İnceleme

Emil Cioran -Rusya ve Özgürlük Virüsu

ΒAZEN bütün ülkelerin İsviçre’ye benzemesi gerektiğini düşünüyorum; onun gibi sıhhat, yavanlık, yasalara ve insana tapınma içinde gönül eğlendirmeleri ve çökmeleri gerektiğini… Öte yandan, düşünce ve fiiliyat takıntılarıyla uğraşmayan, hummalı ve açgözlü olan, yükseliş ve başarılarına karşı değerleri ayaklar altına alarak ötekileri ve kendilerini yiyip bitirmeye daima hazır, bilgeliğe -kendinden ve her şeyden bıkkın, küf koktuğuna adeta sevinen yaşlı halkların o yarasına- ayak direyen uluslar çekiyor beni sadece.

Aynı şekilde, her ne kadar tiranlardan tiksinsem bile, yine de tarihin dokusunu onların oluşturduğunu ve onlar olmadan bir imparatorluğun ne fikrinin ne de seyrinin kavranabileceğini farkediyorum. Müthiş derecede çekilmez ve ilham dolu bir hayvanîliktedirler; en uç noktalarına itilmiş insanı, onun alçaklıklarının ve meziyetlerinin en azgın halini çağrıştırırlar. İçlerinde en büyüleyici olanını zikretmek gerekirse, Korkunç İvan, psikolojinin dört bir yanını tüketir. Cinneti de siyaseti kadar karmaşık olmuştur; hükümdarlığını ve belirli bir dereceye kadar da ülkesini bir kâbus modeline, canlı ve bitmez tükenmez bir halüsinasyon örneğine, bir Moğolistan ve Bizans karışımına dönüştürmüş; bir hanla bir Bizans hükümdarının vasıf ve kusurlarını üst üste biriktirmiş; kan dökme düşkünlüğüyle vicdan azabı arasında kararsız kalmıştı. Sırıtmalarla renklenmiş ve taçlanmış bir neşelilikteydi, cinayet tutkusu vardı. Aslında hepimiz de, var olduğumuz sürece bu tutkuya sahibizdir: Ötekilere ya da kendimize karşı suikast tutkusuna. Yalnız, bu tutku bizim içimizde doyurulmamış halde kalır; öyle ki eserlerimiz, nasıl olurlarsa olsunlar, başkasını ya da kendimizi öldüremememize bağlıdırlar. Bunu her zaman kabullenemeyiz, sakatlıklarımızın içsel mekanizmasını seve seve bilmezden geliriz. Çarların ya da Roma imparatorlarının bende saplantı haline gelmeleri, bizde örtülü kalan o sakatlıkların onlarda çırılçıplak görünmesindendir. Bize kendimizi ifşa ederler, sırlarımızı cisimleştirir ve süslerler. İçlerinde, ister istemez muazzam bir yozlaşmaya yönelip yakınlarının üzerine çullanan, onlar tarafından sevilmekten de kaygı duydukları için yakınlarına azap çektirenler geliyor aklıma. Ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar, yine de mutsuzdular, zira ötekileri tir tir titretmeye doymuyorlardı. İçimizdeki kötü cinin, ideal durumun çevremizi boşaltmak olduğuna bizi ikna eden kötü cinin yansıması gibi değil midirler? Bir imparatorluk da böyle düşünceler ve böyle içgüdülerle oluşur; En değerli kusurlarımızın gizlendiği bilinç derinliklerimizin işbirliğiyle.

Kökensel bir itmeyle, neredeyse varlığının farkına varılmayan derinliklerden ortaya fırlayan dünyaya hükmetme hırsı, sadece bazı bireylerde ve bazı dönemlerde ortaya çıkar; içinde tezahür ettiği ulusun niteliğiyle doğrudan bir bağlantısı yoktur: Napoleon ile Cengiz Han arasındaki fark, birbirini izleyen cumhuriyetlerdeki Fransız siyaset adamlarının herhangi biri ve diğeri arasındaki farktan ufaktır. Ama o itme gibi o derinlikler de kuruyup tükenebilir.

Charlemagne, D. Friedrich von Hohenstaufen, Şarlken, Bonaparte ve Hitler, her biri kendi tarzında, evrensel bir imparatorluk fikrini hayata geçirmenin cazibesine kapılmışlardır: Az veya çok talihli çıkmışlar, hepsi de başarısızlığa uğramışlardır. Artık bu fikrin sadece istihza veya rahatsızlık uyandırdığı Batı, şimdi fetihlerinin utancıyla yaşamaktadır; ama ne tuhaftır ki tam da kendi içine kapandığı anda, formülleri baskın çıkmakta ve yayılmaktadır; kendi iktidarına ve üstünlüğüne karşı yöneltilen bu formüller, Batı’nın sınırlarıdışında yankı uyandırmaktadır. Bir yandan mahvolurken öte yandan kazanmaktadır Batı. Yunanistan da zihin alanındaki üstünlüğünü, bir güç, hatta bir ulus olmaktan çıktığı zaman elde etmiştir; felsefesi ve sanatları yağmalanmış, ürünlerinin rağbet görmesi temin edilmiş, ama yetenekleri özümlenememiştir; aynı şekilde, Batı’nın da her şeyi alınmış ve alınacaktır,dehası hariç. Bir uygarlığın verimli olduğu, diğerlerini kendini taklide teşvik etme melekesiyle ortaya çıkar; hele onların gözünü kamaştırmamaya bir başlasın, kırıntı ve kalıntı yığınından ibaret bir hale gelir.

