Portre

Tanrıya Doğru Kaçış

İnsan, Tanrıya ancak yapayalnızken yaklaşabilir. (Tolstoy, Günlük)

28 Ekim 1910, sabahın saat altısı olabilir; gecenin karanlığı hala ağaçların arasından çıkamamış; Yasnaya Polyana’daki şatonun etrafında birtakım gölgeler acayip bir şekilde dolanıp duruyorlar. Anahtarlar tıkırdıyor, kapılar hafifçe gıcırdıyor. Ahırda arabacı gürültü yapmamaya aşırı bir dikkat göstererek atlara koşum vuruyor; iki odada, hayaletlere benzeyen endişeli gölgeler var; kısık fenerlerin ışığı altında çekmecelerden ve dolaplardan, el yordamıyla çeşit çeşit paketleri alıyorlar, sonra açık kapılardan yavaşça dışarı süzülüyorlar ve fısıldaşarak bahçedeki ağaçların çamurlu köklerine takılarak sendeleye sendeleye yürüyorlar. Evin önünden geçen yoldan sapan bir araba sonunda kapıya yanaşıyor.

Neler oluyor? Hırsızlar mı girdi şatoya? Çarın polisleri, bir arama yapmak için bu şüpheli yazarın evini mi kuşatıyorlar? Hayır, eve gizlice giren filan yok; yalnızca Leon Nikolayeviç Tolstoy, bir hırsız gibi, doktoruyla birlikte, hayatının hapishanesinden kaçıyor. Bir kere daha, geceleyin, karısını, kağıtlarını karıştırırken yakaladı ve o zaman birdenbire, çelik gibi sert ve sinirli bir şekilde, -ruhunu terk etmiş olan- karısını terk etmeye, nereye olursa olsun kaçmaya, kendine uygun olan, kendisi için gerekli olan ölümü arayarak Tanrıya doğru, kendine doğru kaçmaya karar verdi. Birdenbire, geceliğinin üstüne paltosunu giyiyor, başına kaba saba bir kasket geçiriyor, ayaklarına kauçuk ayakkabılarını giyiyor, yanına da sahip olduğu eşyadan yalnızca kendini insanlara anlatabilmesi için ruhunun ihtiyaç duyduğu şeyleri alıyor: Günlüğünü, bir kurşun kalem ve bir kamış kalem. İstasyonda karısına yine alelacele bir mektup yazıyor ve mektubu ona arabacıyla yolluyor: -Genellikle benim yaşımdaki ihtiyarların yaptığı şeyi yaptım ben de; hayatımın son günlerini yalnızlık ve sessizlik içerisinde geçirebilmek için bu dünyevi hayatı terk ediyorum.-Sonra trene biniyor ve üçüncü mevki bir kompartımanın pis bir sırasına oturuyor, mantosuna sarılmış bir halde, doktoruyla birlikte, Leon Tolstoy, Tanrıyla baş başa kalabilmek için işte böyle kaçıyor.

Ama artık kendisine Leon Tolstoy demiyor. Daha önce iki dünyanın hükümdarı olan V.Charles’ın, bir manastır hücresine kapanmak için gücünü simgeleyen her şeyden kendi isteğiyle vazgeçmesi gibi, Tolstoy da, parasından, evinden, şan ve ününden başka, ismini de terk ediyor; şimdi adı T. Nikolayev’dir. Kendine yeni bir hayat sunmak isteyen ve temiz ve dürüst bir ölüme ulaşmaya çalışan bir insanın uydurduğu bir isimdir bu. Sonunda, bütün bağlar koparılmıştır; şimdi bilmediği yollarda dolaşan bir gezgin olabilir, kendi doktrinine ve içten bir şekilde verdiği söze hizmet edebilir. Şamardino Manastırında rahibe olan kız kardeşiyle vedalaşıyor: Bu iki zayıf yaşlı gölge, yalnızlığın verdiği huzur ve ahenk içerisinde bambaşka bir kılığa girmiş, yumuşak, tatlı keşişlerin arasında yan yana oturuyorlar; iki gün sonra kızı –başarısızlıkla sonuçlanan o ilk kaçış gecesinde dünyaya gelen kızı– geliyor. Ama burada, bu sığınakta da kendini rahat hissetmiyor; tanınacağından, izleneceğinden, yakalanacağından ve kaçtığı o karışık ve sahte hayata tekrar geri götürüleceğinden korkuyor. 31 Ekim’de, sabahın saat dördünde birdenbire kızını uyandırıyor ve daha uzağa, nereye olursa olsun, Bulgaristan’a, Kafkasya’ya, yabancı ülkelere, insanların ve şan ve ünün artık kendisine ulaşamıyacağı, sonunda yalnız kalabileceği, kendini ve Tanrıyı bulacağı yerlere gitmek için ısrar ediyor.

