İnceleme

1960’ların Rus Edebiyatı Üzerine Bir İnceleme

Bilindiği üzere Rus Edebiyatı’nda yirmili yıllar devrimci hareketin mirasçılarının devamı olmakla birlikte, eleştirilerin yoğun yaşandığı bir dönemdir de. Bu eleştiriler bir yandan “toplumcu gerçekçilik”, diğer bir yandan da Stalin’in ölümünden (5 Mart 1953) başlayarak ellili yılların ortalarına kadar geçerliliğini koruyan ahlaki ve toplumsal değerlere karşıdır.

Kaynak Ayla Kaşoğlu – folkor / edebiyat  –  Sayı 38 

Bir çoğu devrimden yıllar sonra dünyaya gelen Sovyet yazarları 1956 yılında yapılan parti kurultayında seslerini duyurmaya çalışırlar. Dogmatizme karşı ilk müdahaleler daha yaşlı bir nesil olan I.Erenburg (1891-1967), L.Leonov (1899-1994) gibi yazarlarca zaten hazırlanmıştı. Ancak ahlaki ve estetik sorunlara doğrudan yaklaşım ve polemik çatışmalar Stalin’in “kişiye tapınma” politikasına karşı ortaya çıkar. Bu yazarlardan biri de o dönemde suskunluğa mahkum edilen Aleksandr Isayeviç Soljenitsın (1918 -)’dır. Ama Soljenitsın’dan önce tartışmaların başlangıç noktasını Vladimir Dudintsev (1918-)’în “Sadece Ekmekle Olmaz”(Ne hlebom yedinım-1956) adlı romanı oluşturur. Ardından Daniil Granin (1919 -), Yuri Nagibin (1920-1994), Anatoliy Kuznetsov (1929-1979) ve daha yaşlı olan Aleksandr Yaşin (1913-1968) gibi yazarlar da bu çizgiye katılanların bazılarıdır.

1956 yılında “Novıy Mir” dergisinde yayımlanan Dudintsev’in romanı “toplumcu gerçekçiliğin” programını yansıtır. Çünkü olayların merkezinde halen büyük bir sanayi tesisi vardır. Çilekeş mühendis Lopatkin romanın olumlu figürüdür. Fabrika müdürü Drozdov ise rüşvetçi ve “otoriter” biri olarak karşımızı çıkar. Sanayileşmiş, küçük burjuva toplumuna karşı bir başkaldırı niteliğindeki romanda Lopatkin karakteri o güne kadar görmeye alışkın olduğumuz iradesi güçlü bir insan değildir. Schopen ve Rahmanov dinler, kişinin yalan söylemek ve hainlik yapmak, yağlı besinler ve refah uğruna dünyaya gelmediğini savunur.’ “Sadece Ekmekle Olmaz”ın edebi değeri siyasi değerinden daha fazla olduğu için roman partide huzursuzluk ve alarm atmosferi yaratır. Mayıs 1957’de Hruşçov, Yazarlar Birliği merkez toplantısında Dudintsev’in bu romanıyla kendilerine karşı düşmanca bir görüş noktasından hareketle saldırıya geçer. 

Aynı dönemde yazılan eserler arasında Aleksandr Yakovleviç Yaşin’in “Kaldıraçlar”(Rıçagi)’mı verebiliriz. Öykü ilk olarak 1956 yılında “Literaturnaya Moskva” almanağında yayımlanır. Şiir ve düzyazı ustası olup 1928 yılında basılmaya başlanan Vologodski ve Arhangelsk gazetelerine yazılar da yazan Yaşin’in gerçek soyadı Popov’dur. Çok sayıdaki eserini tamamlamaya ömrü yetmeyen Yaşin’in iki ciltlik “Seçme Eserieri”(lzbrannıye proizvedeniye) ancak ölümünden dört yıl sonra yayımlanabilmiştir. Yazarın “Kaldıraçlar”(Rıçagi) öyküsü parti toplantılarına eleştirel bir üslupla yaklaşır. Kolhozda bazı idareciler bir araya gelir ve bölge komitesinin kararlaştırdığı gibi ayda iki kere parti toplantısı düzenlemeye çalışırlar. Toplantı sırasında radyo kapatılır ve herkes birden öykünün adından da anlaşılacağı üzere partinin kaldıraçlarına dönüşüverirler. Bölge komitesi istediği için toplantı yapılır. Toplantı beş kişiden oluşur ve oldukça resmi bir dil kullanılır. Toplantının bitmesi ise dört gözle beklenilmekte ve her bir katılımcının görüşü sinizm şeklinde gösterilmektedir. Stalin döneminde partinin kişilerdeki meziyetleri nasıl ellerinden zorla aldığı vurgulanırken, Yaşin’in bakış açısıyla otoriteyi kötüye kullanma gösterilmektedir.