İmparatorluk fikri, dünyanın bu köşesinden ayrılırken, bilhassa manevî alanda zaten daima var olduğu Rusya’da umulmadık bir iklim bulacaktı. Bizans’ın düşmesinden sonra Moskova, Ortodoks bilinç için Üçüncü Roma;“hakikî” Hıristiyanlığın, sahici imanın mirasçısı haline geldi. İlk mesihçi uyanış. Bir ikincisini yaşamak için Rusya’nın bugünü beklemesi gerekmiştir; ama bu uyanışı da, bu kez, Batı’nın çekilmesine borçludur. 15. yüzyılda dinî bir boşluktan istifade etmiştir; günümüzde de siyasî bir boşluktan istifade etmektedir. Tarihî sorumluluklarını içine sindirmesi için iki büyük fırsattır bunlar.

II. Mehmet Konstantinopolis’i kuşatmaya aldığında, her zamanki gibi bölünmüş olan, üstelik Haçlıların anısını kafasından sildiğine sevinen Hıristiyanlık âlemi, müdahaleden imtina etti. Kuşatma altındakilerin önce hissettiği rahatsızlık, felâketin kesinliği karşısında hayrete dönüştü. Panikle gizli bir tatmin arasında kalan Papa yardım vaadinde bulundu, ama çok geç gönderdi yardımını: “Mezhep ayrılıkçıları” için acele etmenin ne lüzumu vardı? Bununla birlikte “mezhep ayrılığı” başka yerde güç kazanacaktı. Roma, Bizans’ın yerine Moskova’yı mı tercih etmiştir? Uzakta bir düşman daima yakında bir düşmana tercih edilir. Buna benzer olarak, günümüzde Anglo-Saksonlar, Avrupa’da Rus üstünlüğünü Alman üstünlüğüne tercih etmek zorundaydılar. Zira Almanya fazla yakındı.

Rusya’nın bulanık üstünlükten belirgin hegemonyaya geçme iddiası temelsiz değildir. Eğer Moğol istilasını o durdurup dağıtmasa, Batı dünyasının başına neler gelirdi? İki yüzyıldan fazla süren aşağılanması ve köleliği sırasında tarihten dışlandı, oysa bu sırada Batı’daki uluslar birbirini boğazlama lüksünün sefasını sürüyorlardı. Duraklamaya uğramaksızın kendini geliştirecek durumu olsaydı, daha modern çağın başında çok önemli bir güç haline gelmiş olacaktı; şimdi ne ise, 16. veya 17. yüzyılda öyle olmuş olacaktı. Ya Batı? Belki de bugün ortodoks olacaktı ve Roma’daki Papalık Devleti’nin yerinde sereserpe oturan, Kutsal Sinod olacaktı. Ama Ruslar gecikmelerini telafi edebilirler. Maksatlarına ulaşırlarsa -ki her şey bunun böyle olacağını gösteriyor-, Papa’nın defterini dürmeleri de ihtimal dışı değildir. Marksizm adına da olsa, Ortodoksluk adına da olsa, kendi misyon ve programlarının temel noktasından feragat etmeden hedeflerini hoşgöremeyecekleri Kilise’nin otoritesini ve itibarını yıkmaya çağrılıdırlar. Çarların yönetimi altında, Deccal’in bir aleti gibi görerek beddua ediyorlardı Papalığa; şimdi, Gericiliğin şeytani bir ortağı gibi görerek, eski hakaretlerinden biraz daha etkili sövgüler yağdırıyorlar; yakında da tüm ağırlıklarıyla, tüm kuvvetleriyle tepesine çıkacaklar onun. Aziz Petrus’un son halefinin yok oluşunun da havaî bir kıyamet olarak yüzyılımızın ilginçlikleri arasına katılması pek imkânsız değildir.

Tanrı’yı gözden düşürmek için Tarih’i ilahlaştıran Marksizm, sadece Tanrı’yı daha tuhaf ve daha saplantı verici kılmayı başarmıştır. İnsanda her şeybastırılabilir; tapınakların yıkılmasından, hatta dinin yeryüzünden silinip gitmesinden sonra bile ayakta kalacak olan mutlaklık ihtiyacı dışında. Rus halkının temeli dindar olduğundan, bu ihtiyaç kaçınılmaz bir biçimde baskın çıkacaktır. Tarihî dizgedeki nedenler de buna geniş ölçüde katkıda bulunacaktır.

