İnceleme

‘Rusya vs. Batı’, Neden?

“Peki, “Batı uygarlığı” dediğimiz fenomen aşağı yukarı herkesçe anlaşılan bir şey. Ya Rusya? “

Kaynak  / Andrey İsaev – gazeteduvar.com.tr

“Tek doğru din” ve sonra “tek doğru ideoloji” havasında yetişen Rus halkı, ‘hakikat ile adalet’in ne olduğunu bildiğine inanır ve dünyayı bu bilgiyi paylaşmaya çağırır. Öte yandan başta Amerika olmak üzere Batı, “doğru” bildiği demokrasi ve özgürlük gibi değerleri yaymak için çaba harcıyor (globalizasyon dediğimiz şey odur). Böylece her iki taraf birbirine varoluşsal iyilik yapmak isterken karşı tarafa sağır kalıyor.

Bugün Rus medyasının Batı’ya yönelik eleştirisi küfürlere kadar gider, Batı’ya ve şahsen liderlerine saldırmamak milli çıkarlarına karşı çıkmak gibi algılanır. Karşı taraftaki tablo da aşağı yukarı aynıdır. Her iki taraf, ekonomik, siyasi, hatta metafizik alanlarda birbiriyle karşı karşıya gelmiş durumdadır. Kendi yaşam tarzı ve değerlerini yok etmeye uğraşmakla Rusya’yı suçlayan Batı dünyası, Rusya tarafından aynı günahla suçlanır.

Peki, “Batı uygarlığı” dediğimiz fenomen aşağı yukarı herkesçe anlaşılan bir şey. Ya Rusya? Milliyetçi eğilimli görüş uyarınca o kendi kendine bir uygarlıktır. Arnold Toynbee’e göre Rusya diğer Ortodoks ülkelerle beraber Bizans uygarlığının devamıdır. Klasik Avrasyacılar, “ormanlı” Rusya ile büyük bozkırlara “Rusya-Avrasya uygarlığı” demişlerdir. Batı’da ise bugün Rusya’ya daha çok “Avrupa’nın çürük klonu” gözü ile bakılır.

“İLLA DA BATILI DEĞİLİZ”

Sovyet sonrası Rusya’da ise, dönem liderlerinin görüşü ve uluslararası şartlar uyarınca dile getirilen saptamalar, “Atlantik’ten Urallar’a kadar Ortak Avrupa Evi” ile “Ne olduğumuzu bilmeyiz ama illa da Batılı değiliz” arasında değişir.

Açık konuşursak Rusya, Batı usulü demokrasiyi ve ona dayalı ekonomik modeli kendisine uygun görmüyor. En azından teorik olarak Batı’da, müstakil fertlerden ibaret toplumun devletten üstünlüğü varken Rusya’da devletin fertler üzerine egemenliği tartışılmaz (Elbette Moğolların iki buçuk asırlık boyunduruğunun izleri yadsınamaz)

Bugün dünyada hakim olan teoriye göre insanın milliyeti ne dil, ne din, ne vatandaşlık ne de genetik kökeni ile belirlenemez. Onun tek nesnel göstergesi, öz tanımlama gibi öznel bir unsurdur. Bunu baz alırsak Rusların çoğu, ne olursa olsunlar, kesinlikle Batılı sayılmazlar.

Rusya’nın Batı’ya karşı antipatisi son zamanlarda yaşanan gelişmelerle ve yoğunlaşan devlet propagandası ile güçlenmiş olsa da sadece ondan kaynaklanmıyor. Mevcut durumu anlamak için konu dışına çıkmamamız mümkün değil. Tarihe bir göz atalım yani.

LATİN SERPUŞUNDANSA TÜRK SARIĞI

Batı’nın Doğu ile ilk varoluşsal yüzleşmesi Roma ile “Rusya’nın vaftiz annesi ve babası” Bizans arasındaki teolojik kavgadan başka bir şey değil. Gerçek sebebi teolojik ayrılıklar mıydı yoksa arkasında duran siyasi iktidar kavgası mı, bilemiyoruz. Ama kavga teolojik şekli almış ve 1054 yılında karşılıklı aforoz ile sonuçlanmış. Aforoz edilen kimseden nefret duymak “doğaldır”. Bilindiği gibi heretik “gavur”dan beter, çünkü “yalancı” mezhep “doğru” olanı karikatürize eder. Son Bizanslı mesazon (sadrazam) Lukas Notaras’ın “Konstantinopolis’te Latin serpuşu görmektense Türk sarığı görmeyi yeğlerim” sözü bunun ispatı.