Bu çizgide yürüyen diğer bir yazar da Daniil Granin’dir. Önceleri edebiyata ve tarihe ilgisi olmasına rağmen mühendislik mesleği gelecek vaat ediyor düşüncesiyle Elektro- Teknik Fakültesi’ne giren Granin, 1942 yılında cepheye gider. Savaş yıllarında çevresinde gördüğü ve yaşadığı olaylar edebî sanatının ilerlemesinde önemli bir rol oynamaktadır. Gençliğin verdiği enerjiyle bilimi ve edebiyatı birlikte yürütmek mümkün gibi gözükürken bu isteğini gerçekleştiremez. Bir süre sonra enstitüdeki görevinden ayrılır, geçde olsa profesyonel anlamda ciddi bir şekilde yazmaya koyulur. Mühendisler, işçiler, bilim adamları ve bilimsel yaratıcılık üzerine eserler ortaya koyar. Granin, Partinin 20. Kongresi’nin kendisi için karar verme dönemi olduğunu anlar.4 Bu tesir kendine ve geçmişine farklı bir gözle bakmasını sağlar. 1956 yılında ilk kez Avrupa’ya çıkar ve bu gezi programında Türkiye de yer alır. Bu geziler görmeye, anlamaya ve karşılaştırma yapabilmeye karşı duyulan bir açlıktır. Bilinen, alışılagelmiş şablonlardan uzaklaşabilmesi için çok güç gerekir. Bunu da en iyi mizahla uygular, bürokrasi ve kariyer karşısında kişinin alçaltılması mücadelesinde yer alır. Granin’in “Kişisel Düşünce”(Sobstvennoye mneniye) başlıklı eseri Dudintsev’in romanıyla aynı tarihte -“Novıy Mir”1956- yayımlanır. Eserdeki çatışma cesur mühendis Olhovskiy ve tüm risklerden kaçınan enstitü müdürü Minayev arasındadır.

Aslında film alanında çalışmasına rağmen eleştirel gerçekçiler grubunda yer alan bir diğer yazar da Yuri Nagibin’dir. Yine 1956 yılında Literaturnaya Moskva almanağında Nagibin’in en tanınmış öykülerinden “Penceredeki Işık” (Svet v okne) yayımlanır.5 “Penceredeki lşık”ta yer alan bir dinlenme tesisinde bilinmeyen bir zamandan bu yana bilardo masası ve televizyonu olan üç odalı bir daire her an beklenmedik, yüksek dereceli birinin geleceği varsayılarak boş tutulmaktadır. Tesisin çok dolu olması ve müdürün de bazı misafirlere acıyarak odayı onlara vermek istemesine rağmen bu odalar ebediyen boş kalacaktır. Temizlik görevlisi Nastya bu odayı sürekli temiz tutmaya özen gösterir. Her gün camların temizlenmesiyle “Kişiye Tapınma” sembolik olarak gösterilmeye çalışılır. Çok sıradan bir iş “Penceredeki Işık”‘ta yaratıcı bir eyleme dönüşür. Bir pencere basit bir şekilde temizlenebilecekken öyküde camlar çok şeffaf, pırıl, pırıl, gökyüzünün maviliği, karların beyazı ve çamların yeşilliği odaya dalacakmışçasına temizlenir. Duvarlar adeta ortadan kalkar ve oda uzak diyarların bir parçası oluverir. Nagibin’in aynı dönemde yayımlanan “Hazar

İşlemesi”(Hazarskiy Ornament) büyük ilgi görür. Bu öyküde Rus köylerinin ve tarım ekonomisinin geri kalmışlığı tüm çıplaklığıyla okuyucuya ulaşır. Daha sonraları Aleksandr Soljenitsın de “Matronina’nın Evi”(Matronin dvor)’nde benzer bir temaya değinecektir. Nagibin’in 50’li 60’lı yıllarda yayımlanan düzyazı eserlerinde kaderle birlikte ortaya çıkan bazı tesadüflerin kişilerin kaçınılmaz zayıflığından kaynaklandığı vurgulanır. Keskin bir gözlem yeteneğine sahip olan Nagibin’in mekanla sınırlı anlatım dünyası 1966 yılında yayımlanan “Sessiz Gölde”(Na tihom özere) tipiktir. Bataklık bir bölgede yaşayan Rus insanı gölleri, ormanı ve bataklığıyla bir arada işlenir. Avlanma motifine bakacak olursak -özellikle yabani kazlar ve su kuşları- insan ve doğa ile ilgili raporlar bağlanış şekli itibarıyla Ivan Turgenyev’in(1818-1883) “Bir Avcı’nın Notlan” (Zapiski ohotnika- 1852) ile benzerlikler taşımaktadır. 1956-1965 yılları arasındaki dönemde avcı ve av öyküleri heyecan dolu bir kurgu, zengin üslup ve tipik bölgesel terimlerin kullanımı ile dikkat çekmektedirler.