Rusya, Ortodoksluğu benimserken, Batı’dan ayrılma arzusunu ortaya koyuyordu; henüz her şeyin başındayken kendini tanımlama tarzıydı bu. Aristokrat çevreler hariç, Katolik misyonerlerin, hele Cizvitler’in cazibesine asla kapılmadı. Bir mezhep ayrılığı, doktrin farklılıklarından ziyade, etnik bir vurgu istencini dışavurur: Onun aracılığıyla beliren, soyut bir ihtilaftan ziyade, ulusal bir reflekstir. Kiliseler’i bölen şey, o gülünç filioque1 sorunu olmamıştır: Bizans’ın istediği tam özerklikti, Moskova ise daha da güçlü nedenlerle istiyordu bunu. Bölünmeler ve mezhep ayrılıkları, kılık değiştirmiş milliyetçiliklerdir. Ama Reform yalnızca Batı’nın bağrında bir aile içi çekişme, bir rezalet görünümü almışken, Ortodoksluk daha derin bir karaktere bürünerek bizzat Batı dünyasıyla bir bölünmenin belirtisi olacaktı. Rusya Katolikliği reddetmekle evrimini geciktiriyor, çabucak uygarlaşmak için çok önemli bir fırsatı kaçırıyor, bir yandan da cevher ve birlik kazanıyordu; durgunluğu onu farklı kılıyor, başkalaştırıyordu; kendini geride bıraktığı için Batı’nın bir gün pişman olacağını muhtemelen sezerek hevesleniyordu buna.

Kuvvetlendikçe, Marksizm’in onu bir şekilde uzaklaştırmış olduğu köklerinin bilincine vardıkça, zoraki bir evrenselcilik küründen sonra, Ortodoksluk lehine tekrar Ruslaşacaktır. Üstelik Marksizm’e damgasını öyle bir vurmuştur ki, Slavlaştırmıştır onu. Geleneklerine yabancı bir ideolojiyi benimseyen ve onun özünü değiştiren muayyen bir büyüklükteki her halk, kendi ulusal alınyazısı yönünde büker onu; kendi yararına bozar, kendi dehasından ayırt edilmez bir noktaya getirir. Kendine özgü, zorunlu olarak biçimsizleştirici bir bakış açısı vardır; onu rahatsız etmek şöyle dursun, pohpohlayan, teşvik eden bir görme kusurudur bu. Böbürlendiği doğrular nesnel değerden ne kadar yoksun olurlarsa olsunlar yine de canlıdırlar ve bu halleriyle tarihî manzaranın çeşitliliğini oluşturacak cinsten hatalar üretirler. Elbette ki bu arada, mesleği, mizacı ve tercihi icabı kuşkucu olan tarihçi, bir anda Hakikat’in dışına yerleşir.

Batılı halklar özgürlük mücadelelerinde, dahası elde ettikleri özgürlüğün içinde, kendilerini yıpratırken (hiçbir şey, özgürlüğe sahip olmak ya da özgürlüğü suiistimal etmek kadar tüketmez), Rus halkı kendini helak etmeden acı çekiyordu. Zira ancak tarih içinde helak olunur; bunun dışında bırakıldığı için de, çarptırıldığı yüzde yüz etkili despotik sistemlere katlanmak zorundaydı Rus halkı: Kendini pekiştirmesine, enerjisini çoğaltmasına, rezervlerini artırmasına ve köleliğinden azamî biyolojik yarar sağlamasına imkân veren karanlık ve bitkisel varoluş. Ortodoksluk bunda yardımcı olmuştur ona; ama iktidarı emperyalist hedeflere yönelten resmî dinin aksine, onu olayların dışında tutmak için harikulade bir biçimde eklemlenmiş halk Ortodoksluğuydu bu yardımı sağlayan. Ortodoks Kilisesi’nin iki yüzüdür bu; Bir yandan kitleleri yumuşatmaya çalışır, öte yandan çarların yardımcısı olarak pasif bir halk adına muazzam fetihler hırsını uyandırır ve bunu mümkün kılar. Ruslar’a günümüzdeki üstünlüklerini temin eden, tarihî gecikmelerinin ürünü olan hayırlı pasifliktir bu. İster onların lehine olsun, ister aleyhine, Avrupa’nın bütün girişimleri onların etrafında dönmektedir; Avrupa onları çıkarlarının ya da endişelerinin merkezine koyduğuna göre, Ruslar’ın potansiyel olarak kendine hükmettiğini kabul etmiştir. Ruslar’ın en eski düşlerinden biri neredeyse gerçekleşmiştir işte. Yabancı mahreçli bir ideolojinin desteğiyle buna ulaşmış olmaları, başarılarına fazladan bir paradoks ve nükte kazandırır. Nihai açıdan önemli olan şey, rejimin Rus olması ve tamamen ülkenin geleneklerine uymasıdır. Doğrudan Batıcı kuramlardan çıkan Devrim’in gitgide daha fazla Slavsever fikirlere yönelmiş olması hiç mânidar değil midir? Ayrıca bir halk, bir fikir ve kuramlar külliyatından ziyade, bir saplantılar külliyatını temsil eder: Hangi taraftan olursa olsun tüm Ruslar’ın saplantıları da, aynı olmasa bile, daima birbirine akrabadır. Ulusunda hiçbir meziyet bulmayan bir Çedayev, ya da onunla acımasızca matrak geçen bir Gogol, bir Dostoyevski kadar bağlıdırlar ona. En gözü dönmüş nihilistlerden Neçayev de, Kutsal Sinod’un ateşli bir gerici olan savcısı Pobiedonostsev kadar düşkündü ona. Bir tek bu saplantının önemi vardır. Gerisi sadece tavırdır.