Rusya tarihine gelince devlet anlayışı Batı’dan gelmiş sayılır. Bir varmış, bir yokmuş, Rusların ilk hükümdarları Hrörik, Helgi (Oleg), Ingvar (Igor), Helga (Olga) gibi İskandinav isimli kişilermiş… Aslında, akıncılık ile hayatını kazanan Vikinglerin “devlet” kurma kabiliyeti şüphe verici bir şeyken “Devletimizi Batılılar kurmuş” tezi, bugün de Rusları rahatsız ederek Batı’ya karşı olumsuz yankı uyandırır.

Ne de olsa Ingvar ve Helga’nın torunu prens Vladimir, 988 yılında Batı’dan değil, Doğu’dan (Bizans) Hristiyanlık kabul eder, Bizanslı prenses ile evlenir ve ardından ülkesini “Grek usulü” vaftiz ettirir.

Batu Han’ın istilasına uğrayıp Moğol devletine bağlanan Rus prensliklerinin Batı ile iki buçuk asırlık ilişkileri, topraklarını silahlı Katolik “misyonerler”e karşı savunmakla geçmişti. Bu arada, haraç ile yetinen ve Rusların kime, nasıl taptıklarını umursamayan Moğollar (sonra da Altın Ordu’lular), Ortodoksların gözünde Katolik misyonerlerin yanında daha “çekici” duruyordu.

“DOĞRU” HRİSTİYANLIĞIN SON KALESİ MOSKOVA 

Sıra ile Rusya İmparatorluğu, SSCB ve Rusya Federasyonu’na dönüşen Moskova Çarlığı XV’inci yy’de ortaya çıkmıştı. Altın Ordu egemenliğinden sıyrılan ve son Bizans İmparatorunun yeğeni Sofya Paleolog ile evlenen Büyük Prens III’üncü İvan, Sezar isminden gelen “Çar” ünvanını benimsemiş ve devlet armasına Bizanslı çift başlı kartal koydurmuştu.

Torunu IV’üncü (Korkunç) İvan döneminde Moskova, hem Müslüman hem Katolik diyarına kafa tutan “III’üncü Roma” ilan edilip “doğru” Hristiyanlığın son ve tek kalesi olacaktı.

“Evrensel” imparatorluk kavramı ile beraber Rusya Bizans’tan, kilise ile toplumun, laik ile “kutsal” yönetimlerin uyum ve işbirliği içinde olması gerektiğini ifade eden “iktidarlar senfonisi” prensibini benimsemişti. Ortodoksluk’ta İsa’nın ilahi ve insani tabiatları nasıl «ayrılamaz ve birleştirilmemiş» duruyorsa, kilise ve devlet de aynen öyle olmalıydı. Buna göre kilise en güçlü devlet kurumu konumuna geliyor, imparator kutsallaşarak yüce adalet sözcüsü oluyordu.

“Tek doğru” inanca dayanan evrensel ve adil iktidar kavramı halk tarafından da benimsenince, bundan sonra çar haksız ve yalancı “olamazdı”, devlet yönetiminde kötülük varsa çarın çevresinde aranacaktı. Çar (SSCB Komünist Partisi Genel Sekreteri, Devlet Başkanı) ne derse doğrusunu derdi.

Gene de “tek doğru” inanca dayanan devletin ana amacı Avrupalı “döneklere” ve Müslüman “gavurlara” kafa tutmaktı. Kısa süre sonra, Kazan, Ejderhan (Astrahan) ve Sibirya Hanlıkları işgal edilince Müslümanlar düşmandan tebaaya dönüştü. Batı cephesinde ise Ruslar daha çok mağlubiyet gördüğü için, Batılılara kin ve nefret artıyordu.

O arada bütün bu gelişmelerden habersiz olan Batılılar haritalarda “Rusya”nın yerine daha çok “Tartaria” yazardı.

BÜYÜK PETRO RUSYA’YA NASIL UYGARLIK KRİZİ YAŞATTI?

futuristika_petro-ve-makineler_01

Kiliseyi sıradan bir bakanlığa çeviren Büyük Petro, Rusya’yı “düşman” Batı’ya yönlendirerek onu bir “Avrupa İmparatorluğu” olmaya zorlamakla ülkeye “uygarlık krizi” yaşatmıştı. İşin enteresan tarafı şuydu ki elitler Avrupalılaşırken nüfusunun yüzde 90’ını oluşturan köylüler, Avrupa’dan haberdar olmuyor, aynı hayat tarzını sürdürüyordu.