Anatoliy Kuznetsov’un toplumcu gerçekçilik dogmalarından sapması erken dönem eserlerinde hemen göze çarpmaya başlar. “Efsanenin Devamı” (Prodoljeniye legendı- 1957)  adlı povesti modern iş dünyasının romantizminden uzaklaşıp emeğin kahramanlarının klişelerinin yıkıldığı bir eser olarak yer alır. Bir baraj inşaatında çalışarak ilk hayat tecrübelerini kazanmak için kendi imkanları ve isteğiyle Sibirya’ya giden Tolya, ilk önce özel hayatını düzene koyma ihtiyacı hisseder. Ama bu da ancak çevresine, vurdumduymazlığa ve alışık olunan rutinliğe karşı gelmeden mümkün görünmemektedir. Kuznetsov’un otobiyografik romanı “Babiy Yar”(1966)’da 1941 yılında Alman askerlerinin Kiev’e girerek Kiev’li Yahudileri öldürmeleri konu edilir.  Yazar bizzat yaşadığı bu işgal dönemini gerçek belgelere dayandırarak – o dönemde yapılan çağrılar, duvar yazıları, gazete kupürleri v.s- vermeye çalışmaktadır. Tarihin ve otobiyografinin birleştirilmesi Kuznetsov’un özellikle Alman birliklerinin şehre girmesiyle birlikte Kiev’in ana caddesinin- Kreşçatik- uçurulması ve Kasım 1941’de Kiev’de bir manastırın yıkılması aktarılmaktadır.   

3

Bu yazarlar arasında ülkemizde ve tüm dünyada en tanınmış olanı kuşkusuz Aleksandr Soljenitsın’dır. 11 Aralık 1918’de babasının ölümünden altı ay sonra Kislovodsk’ta dünyaya gelen Soljenitsın, 1936 yılında Rostov Üniversitesi Fizik- Matematik Fakültesi’ne girer. Ekim 1941’de askere çağrılır ve Oryol’dan, Doğu Prusya’ya kadarki savaş yıllarına tanıklık eder. 1945 yılında askeri gizli polis teşkilatı tarafından Lenin ve Stalin’e mektup yazarak düşüncelerini dile getirdiği için tutuklanır ve sekiz yıla mahkum olur.8 Soljenitsın tiyatrocu olma hayalini gırtlak rahatsızlığından dolayı sona erdirmek zorunda kalır. İlk eseri “Ivan Denisoviç’in Bir Günü” (Odin den Ivana Denisoviça-1962) ‘nün -Hruşçov’un izniyle A. Tvardovski tarafından “Novıy Mir” dergisinde – yüksek müsaadelerle yayımlanmasına izin verilir. Povestte bir tutuklunun kampta geçen bir günü anlatılır. Soljenitsın’ın bu eseri yazarken ünlü yazar Tolstoy’un “Dünün Hikayesi”(lstoriya vçeraşnego dnya-1851)’ndeki bir günde yaşanan olaylardan esinlendiği varsayılır. Povest, Stalin karşıtı bir kontekst içinde ele alınır ve merkezdeki kahramanın neden haksız yere acı çeken bir komünist değil de, sağlam düşünceli basit bir Rus köylüsü olduğuna dair tartışmalar ortaya atılır.Tutuklu Ivan Denisoviç Şuhov karakterinin toplumsal çatışmanın dışında verilmesi oldukça önemlidir. Çünkü o dönem için ideolojilerin ön plana çıkması oldukça alışılmış bir durumdu. (…) Yazar bu eserinde insanın içindeki kişiliğin ya da insanın yok edilemeyeceğini vurgular. Soljenitsın gerek “Ivan Denisoviç’in Bir Günü”‘nde, gerekse daha sonraki “Gulag Takımadası”‘nda Dostoyevski’ye has acılar aracılığıyla ruhu güçlendirme eğilimindedir. Eserdeki Ivan sade, basit bir insan iken ailesinden, evinden, alıştığı yaşamdan zorla kopartılan, yaşam ile ölüm arasındaki sınıra konulan ve sadece hayatta kalmayı değil, kendini kaybetmemeyi de becerebilen bir kişidir.  Zaten Soljenitsın’a göre “sadece fiziksel olarak hayatta kalmak yeterli değildir, insan olarak kalabilmek için ahlaksal olarak da bozulmamak gerekir. “Ivan Denisoviç’in Bir Günü'”ndeki anlatım perspektifinin çıkış noktası olan Ivan figürü diğer tüm figürlerin yerine geçebilir. Farklılık sadece tutukluların numaralarında belirginleşir. Povest iğneleyici bir üslupla sona erer: “Kalk vuruşundan yat vuruşuna kadar Şuhov’un böyle tam üç bin altı yüz elli üç günü geçmişti. Sondaki üç gün ise artık yıllardan eklenenlerdi”