Rusya’nın liberal bir rejime razı olması için, kayda değer bir biçimde güçsüz düşmesi, diriliğinin tükenmesi; daha iyisi, özgül karakterini yitirmesi ve ulusluktan derinlemesine uzaklaşması gerekirdi. El değmemiş iç kaynakları ve bin yıllık mutlakıyet rejimiyle bunu nasıl başarabilirdi? Bunu bir sıçramayla yaptığını bile farzetsek, hemen o anda dağılırdı. Ulusların çoğu, kendini muhafaza etmek ve serpilmek için muayyen bir terör dozuna ihtiyaç duyar. Bizzat Fransa da demokrasi yoluna ancak dayanakları gevşemeye başladığı anda, artık hegemonya kurmayı hedeflemeyip saygıdeğer ve bilge bir hale gelmeye hazırlandığı sırada girebilmiştir. Birinci imparatorluk onun son çılgınlığı olmuştur. Sonra, özgürlüğe açılınca, birçok çalkantıdan geçerek buna güç bela alışmak zorunda kalmıştır. Şaşırtıcı bir örnek olan İngiltere ise aksine,sakinlerinin muhafazakârlığı ve aydınlanmış aptallığı sayesinde (bildiğim kadarıyla tek bir anarşist çıkarmamıştır), çatışmasız ve tehlikesiz bir biçimde çoktan alışkanlık haline getirmiştir bunu.

Zaman, uzun vadede, zincire vurulmuş halklardan yanadır: kuvvet ve yanılsama biriktirerek gelecekle, umutla yaşarlar, fakat özgürlük içindeykendaha umulacak ne kalır? Ya da özgürlüğü cisimleştiren başıboşluk, dinginlik ve gevşeme rejimindeyken? Özgürlük, sunacak hiçbir şeyi olmayan harikadır, bir halkın hem cenneti hem tabutudur. Yaşam ancak onunla anlamlıdır; ama o da yaşam noksanlığı çeker… Doğrudan mutluluk, elikulağında felâket – insanın kendini azap verici bir ikileme hapsetmeden benimseyemediği bir rejimin kofluğu.

Daha iyi donanmış ve başka bir şekilde talihli olan Rusya’nın böyle meselelerle uğraşması gerekmez; Karamzin’in daha o zamandan dikkat çektiği gibi, mutlak iktidar bizzat onun ‘‘varlığının temelidir”. Hep özgürlük hasreti çekip ona hiç erişememek…, buna ne yazık ki (!) uzun süredir ulaşmış olan Batı dünyası karşısındaki büyük üstünlüğü buradan gelmez mi? Üstelik imparatorluğundan da hiç utanmamaktadır; tam aksine, onu genişletmekten başka şey düşlemez. Diğer halkların kazanımlarından yararlanmada, ondan çabuk davranan çıkabilmiş midir? Büyük Petro’nun icraatı, hatta Devrim’in icraatı, dâhiyane bir asalaklığa benzemektedir. Tatar boyunduruğu altında yaşanan korkunçluklara bile ustalıkla katlanmıştır o.

moskova1-2

Hesaplı bir tecrit içine kapanarak Batı’yı taklit etmeyi bilmiştir, ama Batı’daki zihinleri kendine hayran etmeyi ve onları baştan çıkarmayı daha da iyi becermiştir. Aydınlanma’nın mirasçılarının, yani solcu insanların Lenin’le Stalin’in girişimlerine vurulması gibi, Ansiklopediciler de Petro’yla Katerina’nın girişimlerine vurulmuşlardı. Bu olgu Rusya’nın lehinedir; yoksa alabildiğine karmaşık ve harap durumda olan, “ilerleme”yi başka yerde, kendilerinin ve yarattıklarının dışında arayarak bugün kendilerini Dostoyevski şahsiyetlerine Ruslar’dan da fazla yakın hisseden Batılılar’ın değil. AyrıcaBatılılar’ın bu şahsiyetlerin sadece, güçsüz taraflarını çağrıştırdıklarını, ne delice yırtıcı heveslerine ne de erkeksi kudurganlıklarına sahip olduklarını da belirtmek uygundur: Pek ince düşünceler ve takıntılarla uğraşa uğraşa, zarif vicdan azaplar, binlerce soru ve şüphe buhranı tarafından kemirilerek, hayretten gözü kamaşıp hiçleşen ve eblehleşen “ecinniler”.