O dönemde yaşanan “doğum travmasının” izleri bugün de ortadadır. Şöyle ki Batı karşıtı retorikte adeta yarışan şimdiki elitler, Batı’da mülkiyet ve banka hesapları sahibi oluyor, çocuklarını Batılı üniversitelerde okutuyor. Aydın kesimin büyük kısmı da kendisini Avrupalı hissediyor. Halka gelince, 2017 Haziran ayında PEW Research tarafından yapılan ankete göre Rus vatandaşlarının yüzde 73’ü “Batılı değerleri” kabul etmiyor, yüzde 85’i Rusya’yı “Batı’ya kafa tutan önemli bir unsur” olarak görüyor ve yüzde 69’u Batı’yı “sembolize eden” ABD’ye “en büyük düşmanımız” gözüyle bakıyor.

RUSYA TAM BATILI OLACAKKEN…

Tarihe dönelim. XVIII’inci yy’nin başında dönemin devi İsveç’i mağlup eden Rusya, Avrupa siyasetinin bir aktörü olmuştu. Avrupalı asker, mühendis ve sanatçılar Rusya’ya akın etmiş, Diderot ve Voltaire Büyük Yekaterina Çariçe II’nci Katerina) ile yazışma yarışına girmişti. Yüz sene sonra Napolyon’a karşı kazanılan zafer Rusya’yı kayıtsız şartsız Avrupa’ya katmış, Sankt-Petersburg Kışlık Sarayı’nda artık Rusça’dan daha çok Fransızca ve Almanca konuşulmaya başlamıştı. Avrupalı burjuvazinin gizemli çekiciliği de ülkenin en uzak köşelerinde fabrika ve yol kurduruyordu.

Bu altın çağ uzun sürmemiş, 1853 yılında başlayan Kırım Savaşı’nda Hristiyan (!) İngiltere, Fransa ve Sardinya Krallığı, Müslüman (!) Osmanlı’nın yanında yer alınca “hain” Avrupa’ya karşı kin ve nefret köpürmüştü. Rusya, Batı’nın gözünde hâlâ “Tartaria”, “yarı barbar” bir diyar olduğunu anlamıştı. Avrupa işlerinden uzaklaşan Ruslar, Osmanlı İmparatorluğu ve İran’a odaklanmış, yani onlarla savaşmıştı.

YENİ “ÇAR” LENİN!

Bir sonraki Batı’ya aşk krizi ise kısa süre sonra patlak verdi. 1917’de Rusya, Batı’nın icat ettiği Marksist kılıfa giren inovasyon modelini benimseyip kendisine adapte etmeye çalıştı. Ortaya Marksizm-Leninizm diye bir ütopya çıktığında rafa kaldırılan Ortodoksluk yerine “ateist bir din” empoze edildi. O da “tek doğru” bir inançtı. Hata yapmayan, yalan söylemeyen yeni “Çar” Lenin “Marksist öğreti güçlüdür, çünkü doğrudur” demedi mi? Daha ne?

Rus-Avrupa sentezi yürümeyince komünist imparatorluk dağıldı. Oysaki bugünlerde “SSCB sağlamdı, onu Batılılar dağıtmış” tezi, resmi propaganda karşı çıkmayınca hızla yayılıyor. Kabahat her zaman Batı’da olmalı!

Sonrasını Amerikan Girişimcilik Merkezi Rusya Programları Müdürü Leon Aaron’un ağzından dinleyelim: “Bugün Rusya kendisini soyulmuş, önemli şeylerden mahrum edilmiş, yeterince saygı görmeyen bir ülke hissediyor. Ondan dolayı kendisini saygıdeğer bir güç olmayı ispatlamak, dünyada yitirdiği yerini yeniden elde etmek için çaba harcıyor… <SSCB dağıldıktan sonra Rusya’da> çok kimse Avrupa’dan, Batı’dan dört gözle destek beklerken yardım az olmuş, bunun yerine NATO Rusya’nın sınırına dayanmış”.

“Tek doğru din” ve sonra “tek doğru ideoloji” havasında yetişen Rus halkı, ‘hakikat ile adalet’in ne olduğunu bildiğine inanır ve dünyayı bu bilgiyi paylaşmaya çağırır. Öte yandan başta Amerika olmak üzere Batı, “doğru” bildiği demokrasi ve özgürlük gibi değerleri yaymak için çaba harcıyor (globalizasyon dediğimiz şey odur). Böylece her iki taraf birbirine varoluşsal iyilik yapmak isterken karşı tarafa sağır kalıyor.

Nasıl olduysa “ayrılmaz ve birleştirilmemiş” olması gereken adalet ile özgürlüğün kızgın bir şekilde karşı karşıya geldiğini görüyoruz sonuçta. Bir Danimarka prensinin dediği gibi “Yerde gökte daha öyle şeyler var ki, Horatio, //Senin felsefenin düşlerine bile girmez”.

 

Reklamlar