Ama hayatının ve doktrininin korkunç düşmanı olan şan ve ün –ona eziyet etmek ve onu sınamak için yaratılmış olan bu ifrit–henüz kurbanının peşini bırakmıyor. Dünya sevgili Tolstoy’unun yalnızca Tolstoy’a ait olmasına, iradesinin bilerek ve isteyerek vermiş olduğu kararı gerçekleştirmesine fırsat vermiyor. Daha kaçak, kasketini alnına eğip, kompartımanına yerleşmeden yolculardan biri büyük ustayı tanıyor; ve hemen trendeki herkes bunu öğreniyor; sırrı meydana çıkıyor; çok geçmeden, dışarıda vagonun kapısı önünde, onu görmek için erkekler ve kadınlar toplanıyorlar. İnsanların yanlarında taşıdıkları gazetelerde, zindanından kaçan bu değerli vahşi yaratık hakkında sütun sütun yazılar yayımlanıyor; artık kim olduğu ortaya çıkmış ve etrafı kuşatılmıştır; bir kere daha ve son defa olmak üzere, şan ve ün, Tolstoy’un, mükemmelliğe giden yolunu kesmiştir. Homurdanan trenin gittiği yollar boyunca uzanıp giden telgraf telleri vızır vızır işliyor ve sağa sola telgraflar yağdırıyor; polis her istasyona haber veriyor; bütün memurlar seferber ediliyor; ailesi, onun için özel trenler hazırlattırıyor, Moskova’dan, St. Petersburg’dan, Nijni Novgorod’dan, rüzgar gülünün dört yönünden gelen gazeteciler onun peşine düşüyor, kaçan bir av hayvanının peşine düşer gibi. Saint Synode, tövbekara ulaşmak için bir papaz gönderiyor ve birdenbire yabancı bir bey trene biniyor ve hiç durmadan, her seferinde başka bir kılıkla kompartımanın önünden geçiyor. Bu da bir dedektiftir: Hayır, şan ve ün, mahpusunun kaçıp kurtulmasına fırsat vermiyor. Leon Tolstoy kendisiyle yalnız kalamaz ve kalmamalıdır; insanlar onun kendisine ait olmasına ve kendini kutsallaştırmasına katlanamıyorlar. Tren sınıra geldiği zaman, bir memur Leon Tolstoy’u nezaketle selamlıyor ve geçmesine izin vermiyor.