Soljenitsın’ın ses getiren bir diğer eseri “Matronina’nın Evi”(Matronin dvor- 1963)’dir. Yaşlı çiftçi Matronina konkret bir kişilikten ziyade dünyanın ortasındaki sembolik bir dünya gibidir. Matronin, Nekrasov’un Rus kadınını anımsatır: Alçakgönüllü ve ılımlı.  Sürgünden dönen anlatıcı olayları ve Matronina’nın kaderini dolaylı olarak yansıtır. Matronina’yı izler, araştırır ve ölümünden sonra onun efsanesini yazar. Yaşlı çiftçinin hamamböcekleri bile birçok insana nazaran daha dürüst ve adaletlidir.     

Soljenitsın, Kasım 1942’de iki haftasını transit bir nokta olan Gorkovskiy istasyonunda geçirir. Yazar buradaki izlenimlerinden yola çıkarak daha sonraları “Koçotovka İstasyonunda Bir Olay” (Sluçay na stantsii Koçotovka-1963) adlı öyküsünü yazar. Öyküde istasyonda görevli genç teğmen Vasya Zotov’un spontane davranışları ve savaştan dönen askerlerden biriyle yaptığı konuşmaya tanık oluruz. Konuştuğu kişi orta sınıf Sovyet aydını, eski Moskova tiyatrocusu Igor Tveritinov’dur. Zotov, Igor’un bir ajan olduğu şüphesine kapılır ve bu kişiyi askeri gizli polis örgütüne teslim eder.

1964 yılında Soljenitsın doktorlarıyla görüşmek, hafızasını ve tıbbi teknik bilgilerini canlandırmak için Taşkent’teki hastaneye gelir. Ardından “Kanser Koğuşu”(Rakovıy korpusj’nu yazmaya koyulur.  1967 yılında “Novıy Mir” dergisinin o dönemdeki redaktörü A.Tvardovskiy tarafından romanın yayımlanması kabul görürken bazı etkili çevrelerin baskısıyla romanın yayımı durdurulur. İlk etapta sadece özel olarak çoğaltılan baskılar-samizdat- elden ele dolaşır. Çok kısa bir sürede Batı’ya ulaşır ve 1968 yılında Rusça olarak basılır. “Kanser Koğuşu”, daha önce kamp tutsağı olup kansere yakalanan Kostoglotov’un hikayesidir ve otobiyografik özellikler taşır. Romanda adı geçen kanser hastanesi Orta Asya bölgesindedir. Soljenitsın’ın kendisi de 1954’lerin başında Taşkent’te kanser tedavisi görür. 1975 başında “Dana Kütüğe Tosladı” (Bogalsya telonok s dubom) şeklinde çevirebileceğimiz edebi biyografisi yayımlanır ve burada Soljenitsın o zamanki iyileşmesine büyük bir önem verir ve bu iyileşmeyi Tanrı’mn bir mucizesi olarak nitelendirir. Çevresindekiler “Kanser Koğuşu” başlığının sembolik anlamının asıl kanser hastasının Rusya olduğunu bilmelerine rağmen hiçbir zaman bunu açıkça itiraf etmezler. Bu romanda hayatın ölümü yenmesi ve geleceğin de geçmişi yenmesi konusu işlenir. Kanser genci ve yaşlıyı, fakir ve  zengini eşit kılan, farklılıkları ahlaki bir düzeyde ortaya çıkaran bir hastalıktır. İnsan sabrını işleyen sabır, umut ve özgüven motifleriyle doludur roman.  Soljenitsın’ın 1968 yılında yine Rusya’da yayımlanma şansı bulamamış bir diğer romanı ise dilimize “İlk Çember” başlığıyla çevrilen “V kruge pervorrT’dur. Romandaki olaylar üç düzeyde geçer. İkinci dereceden devlet görevlisi Innokentiy Volodin’in çevresi, özel tutukluların-teknik adamların- bulunduğu bir kamp ve Stalin’in çevresi. Moskova ve civarında geçen olaylar 1949 yılına aittir. Volodin hapishaneye götürülür, çünkü kaydedilen bir telefon görüşmesinde sesi analiz edilmiştir. Volodin bu görüşme sırasında bir doktoru tutuklanacağına dair uyarmıştır. Mavrino kampındaki teknik adamlar seslerin akustik teşhisiyle, “fonoskopi”(fonoskopiya) ile ilgilenirler. Romanda dil bir iletişim sistemi anlamını taşır ve yazarın hiçbir eserinde bu derece dil ve ses düzeyine önem verilmez. Kelime oyunları, ince nüanslar, semantik açıdan politik vurgulamalar. Dolayısıyla roman çoksesli (polyphonic)19 bir yapıdadır.