Her uygarlık kendi hayat tarzının tasarlanabilir tek iyi hayat tarzı olduğuna, bunu dünyaya benimsetmesi ya da zorla kabul ettirmesi gerektiğine inanır; ona göre, acil ya da örtülü bir kurtarılış bilgisine, gerçekte ise zarif bir emperyalizme tekabül eder bu; askerî maceranın kendisine eşlik etmesi durumunda zarafetini hemen yitiren bir emperyalizme… Bir imparatorluk sadece kaprisle kurulmaz. Sizi taklit etsinler diye, sizin inançlarınızı ve alışkanlıklarınızı kendilerine örnek alsınlar diye, ötekiler bağımlılaştırılır; sonra da kendinin pohpohlayıcı ya da karikatürümsü taslağını seyreylemek için onları köleleştirme zorunluluğu gelir. İmparatorluklar arasında niteliksel bir hiyerarşi olduğunu kabul ediyorum: Moğollar’la Romalılar’ın boyunduruk altına soktukları halklar aynı değildi, fetihleri de aynı sonuca varmadı. Yine de rakiplerini kentli suretine indirgeyerek telef etmede aynı derecede uzman olduklarını söylemek gerekir.

İster kendi kışkırtmış olsun, ister maruz kalmış olsun, Rusya vasat mutsuzluklarla asla yetinmemiştir. Gelecekte de bu böyle olacaktır. Fiziksel zorunluluk nedeniyle, kütlesinin otomatikliğiyle, içinde daima bir ulusun megalomanisi açığa çıkan bir imparatorluğun üremesine onca yatkın olan aşırı zengin ve marazî hayat doluluğuyla; önceden kestirilemeyen, dehşet vemuamma dolu, fetihlerin taslağını ve önbelirtisini oluşturan Mesihçi bir fikrin hizmetine sokulmuş o sıhhatiyle Avrupa’yı dümdüz edecektir. Slavseverler dünyayı kurtarmaları gerektiğini savunurken bir hüsnütabirde bulunuyorlardı:Hakim olunmadan kurtarılmaz o dünya. Bir ulus söz konusu olduğunda ise, yaşam ilkesini ya kendinde bulur ya da hiçbir yerde: Başka bir ulus tarafından nasıl kurtarılabilir ki? Rusya -Slavseverler’in hem dilini hem kavrayışını sekülerleştirerek- dünyanın, öncelikle de Batı’nın selametini kendinin temin edeceğini düşünür daima. Kaldı ki Batı nazarında asla net bir duygusu olmamıştır; gıpta edildiği kadar tehlikeli de olan, temasa geçmeye ama daha çok da kaçmaya uğraşılan bir çürümüşlük manzarasının esinlediği bir çekilme ve itilme, kıskançlık (gizli bir tapınma ve bariz bir tiksinti karışımı) hissetmiştir.

Kendini tanımlamaya ve bazı sınırları kabul etmeye burun bükerek; siyasette ve ahlâkta, daha vahimi de coğrafyada kaypaklığı işleyerek; akılcı bir geleneğin aşırılıklarıyla gerçeği algılayamaz hale gelmiş “uygarlaşmışlar”ın ayrılmaz parçası olan safdilliklerin hiçbirine yüz vermeyerek; asırlık gizleme tecrübesi kadar önsezisiyle de ince olan Rus, tarihsel açıdan bir çocuktur belki, ama psikolojik açıdan hiç öyle değildir; genç içgüdülere ve yaşlı sırlara sahip insan karmaşıklığı bundan kaynaklanır; davranışlarının acayipliğe varan çelişkileri de bundandır. Derin olmaya kalkışırsa (buna da çaba göstermeden ulaşır) en ufak olguyu, en ufak fikri tanınmaz hale getirir. Devasa yüz buruşturmalara düşkün olduğu da söylenebilir. Devrimci veya başka türlü fikirlerinin tarihinde her şey başdöndürücüdür, korkunçtur; kavranılmazdır da. İflah olmaz bir ütopya meraklısıdır hâlâ; nitekim ütopya, pembe gülünçlüktür; mutluluğu, yani inanılmazı oluşla birleştirme ve bir görüşü kendi başlangıç noktasına, savaşmak istediği kinizme vardıracak kadar iyimserleştirme ve havaîleştirme ihtiyacıdır. Eninde sonunda canavarımsı bir peri masalıdır.

