci gizli ça­lışmanın sert iklimiyle yaşıyordu. Birdenbire kendini, sonelerin, dörtlüklerin, asonasların, aliterasyonların kararsız, sallantılı ikliminde buluverdi. Ölümünden önceki şiirlerinde iki sefer tekrarlamıştı:

“İnanın, ben – yalnız şairim,

Ah, ben kadınıyım ki? Ben yalnız şairim.”

Belki de mahvolan, aşkın çetin yüzüyle karşılaşan ‘kadın’ değil, ‘yalnız şair’di.

Nadya’nın intiharından sonra çektiği acılan anlatan, Brüsov’u mektubunu aldığım zaman  Henüz  Valeriya Yakoleviç’i tanımıyordum. , Brüsov’u tanımıyordum. Nadya’nın, Brüsov’a benden söz etmesine şaşmadım. Ama üstat gözüyle baktığım ünlü şairin niçin bana içini dökmek istediğini duymuştu. Bu benim için bir bilmece olarak kaldı.

 Bundan başka becerikli, okumuş Anya Vidrina’yı Livova’nın kız kardeşi, sempati duyduğum Asya Yakovleva’yı da hatırlıyorum.

Gizli parti çalışmalarında başkalarının yaptığı şeyi ben de yapıyordum; Bildiriler yazıyor, bunları hektoğrafta çoğaltıyor, bağlantı’ları kurmağa çalışıyor, ya­kalanırsam yutmak kolay olsun diye adresleri sigara katlarına yazıyor, işçi toplantılarında Lenin’in maka­lelerini anlatıyor, sesim kısılıncaya kadar Menşeviklerle tartışıyor, elden geldiğince gizliliğin bütün koşullarına uymaya çalışıyordum.

Kışın sık sık çayhanelerde buluşuyor, müzik sesi­nin konuşmalarımızın duyulmasını engellemesi için laternalara birer beşlik atıyorduk.

Bir gece arabacılar kahvesine gitmek zorunda kal­dım. Bir korulukta parti toplantısı yapmıştık. Basıldık. Ama hepimiz bir yana savuşmak fırsatını bulduk. Ben polis hafiyelerinden kurtulmak için arabacılar kahvesi­ne girdim. Kahve, gözleri uykulu arabacılarla doluydu. Gerçi çayı tabaktan içiyor, hatta inlemeğe bile çalışı­yordum, ama herhalde halim, mahalle polisinin rüya­larına giren «isyancılara çok benziyordu. Bununla bir­likte arabacıların, bana aldırış ettikleri yoktu. Yalnız, bunlardan biri gürültü ile ayağa kalktı. Kurnaz bakış­la beni süzdü ve «Sanki bu da hayat mı?» diye söylendi. Hemen kendimi sokağa attım.

 

İlya Ehrenburg – Anılar Çeviren Ali Ediz

Kuzey Yayınları Birinci Baskı 1985

 

 

Reklamlar