Soljenitsın’ın 1968-1988 yılları arasındaki eserleri sadece Batı’da yayımlanabilmiştir. 1970 yılında Soljenitsın “etik gücü ve bu etik gücü Rus edebiyatı gelenekleriyle devam ettirdiği için20 Nobel Edebiyat ödülüne layık görülür. Ama Sovyet hükümetiyle arasındaki gerginlikten dolayı Stockholm’e gitmesine izin verilmez. 1971 yılında yine yurtdışında yayımlanan kitabı “Ağustos 14″(Avgust çetırnagtsatogo) karşımıza çıkmaktadır. 20. yüzyıl Rusya’sının kaderinin ve devriminin anlatıldığı “Ağustos 14” Doğu Prusya’daki Rus ordusunun yenilgisini anlatmakla birlikte farklı Rus ailelerinin geçmişini, taşradaki yaşamını da konu etmektedir. 1975 yılında “Ağustos 14”, “Ekim 16″(Oktyabr şestnadtsatogo), “Mart 17″(Mart semnadtsatogo) gibi roman dizisinden “Lenin Zürih’te”(Lenin v Tsyurihe) yayımlanır. Bu arada 1973 yılı Aralık sonunda “Gulag Takımadası”- “Gulag” sözcüğü Rusçada “Kamplar Genel Müdürlüğü'”nün (Glavnoye upravleniye lagerey) kısaltılmış şeklidir-yayımlanır. Soljenitsın, “Gulag Takımadası””nın iskeletini oluştururken mevcut belgeleri bir araya getirip çok sayıdaki kişinin tanıklığına başvurur. Ayrıca toplama kampındaki kişisel deneyimlerinin yanı sıra birlikte daha önceden tutuklu bulunduğu arkadaş ve dostlarının da deneyimlerinden yararlanmıştır.21 22 Bu eser yine Sovyetler’deki tutsak kamplarını konu alır. Ama olaylar bir tarihçi gözüyle değil tüm bunları yaşamış bir kişinin gözüyle ele alındığı için oldukça çarpıcıdır. Zaten bu arada yazdığı ve dilimize de çevrilen “Yalanla Yaşamayın”(Jit ne polji) kitabında da liderlere “korktuğunuz nedir?(…) ve sîzler millete sadece nefes almak, düşünmek ve gelişmek imkanı tanıyacaksınız” sözleriyle bütün tepkileri üzerinde toplar. Geride bırakılan elli beş yıla bir protesto ve boyun eğmezliğin bir ifadesi olan “Gulag Takımadası” vatandaşlıktan çıkarılmasına bir vesile olur. Soljenitsın ancak 1994 yılında çalışmalarını tekrar aktif olarak sürdürebileceği ülkesine geri dönebilecektir.

Stalincilikten arınılıp buzların yavaş yavaş çözülmeye başlamasıyla birlikte daha çok yazar sesini çıkarmaya başlamış, ama yine de dönemi yeren ya da istenilen biçimde eserler üretmeyen yazarlar bir şekilde susturulmuşlardır. Dolayısıyla o dönemdeki Rus Edebiyatı bir yandan 80’lere kadarki çizgide toplumcu gerçekçilik kabuğundan kısmen de olsa sıyrılmaya çalışmış, diğer bir yandan da 80’lerin Edebiyatına bir zemin oluşturmuştur.

 Kullanılan Görsel Şuradan alınmıştır.