Rusya’nın evrensel bir imparatorluk rüyasını gerçekleştirebilecek durumda olması bir ihtimaldir, kesinlik değil; buna karşılık Avrupa’nın tümünü ele geçirip ilhaka gidebileceği besbellidir ve hiç değilse dünyanın artakalan kısmını rahatlatmak için yapacaktır bunu… O kadar azla yetinir ki! Alçakgönüllülüğün ve ılımlılığın bundan daha inandırıcı kanıtı nerede bulunabilir? Bir kıta parçası! Bu arada, Moğollar’ın Çin’e, Türkler’in Bizans’a baktıkları gibi bakmaktadır ona; şu farkla ki Batılı değerlerin birçoğunu özümsemiştir o, hâlbuki Tatar ve Türk sürülerinin müstakbel avları nazarındaki üstünlükleri yalnızca maddiydi. Rönesans safhasından geçmemiş olması kuşkusuz üzücüdür, bütün eşitsizlikleri buradan gelir. Ama safha atlama yeteneğiyle, bir asır, hatta daha az bir süre içinde şu Batı kadar kibar ve kırılgan olacaktır; ancak inerek aşılan o uygarlık düzeyine varmış olacaktır. Tarihin en büyük iddiası, bu düzeydeki değişmeleri kaydetmektir. Rusya’nın Avrupa’nın altında olan düzeyi sadece yükselebilir, o da onunla beraber yükselecektir: Tırmanmaya mahkûm olduğu da söylenebilir. Bununla birlikte, çıka çıka, o dizginsizliği yüzünden dengesini kaybetme, parçalanma ve mahvolma riski yok mudur? Mezheplerde ve bozkırlarda yoğurulmuş canlarıyla, tuhaf bir boşluk ve kapanmışlık, uçsuz bucaksızlık ve soluksuz kalma, kısacası bir Kuzey izlenimi uyandırmaktadır; ama tahlillerimizin hakkından gelemediği, insanı titreten bir uykunun ve bir umudun, bol infilaklı bir gecenin, hatırlarda kalacak bir şafağın damgasını yemiş, özel bir Kuzey’dir bu. Geçmişleri de şimdileri de bizimkinden başka bir müddete aitmiş gibi görünen bu Kuzeylilerde, Akdenizliler’deki şeffaflıktan ve karşılık beklemezlikten eser yoktur. Batı’nın kırılganlığı ve şöhreti karşısında, gecikmiş uyanışlarının ve kullanılmamış canlılıklarının sonucu olarak bir rahatsızlık duyarlar: Kuvvetli’nin aşağılık kompleksidir bu… Bunu aşacak ve bundan kurtulacaklardır. Geleceğimizdeki tek parlak nokta, onların çökertici işveleri olan ince bir dünyaya duydukları gizli ve sabırsız özlemdir. Buna erişirlerse (yazgılarının bu yönde olduğu bariz bir biçimde görülüyor), içgüdüleri hilafına uygarlaşacaklardır ve sevindirici bir şeyle karşılaşacaklardır: Onlarda özgürlük virüsüyle tanışacaklardır.

Bir imparatorluk insanileştikçe, mahvına neden olacak çelişkileri gelişir. Karma işleyişli ve heterojen yapılı olduğundan (organik bir gerçeklik olan ulusun tersine), varlığını sürdürmek için terörün bütünleştirici ilkesine ihtiyacı vardır. Hoşgörüye mi açılmış? Birliği ve kuvveti yıkılacaktır; hoşgörü, kendi kendine zerkettiği ölümcül bir zehir etkisi yapacaktır. Hoşgörünün sadece özgürlüğün değil, ruhun da takma adı olmasındandır bu; imparatorluklara bireylerden ziyade uğursuz gelen ruh ise onların sağlamlığını tehlikeye düşürür ve ufalanmalarını hızlandırır. Böylelikle, müstehzi bir inayetin onları vurmak için kullandığı araç olur.