2

Ama birdenbire kızı, ihtiyarın vücudunun bir ürpermeyle sarsıldığını fark ediyor. Tükenmiş bir halde sırtını sert tahta sıranın arkalığına dayıyor. Titreyen varlığının her tarafından ter fışkırıyor ve alnından da ter boşanıyor. Kanından çıkan bir humma, bir hastalık –onu kurtarmak için– üzerine çöküyor. Ve ölüm, kendisine işkence edenlerin bakışlarından onu gizlemek için daha şimdiden karanlık mantosunu geriyor. Küçük bir tren istasyonu olan Astapova’da, durmak gerekiyor; hasta daha uzağa gidemeyecek. Onu misafir edebilecek ne bir saray var, ne bir otel, ne de bir han. Ne yapacağını şaşıran istasyon şefi, istasyona ait tek katlı ahşap evin içerisindeki çalışma odasını teklif ediyor (burası o zamandan beri hacca gidercesine ziyaret edilen bir yer olmuştur). Soğuktan titreyen ihtiyarı oraya götürüyorlar ve birdenbire her şey, tıpkı hayal ettiği gibi gerçek oluveriyor: İşte basık tavanlı, ağır bir havayla ve kapalı yerlere özgü bir koku ve yoksullukla dolu küçük oda. İşte demir karyola, gaz lambasının kısık ışığı; kaçtığı lüks ve konfor bu sefer çok uzaklarda. Can çekişirken, son anlarında, her şey tıpkı o derece içten bir şekilde istemiş olduğu gibi; temizlenmiş, arınmış, yüce bir sembol sayesinde ölüm onun sanatçı eline tam olarak boyun eğiyor. Doktrinini muhteşem bir şekilde doğrulayan, insanların haset duygusunun artık sarsamıyacağı, bozamıyacağı ve yıkamıyacağı bu ölümün yüce binası, ilkel çağlara yaraşan sadeliğiyle, birkaç gün içerisinde göklere doğru yükseliyor.

Dışarıda, kapalı kapının önünde, soluk soluğa ve büyük bir açgözlülükle şan ve ün boşuna nöbet tutuyor, gazeteciler ve meraklılar, gözcüler, polisler ve jandarmalar, Saint Synode’un gönderdiği papaz ve çarın gönderdiği subaylar boş yere bekliyorlar ve itişip kakışıyorlar; onların utanmadan yarattıkları bu gürültülü kargaşa, bu yüce ve kesin yalnızlığa karşı bir şey yapamaz artık. Can çekişen ihtiyarın yanında yalnızca kızı –doktoru ve bir dostu ile birlikte– nöbet tutuyor; alçakgönüllü ve sakin bir sevgi, onu sessizce kuşatıyor. Baş ucundaki masanın üstünde günlük notlarını yazdığı defteri duruyor –sesini Tanrıya duyurabilmek için kullandığı bir araç olan defteri– ama ateşli elleri artık kalemi tutamıyor. Bunun için, soluk soluğa, nerdeyse sönmeye yüz tutan bir sesle son düşüncelerini kızına yazdırıyor; -insanın kendini sınırlı bir parçası olarak hissettiği bu sınırsız bütüne ve bu bütünün zaman, mekan ve madde içerisindeki görünüşüne–Tanrı- adını veriyor ve yeryüzündeki varlıklar arasındaki birliğin ancak sevgiyle gerçekleşebileceğini öne sürüyor. Ölümünden iki gün önce, en üstün gerçeği, ulaşılmaz gerçeği kavrayabilmek için bütün duyularını gergin bir hale getiriyor ve sonra, bu pırıl pırıl beynin üzerine yavaş yavaş karanlık çöküyor.

Dışarıda, insanlar meraklı ve saygısız bir şekilde kaynaşıp duruyorlar. O artık onların varlığını fark etmiyor. Pencerenin önünde, gözlerinden sel gibi boşanan yaşlarla, karısı Sofya Andreyevna, odanın içine bakmaya, kırk sekiz yıldır birlikte olduğu insanın yüzünü, uzaktan da olsa bir kerecik daha görmeye çalışıyor: Ama Tolstoy artık onu fark etmiyor. Hayatla ilgili şeyler, onun için gitgide yabancılaşıyor, kanı, çatlayan damarlarında gittikçe daha ağır ve daha koyu bir şekilde dolaşıyor. 4 Kasım gecesi, son bir kere daha kendine geliyor ve içini çekiyor: -Peki ama, köylüler nasıl ölüyorlar?- diye soruyor. Bu ölümsüz adama ölüm ancak 7 Kasımda ulaşıyor. Bembeyaz bir haleyle süslenmiş başı yastıklara gömülüyor, gözleri sönüp gidiyor, o gözler ki, dünyayı herkesten daha açık ve seçik bir şekilde görebilmişlerdi. Ve işte ancak o zaman, sabırsız arayıcı, en sonunda gerçeği ve tüm hayatın anlamını kavrayabiliyor.

 

Stefan Zweig

Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar 

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 

Çeviri Ayda Yörükan