Girişimin keyfiliğine rağmen Avrupa’da canlılık bölgeleri saptamakla eğlenseydik, içgüdünün Doğu’ya yaklaşıldığı ölçüde önem kazandığını, Batı’ya yönelindiği ölçüde de inişe geçtiğini tespit ederdik. İçgüdüye sahip ulusların da farklı derecelerde Sovyet nüfuz alanına dahil olmalarına rağmen, Ruslar bunun tek sahibi olmaktan uzaktır. Bu uluslar son sözlerini söylememişlerdir, tam tersine; Polonya ve Macaristan gibi bazıları tarihte hafife alınamayacak bir rol oynamışlardır; Yugoslavya, Bulgaristan ve Romanya gibi başkaları, gölgede kalmış olduklarından, yarını olmayan sıçramalardan başka şey yaşamamışlardır. Ama geçmişleri ne olursa olsun, uygarlık düzeylerinden bağımsız bir biçimde, Batı’da aranması beyhude olan bir biyolojik temeli vardır hepsinin. Kötü muameleye maruz tutulmuş, mirasları ellerinden alınmış, anonim bir azabın uçurumuna atılmış, eli böğründe kalmakla ayaklanmak arasında kalmışlardır; bunca badirenin, aşağılanmanın ve hatta bunca ödlekliğin telafisini belki gelecekte göreceklerdir. İçgüdü derecesi dışarıdan takdir edilmez; bunun yoğunluğunu ölçmek için, gülünç körlükleri yüzünden hâlâ Batı’nın alınyazısından medet uman yegâne topraklar olan bu diyara gidip gelmiş ya da onu sezmiş olmak gereklidir. Şimdi kıtamızın Rus imparatorluğuna katılmış olduğunu tahayyül edelim, sonra da bu fazla büyük imparatorluğun aptallaştığını ve çöktüğünü, bunun doğal sonucu olarak da halkların özgürleştiğini tahayyül edelim: İçlerinden hangisi üste çıkacak ve kaçınılmaz bir gevşemenin beklediği Avrupa’ya gerekli olan sabırsızlık ve güç fazlasını getirecektir? Bundan kuşku duymuyorum: Az önce saydığım halklar olacaktır bunlar. Günümüzde sahip oldukları şöhretlerine bakıldığında bu iddiam gülünç gelebilir. Hadi Orta Avrupa olsa neyse, denecektir bana. Ama ya Balkanlar? Onları savunmak istemiyorum, ama meziyetleri konusunda suskun kalmak da istemiyorum. Kırıp geçirmeye, içsel dağınıklığa, alevler içinde bir geneleve benzer evren düşkünlüğü; başına gelmiş ya da elikulağında büyük felaketleri şeytanca bekleyişi; uyku uyuyamayan kişilerde ya da canilerde görülen sertliği ve tatlı tembelliği… böylesine zengin ve ağır bir ırsiyetin, o bölgeden gelenlerin istifade ettiği bu mirasın hiç mi önemi yoktur? Bir “ruh”un damgasını yemiş oldukları için bir vahşilik kalıntısını muhafaza ettikleri açıktır bu insanların. Küstah ve mahzundurlar, kendini gösterme ve batma iradesinden, çabuk bir günbatımına doğru meyletmekten ayrılmaz olan zafere boğulmak isterler. Sözlerinin zehir gibi, vurgularının gayri insanî ve bazen tiksinti verici olması, onları, haykıracak hali kalmamış uygarlaşmışlardan daha yüksek sesle bağırmaya iten bin tane neden olmasındandır. Avrupa’daki tek“ilkeller”dir; belki de Avrupa’ya yeni bir itki sağlayacaklardır; o ise bunu son aşağılanması olarak değerlendirmekten eksik kalmayacaktır. Bununla birlikte eğer Güneydoğu sadece dehşetten ibaretse, dünyanın bu parçasından ayrılındığı ya da ona doğru yol alındığı zaman neden bir boşluğa düşüş hissine -bunun harikulade bir his olduğunu da kabul ediyorum- kapılınır?

Moskva_Krasnaja_Ploshad

Şimdiye kadar tarihten dışlanma avantajına sahip oldukları için düşlerini sermayeye çevirebilmiş olan halkların derinlemesine yaşamı, gizli varoluşu, bir dirilişin mutsuzluklarına hasredilmiş o saklı varoluş, Batı yumuşamasının coğrafî ucu olan Viyana’nın ötesinde başlar. Bir simgeye ya da bir komikliğe yakın olan yıpranmışlığıyla Avusturya, Almanya’nın alınyazısının taslağıdır. Cermenler’de artık hiçbir kapsamlı sapma yoktur, ne misyon ne hırs, onlara bağlanmamızı ya da onlardan tiksinmemizi sağlayan hiçbir şey kalmamıştır! Alınyazısı belli barbarlardır onlar, Avrupa’nın doğabilmesi için Roma İmparatorluğu’nu yıkmışlardır; bunu yapmışlardır, onu dağıtmak onların üzerine düşmüştür; onlarla beraber sallanan Roma, Cermenler’in tükenmelerinin darbesini yemiştir. Hâlâ hangi dinamizmde olurlarsa olsunlar, her enerjinin ardında gizlenen ve onu haklı çıkaran şeye artık sahip değillerdir. Anlamsızlığa hasredilmiş ham Helvetler’dir, alışılmış ölçüsüzlüklerinden hepten çıkmışlardır, değersizleşmiş faziletleri ve ufalmış zaaflarıyla geviş getirmeye indirgenmişlerdir, tek umut olarak da herhangi bir kabile olma imkânları vardır; hâlâ uyandırabilecekleri çekinme duygusuna lâyık değillerdir: Onlara inanmak ya da onlardan çekinmek, pek hak etmedikleri bir onuru bahşetmektir onlara. Başarısızlıkları Rusya’ya Tanrı’nın bir lütfu gibi olmuştur. Amaçlarına ulaşmış olsalar, Rusya en azından bir yüzyıllığına büyük hedeflerinden vazgeçmek zorunda kalacaktı. Ama ulaşamazlardı, zira maddî güçlerinin doruk noktasına vardıkları anda artık bize önerecek hiçbir şeyleri kalmamıştı, kuvvetli ve boş bir hale gelmişlerdi. Vakit artık başkalarının vaktiydi.“Gitmekte olan dünya nazarında, Slavlar eski Cermenler değil mi?” diye soruyordu Herzen, geçen yüzyılın ortasında. Rus liberallerinin en ileri görüşlüsü ve en parçalanmışıydı; peygamberimsi sorular soran bir beyindi; göçmenlik yıllarında vakit geçirmek için bulanık ve tükenmez bir konu, halkların yaşamı üzerine spekülasyon yapmayı sevmesine karşın, bir meseleye yerleşememesi gibi bir vatana da yerleşemiyordu; ülkesinden iğrenmiş, Batı karşısında hayal kırıklığına uğramıştı. Bununla birlikte, başka bir Rus’a, Soloviev’e inanılırsa, halklar kendilerinin tahayyül ettikleri şey değil, kendi ebediyeti içinde Tanrının onlar hakkında düşündüğü şeydir. Tanrı’nın Cermenler ya da Slavlar hakkında ne düşündüğünü bilmiyorum, ama Slavlar’ın işini kolaylaştırdığını biliyorum ve onu bundan dolayı kutlamak da kınamak da eşit derecede beyhudedir.

Geçen yüzyılda onca Rus’un ülkeleri hakkında sordukları soruya bugün cevap bulunmuştur: “Bu dev bir hiç için mi yaratıldı?” Devin pekâlâ bir anlamıvar, hem de ne anlam! İdeolojik bir harita çıkarılsa, sınırlarının ötesine yayıldığını, sınırlarını istediği yere, canının çektiği yere kurduğunu; varlığının her yerde bir bunalım fikrinden ziyade bazen hayırlı, sık sık zararlı, daima çarpıntılı bir salgın fikrini uyandırdığını gösterirdi.

Roma İmparatorluğu bir şehrin işi oldu; İngiltere, bir adanın darlığına çare bulmak için kendininkini kurdu; Almanya, aşırı kalabalık bir toprak parçasında soluksuz kalmamak için bir tanesini oluşturmayı denedi. Benzeri olmayan olgu, Rusya’nın, yayılma niyetlerini uçsuz bucaksız bir toprakla haklı göstermesiydi. “Mademki yeterince toprağını var, neden daha fazlası olmasın?”Hem açıklamalarındaki hem de sessizliklerindeki zımni paradoks budur. Sonsuzu siyasî kategoriye çevirerek emperyalizmin geleneksel çerçevesini ve klasik kavramını altüst edecek, dünyada karışıklığa yol açmaması imkânsız derecede büyük bir umut uyandıracaktı.

Terörle, karanlıkla ve vaatlerle geçen on yüzyılıyla, içinde bulunduğumuz tarihi anın gecemsi tarafına herkesten fazla yatkındı. Kıyamet ona harikulade yakışmaktadır, bunun alışkanlığını ve zevkini edinmiştir ve bugün her zamankinden fazla buna el alıştırmakladır, çünkü görünür biçimde ritim değiştirmiştir. “Böyle nereye koşuşturuyorsun ey Rusya?” diye daha o zamandan kendine soruyordu, görünür hareketsizliğinin ardında gizlediği isterikliği algılamış olan Gogol. Nereye koşuşturduğunu şimdi biliyoruz; imparatorluk yazgısı taşıyan halkların suretine uygun olarak, kendi sorunlarını çözmekten ziyade başkalarının sorunlarını çözmek için sabırsızlandığınıbiliyoruz. Zaman içindeki kariyerimizin onun kararlaştıracağı ya da girişeceği şeye bağlı olması demektir bu: Geleceğimizi sıkı sıkıya elinde tutmaktadır… Şükür ki zaman, cevherimizi tüketmemektedir. Yıkılmazlık, öte yer, tasarlanabilir şeylerdir: İçimizde mi? Dışımızda mı? Nasıl bilmeli? Olayların vardığı noktada, sadece strateji ve metafizik sorunlarının, bizi tarihe bağlayan ve tarihten koparan sorunların ilgi gösterilmeyi hak ettiği kesindir: Aktüalite ve mutlak, gazeteler ve İnciller… Artık sadece telgraflar ve dualar okuyacağımız günün geldiğini seziyorum. Dikkate değer bir olgu bu: Doğrudanlık bizi meşgul ettikçe bunun aksi yönünde hareket etme ihtiyacı hissediyoruz; öyle ki aynı ânın içinde dünyada ve dünya dışında yaşıyoruz. İmparatorluklar geçidi önünde de, sırıtmayla huzur arasında bir orta yol aramaktan başka çaremiz kalmıyor.

 

Emil Cioran 1957

Tarih ve Utopya

 

 

Reklamlar